1.İstanbul-Kathmandu-Delhi- 2008-2009 Motor ile

 

Lama Orda…

ÖN BİLGİLER

Bu kitabımda okuyacağınız her detay, gerek motosiklet ile, gerek diğer vasıtalar ile olsun, benim gibi gezmeye aşık kişilere, bir nebze dahi olsa yardımcı olabilmek için yazılmıştır.

Gezdiğim gördüğüm yerlerde hissettiklerimi, anladıklarımı, bilebildiklerimi, bana verdiklerini, benim alabildiklerimi, tatları, ruhları, dokuları, insanları ve yerleri, -not aldığım tüm detaylar ışığında- daha sonra bu ve benzeri yerlere geziler yapacak dostlarıma yardımcı olmak amaçlı sunmaya çalışıyorum. Amacım, sizlerin de, bir yerlere gitmeden önce bir çok ön fikir sahibi olmanız ve en fazla keyfi almanızdır.

Kitabımın, ister motosiklet, ister diğer taşıtlar ile olsun, gittiğiniz her yerden en fazla keyfi alabilmek için ihtiyaç duyabileceğiniz, minik bir rehberiniz olsun istedim. Bir çok detayı, lazım olacak bir çok bilgiyi, kitabın en arka bölümünde bulacaksınız.

Hemen her gezginin, kitabına hemen başladığı sistemin aksine, ben biraz daha önceden, seyahat hazırlıklarımdan, ön bilgilerden, yaptığım hatalardan, hatalardan aldığım ve alamadığım derslerden de bahsedeceğim.

Bildiğiniz gibi, ben ne yazarım, ne edebiyatçı, ne de romancıyım. Size anlatmaya çalıştığım bir HİKAYEM var. Bu hikayemi kaleme alırken, ne edebi, ne ebedi ne de edp-i bir amacım yok.

Kusurlarım mutlaka vardır, şimdiden affola…

 

NERDEN ÇIKTI BU İŞ? – Benim ne işim var Kathmandu’da!?…

 

Yaklaşık 15 yıldır Kathmandu’ya gitme isteği vardı içimde. Neden özellikle Kathmandu derseniz, vallaha ben de bilmiyorum. Sanırım kendine has mistik gizemi, Budizm dahil, bir çok dinin ve ibadet mekanının beşiği olması, Tibet’e yakın olması, Hindistan’a yakın olması, Himalaya dağlarının ve en önemlisi, Everest dağının dibinde olması, ne bileyim işte, son derece çekici gelen bir rota olmuştu benim için İstanbul-Kathmandu.

Ciddi bir iş yerinde, ciddi uzun bir zaman, ciddi ciddi çalışınca, böylesi ciddi bir seyahat için, izin ayarlamak da pek mümkün olmuyor haliyle. Çok ciddiyim !

Nasıl yapsam, nerden başlasam, kimle gitsem, nasıl gitsem bilemedim yıllarca. Aslında biliyordum da, şartlar, beklentiler, zaman ve daha bir sürü şey denk gelmedi uzunca bir süre boyunca.

Ama artık bu kış tamamdır. İki kişi, iki motosiklet ile, İstanbul, İran, Pakistan, Hindistan, Nepal ve Kathmandu’ya gidiyoruz. Yol boyunca, yeni tanıştığım sevgili dostum Vedat ile beraber olacağız. Yanınızdaki arkadaşınızın, kırık yıllık olması gerekmediğini, yeni tanışmış, hatta henüz ikinci görüşmelerinde yola çıkıp da, İstanbul’dan Kathmandu’ya kadar gidilebileceğini, sizlere kanıtlayacağız.

Hedefimiz, 12 Ekim 2008 Pazar günü, – 41. yaşımı tamamlayıp – doğup büyüdüğüm yer olan, Bağdat caddesi Erenköy’deki, son derece müdavimi olduğum, Cafe Cadde’den yola çıkmaktı. Ama olmadı. Sağ olsun Pakistan vize vermeyi reddedince,16 Kasım’a kadar yola çıkamadık.

Tüm gelişmeleri www.lamaorda.com sitemden de takip edebilirsiniz.

Yıllardır arkadaşlarım bana “Lama” der de bkz. www.lamatech.com , gitmişken, bir de gerçek Dalai Lama’yı göreyim dedim.

ROTAMIZ NEDİR?

Günler, geceler, şehirler, ülkeler :

 

Türkiye          : 3 gün (1.ve 3.gün arası )

İstanbul, Amasya, Erzurum, Doğu Beyazıt.

 

İran: 8 gün ( 4. ve 11.gün arası )

Tebriz, Tahran, Esfahan ( 2 gün ), Şiraz, Bander E Abbas, Kerman, Zahedan.

 

Pakistan: 5 gün. ( 12. ve 16.gün arası )

Dalbandin, Quetta, Sukkur, Multan, Lahor.

 

Hindistan: 18 gün ( 17. ve 34. Gün arası )

Amritsar ( 2 gün ),Mc Load Ganj ( 10 gün ),Karnal, Agra ( 2 gün ), Varanasi ( 2 gün ), Gorakpur.

Nepal: 22 gün ( 35 ve 56. Gün arası )

Kathmandu (19 gün), Pokhara (2 gün),Lumbini

Hindistan: 5 gün ( 57 ve 61 gün arası )

Khatima, Delhi ( 4 gün )

Daha detaylı istatistikleri, son bölümde bulacaksınız.

 

 

Yaklaşık bir ay sürecek seyahatimiz sonunda Kathmandu’ya varmayı hedefliyoruz. Geri gelişimiz ile ilgili muhtelif planlarım var ama tam olarak ben de bilmiyorum. Sanırım aslında bilmek istemiyor, olayları biraz da akışına bırakmayı tercih ediyorum. Kabaca 10.000 küsur km.yol yapacağız. Orada 2-3 ay civarı kalmayı, civar şehir ve ülkeleri gezmeyi istiyorum. Şubat- Mart 2009 gibi de ülkemde olmayı hedefliyorum.

Bu sürüşün arkasında yılların düşüncesi ve ön hazırlığı var. En kolayı ise zihinsel hazırlık oldu. Aslında aklımda bin tane iş var. Bu yazımı yazdığım sıralarda, vize işlemleri henüz başladı, aşılarımı daha olamadım, motorumu bile daha yeni aldım. Kullanacağım ekipmanları toparlamaya çalışıyorum ve mekanik iyileştirmeler ile debeleniyorum.

Yanıma alacaklarımı ayarlamaya, işe yarayacakları seçmeye, az ama öz ekipman ile, az ağırlık taşımaya, gittiğim yerlerde “keşke” ile başlayan cümle kurmamaya, bilebildiğim kadar ön hazırlık yapmaya çalışıyorum. Tek başına olunca da işler pek kolay yürümüyor.

İstanbul – Kathmandu rotası için seçtiğim motor, bana çok yakın hissettiğim, eskiden 50.000 km. civarı kullandığım, huyunu suyunu iyi bildiğim ve tamiri, bakımı çok basit olan 1997 model BMW F650 oldu. ( Yanılmıyorsam 1997 ye kadar bu motor zaten Hindistan’da üretilmişti. Yani bakım ve tedavisi kolay olacak gibi )

Seyahatimizi, gün gün not alarak yazacağım. Elimden geldiği kadar detaylı, istatistiksel ve incelikli olmasına özel göstereceğim Sonradan unuturum korkusu ile, o anlarda yaşayacaklarımı, hissettiklerimi, anlayabildiklerimi, anlayamadıklarımı yazacağım. Adına da, “Uzun Bir Yol Güncesi” diyeceğim.

UZUN BİR YOL GÜNCESİ

 

09.09.2008 Salı – Motor aldım – Hadi buyurun!

 

O akşam üzeri, mutat buluşma mekanımız olan, Melih ustanın Hasanpaşa’daki dükkanında, bazı arkadaşlarımız ile, klasik kahve içimi ve bol motor muhabbeti yapılıyor. Hava kararmaya az meyilli, iş çıkış saati gelmiş, evine gidecek insanların hafif telaşı ortalıkta dolanıyor. Telaşın onlardan haberi yok.

Melih abinin eşi Ganime hanım ve Musa baba da dükkandalar. Sevgili dostum Ferhan, namı-ı değer “Kabasakal” ise, Suzuki DL 650 V-Strom unun minik bakımlarını yapmak için Melih ustanın dükkanında. Yani anlaşıldığı gibi çok keyifli bir ortam ve bol bol motor dedikodusu…

Bir laf arasında Melih ustaya, Yahu Melih abi, bana bir F650 bulsana dedim. Melih abi gıdısını gerek;

– Ne yapacaksın sen o motoru, mis gibi motorun var ya.

 dedi. Ben de sakin sakin,

-Kathmandu’ya gideceğim. Kışı geçirip geleceğim

-Bulalım tabiî ki

dedi yarı ciddi ve gülerek. Ya da ben öyle sandım. Sakince, yıllardır giydiği, alışıldık yeleğinin sol üst cebinden telefonunu çıkarttı, minik gözlüklerinin üzerinden, başını hafif aşağı eğerek, tuşlara dokundu ve gözlerini tavana dikip biraz bekledi. Telefonu açan adam ile sakin şekilde bir şeyler konuştu ve kapattı. Sonra bana dönüp sakin bir şekilde;

-Tamam Rahmi, motorunu aldık, hayırlı olsun, git bakalım Kathmandu’ya şimdi.

dedi !!

Ben ve Ferhan tam olarak anlamadık. Şaşırmış vaziyette;

– Nası yani, ben şimdi motor mu almış oldum? Vallaha mı?

Olmayan bıyığının altından gülen ve gözlüğün üzerinden bakan muzip suratı ile;

-Evet aldık, bildiğim güvendiğim makine, hiç takma kafana, evelallah gider gelirsin

dedi, fırından ekmek alan bir adamın rahatlığı ile…

Bilmeyenler için, Melih ustanın “Evelallah” demesi meşhurdur. Eğer dedi ise, gözün kapalı güvenebilirsin. Eh ben de 14 yıllık ustama güvendim elbette.

Dona kalmış olan ben ve Ferhan, bir süre birbirimizle bakıştık. Peşinden tabiî ki sorular geldi. Motor nerde, kaç para, ne renk, kaç km.de, kimin motoru, ta oraya gider gelir mi, neresi kırılır, neresi nasıl gibi birbirinden gereksiz bir çok soru ile cevap açlığımı gidermeye çalıştım ama pek olamadı. Zira kafamın içindeki çok daha fazlası vardı.

Ne oluyor yahu, gerçekten Kathmandu’ya mı gidiyorum ben şimdi, işlerim ne olacak, evim ne olacak, benimle gelecek zır deli birisini bulabilir miyim, param yeter mi, kimden, ne bilgiler alacağım ve bunların çok ötesine giden uzun bir sorular listesi. Zaten sağlam olmayan mideme güzel bir ağrı da girdi mi, hah işte tamam oldu şimdi.

Sonuç olarak, 1997 model, kelek kırmızı renginde, 34 bin küsur orijinal km.de bir BMW F 650 almış oldum. Hadi hayırlısı. Daha motoru da hiç görmedim, neye benzediğini bile bilmiyordum. Gerçi görünce de pek bir şeye benzemediğini fark ettim ama yapacak bir şey yok. Bir şeye benzer hale getirmenin zevkini çıkartmak için önümde yaklaşık üç haftam var. Yaramaz bir erkek çocuk daha ne ister ki?

Eve gelince bilgisayarımda, daha önce Kathmandu rotası hakkında almış olduğum notları, konuşmuş olduğum kişilerden gelen mailleri vb. dosyalarımı karıştırdım. Sonuç olarak, mideme biraz daha ağrı girdi.!

Rota çok büyüktü, geçilecek ülkeler benim daha önce hiç gitmediğim ve hakkında çok çok az detay bildiğim ülkelerdi. Nasıl olacaktı bu iş. Ciddiye binen bu güzelim seyahatin altından kalkabilecek miydim? Daha öncesinde bu kadar uzun ve değişik bir seyahat yapmamış birisi olarak, aklımda dört dönen tilkilere, diğer akrabaları da eşlik edince, beynimde düşünecek pek yer kalmadı… Hemen olayın keyifli yönüne bakmaya çabaladım. ( ama pek beceremedim) Üstesinden gelmem, araştırmam, bilmem, hazırlamam gereken ne çok şey vardı yahu. Mini bir “yapılacak işler” listesi yaptım ve hemen akabinde sevgili mide ağrım ile beraber yattık. Sabah ola hayır ola derlerdi değil mi?

Sabahleyin, henüz hiç para vermeden bir motor almış olmanın komik rahatlığı ile, güne tatlı bir başlangıç yaptım. Akşam hazırladığım “yapılacak işler ” listeme bir göz atıp önceliklerimi belirlemeye çalıştım. Ama beceremedim. Ve eğitim vermek üzere Autodrom’un yolunu tuttum.

Yapılması gerekenler ile ilgili, yanımıza alınması gerekenler ile ilgili, seyahat ile ilgili birkaç listeye burada ve en son bölümde yer vereceğim. Sizlere yardımcı olacağından eminim.

Yıllar öncesinde Nasuh Mahruki’nin harika anlatımı ile yazdığı Asya, Himalayar ve Ötesi kitabını okuduğumda ve akabinde sunumunu seyrettiğimde ne kadar çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Nasuh, hem istediğim yerlere gitmiş hem de bunu motor ile yapmıştı. Yanına kız arkadaşını da alarak, kendisi gibi, sakin, keyifli bir gezi yapmış gelmişti. Sonrasında da sevgili Alp Göçekli de, eşi ve bir arkadaşı ile, iki motor üç kişi, benzer bir seyahat yapmıştı. Giden bir çok kişi oldu elbette ama ben de gitmeyi çok istiyor fakat bir türlü olduramıyordum. Ya para olmuyor zaman oluyor, ya da zaman olmuyor para oluyor, ya da ikisi de olsa bile cesaret, motivasyon ile gerçekçi istek olmuyordu. 19 yıl işletmecilik yaptıktan sonra, 2003 yılında işimi gücümü bırakıp, İleri Seviye Sürüş Eğitmeni olarak, zaten hayatım için yeteri kadar önemli ve köşeli bir değişiklik yapmıştım. Ama şimdi, 2-3 ay gibi uzun bir süre, Türkiye’de, İstanbul’umda, ailemin, arkadaşlarımın yanında olamayacağım bir durumda, 10.000 km. uzağa gitmeye kalkmıştım. Bu yaşta yapılacak iş miydi şimdi bu, gereklimiydi, yapmazsam, gitmezsem kim beni ayıplardı ki, olmasa da olurdu aslında. “Otur oturduğun yerde” diye sol omzumdan, kulağıma bağıran hayali şeytana pis bir bakış attım.

Ama bu düşünceleri aşmak için gereken cesareti bir şekilde buldum. Evli değildim, kız arkadaşım yoktu, annem zaten bir kaç ay Antalya’da teyzemin yanında yaşayacaktı, kardeşim desen o da kendi hayatı içinde yuvarlanıp gidiyordu. İşim ise zaten kışın zayıftı. Pek azdı kışın motor eğitimi almak isteyen insan sayısı! (nedense) Yani aslında her şey hazırmış gitmek için de benim bunu görmem gerekiyormuş. Gördüm de ve gidiyorum işte. Sevgili arkadaşım Filiz şöyle demişti bana, hafif fırça atarak :

-Eh madem çok istiyorsun, al bir motor, atla ve git işte, ne duruyorsun ki? Gün, bu gündür, düşünme çok, yoksa yine gidemeyeceksin, burada durup da ne yapacaksın ki?

( Verdiğin desteği sevgiyle anıyorum ) Motivasyon, istek ve olaya ilgim yerine gelince, daha bir planlı ve dört kolla sarıldım yapacağım işlere. Zaten planlı olmayı çok severim, bir de planlanması gereken bir sürü iş çıkınca başıma, hepten sevindim.

Öncelikli iş, daha önce aynı rotaya giden birilerinden ciddi bilgi almak olacaktı. Aklıma ilk gelenler tabiî ki Koray ve Savaş oldu. Çat bir telefon, peşinden bir iki e-mail ve hoppa Taksim Zencefil’deyiz.

16 Eylül 2008 Salı. -“Yol onları bekler“-di

 

Motosiklet almaktan sonraki ikinci ciddi girişim olarak, daha önceden 2 adet Honda Africa Twin ile Kathmandu’ya gitmiş ve uçak ile geri gelmiş olan sevgili dostlarım Koray Özden ve Savaş Balaban ile (www.yolbizibekler.com) Taksim, Zencefil Cafe de bir araya geldik.

Zencefil, benim sıkça gittiğim ve çok güzel yemekleri olan bir vejetaryen lokantası. Bir deneyin tavsiye ederim. Buluşmamızda bize Murat da eşlik etti. Murat, benden daha erken bir zaman diliminde, bir ay kadar önce, hemen hemen aynı rotaya gidecek olan arkadaşımız. Şimdiden kendisine iyi yolculuklar diliyorum.

Koray bir mühendis ve eğitiminden gelen hassasiyet ile, bir notlar almış ki, görseniz şaşar kalırsınız. İnanılmaz detaylı, matrak ve bana çok yardımcı olacağına eminim. Savaş ise çok iyi bir anlatıcı. Hikayelerini o kadar keyifli anlatıyor ki, cehennemi anlatsa, “aha, iyiymiş yahu, ben de bir gideyim bakayım bari” dersiniz. Zaten o hep gülen yüzü ile ne anlatsa, siz de gülerek dinlersiniz.

Koray’ın elinden yol notlarını, hafif gasp ile alarak fotokopilerini çektim. Akıllarında kalan bilgileri, dip notları, olmazsa olmazları, sıkıntı olabilecek şeyleri, çok detaylı ve akıcı olarak anlattılar. Hem çok keyif aldım, hem de oldukça kendime güvenim geldi. ( Bir gaza geldim ki sormayın ) Önceden Koray ve Savaş’a sormak üzere yaklaşık 40 soru hazırlayıp, baskısını yanıma almıştım. Amacım, tek tek yanlarına cevapları yazmaktı. Ama benim kadar detaycı olan sevgili Koray, daha soruları gösterir göstermez, bana kocaman bir klasör verdi. Ne ola ki bu klasör diyemeden anladım ki, benim istediğim tüm cevapları barındıran bir bilgi yumağı. Adama bakın yahu, ben sorular soracağım diye düşünüp, baştan cevapları ile gelmiş… Alem adamsın Koray.

GELİŞMELER ve GELİŞMELER…

 

Bu arada bana sponsor olabilecek kişi ve kurumlar ile irtibata geçtim. Öyle büyük beklentilerim yok. Sadece bazı ihtiyaçlarımı karşılasınlar yeterdi. Minik bir bütçem olduğu için, her türlü destek pek iyi gelecekti doğrusu.

Kıyafetlerim Hein-Gericke tarafından Toureg marka, kaskım İzmir ERGÜR motor tarafından ( teşekkürler sevgili Gürkan ve Arzu) Arai Tour-EX olarak, lastiklerim ve kullanacağım tüm yağlar, Alaattin BALTA tarafından Motul olarak, çadır, mat, yemek seti ve tulumum Adrenalin Outdoor Mağzaları, Yankı Tansuğ tarafından karşılandı. Her türlü mekanik destek için de Melih usta vardı yanımda. Kendilerine, bana verdikleri destek için çok teşekkür ediyorum.

Yapacak daha çok iş var. iki ülkenin vizeleri alınacak, bir sürü aşı yaptırılacak, triptik vs. halledilecek, motor hazırlanacak, çantalar hazırlanacak, ilk yardım ekipmanları tek tek aranacak, bulunacak, toparlanacak, mekanik yedek parçalar alınacak, rota belirlenecek, kalınacak şehirler ve oteller belirlenecek, minik yeni bir bilgisayar alınıp yola hazır hale getirilecek. Türkcell ile konuşulacak, hangi ülkelerde telefon çeker, hangi ülkelerde hangi kurumlar ile anlaşmaları var öğrenilecek, ben yokken eve kim bakacak, kimlere anahtar verilecek, çiçeklerimi kim sulayacak (komik ama, ölmesinler çiçeklerim değil mi ama?), motosiklet tamir eğitimi alınacak, nereleri sökülür, ne sıkıntı çıkarsa ne yaparım, onlar belirlenecek ve üzerinde antrenman yapılacak. Yola hazır hale getirilecek.

Aslında motosiklet üzerinde çalışmaya başladım bile. İş çıkışları Melih ustanın dükkanında, bir sürü şey yapıyoruz. Elimden gelen her şeyi kendim yapmaya çalıyorum ama, tabiî ki, Melih usta ve eşi Ganime hanım, sevgili dostum Ferhan Topçuoğlu, Musa baba, bana çok yardımcı oluyorlar, yol yordam gösteriyorlar, minik tüyolar veriyorlar. Zira seyahat esnasında bir sıkıntım olursa, bana benden başka yardımcı olacak kimse olmayacak. En ufak detayı bile atlamadan, öğrenebildiğim her mekanik detayı öğrenmeye, not almaya ve gerilemiş olan el becerimi geliştirmeye çalışıyorum. Tek başıma olacağım için sanırım, hafif paranoya yapmış vaziyetteyim. Ya Taftan çölünde lastik patlarsa, ya motora bir şey olursa, ya zincir koparsa, ya karbüratör tıkanırsa ve bunun gibi bir çok soru ile aklım dolup taşıyor ama cevaplarını bulmakta zorlanıyorum. Bakalım ne yapacağız.

Yolda sıkıntı yaratmasın diye bir çok parçayı tamamen değiştirdik. İdare eder abi gider bu merak etme diye düşündüğümüz pek bir parça yok aslında. Çoğu risk içeren parça gitti, yerine yenileri geldi. Eski olduğu için sorun yaratabileceklerini düşünerek, hemen hemen tüm cıvata, pul ve somunları bile yenileri ile değiştirip, güçlendirdik.

Mekanik, giyim kuşam, kamp malzemeleri, olmazsa olmazlar ile alakalı tüm bilgileri en sonda bulabilirsiniz.

OLASI SORUNLAR ve ÖNLEMLERİ

Her ne kadar olası sorunları önceden tahmin etmeye, oluşmamasını sağlamak için tedbir almaya çalışırsanız çalışın, yine de bazen önüne geçemeyeceğiniz sıkıntılar olacaktır. Mekanik sıkıntılar ilk aklıma gelenler oldu. Motorun sorun çıkartmaması için bir çok parçasını değiştirdik, yine de yanıma limitli ama lazım olması muhtemel bir çok alet aldım. Bu aletleri 22x25cm. ebatlarında bir çantaya sığacak şekilde düzenledim ki, 24x27cm. lik metal kutusuna sığsınlar ve az yer kaplasınlar.

Nerede ne arıza çıkacağını bilemediğimden ve kendim tamir etmek, parça değiştirmek zorunda kalabileceğimden, elimden gelen tüm aletleri aldım. Yere düşebilecek ve kaybolabilecek cıvata, somun vs. için ise 60x60cm. ebadında bir branda da aldım.30 cm.lik 3 adet motosiklet levyesi ve 24 lük anahtar çantaya sığmadığı için, bu iki parçayı sol yan çanta bağlantı demirinin altına, az görünecek şekilde, cırt bant ile monte ettim. Tabi ki bir şambriyel in içine koyarak ve ağızlarını bantlayarak.

Çantadakiler: İki adet normal ve minik tornavida ( biri düz biri yıldız), bir cır cır lokma takımı, minik boy yan keski ve uzun pense, büyük boy pense, 4 adet kombine anahtar, minik maket bıçağı, benim motorda kullanabileceğim allen takımı, biraz çelik tel, süpap, uzatma hortumu, parça branda, değişik boylarda plastik kelepçe.

Yine de öğrenmem ve denemiş olmam gereken işler şu şekilde oldu;

Tamamını tek başınıza yapabilmeniz gerekecek. Antrenmanlarınızı da bu şekilde yapmanızı öneririm. Kimse sizden usta olmanızı beklemiyor, ya da eksantrik zinciri gergisi ayarı yapabilmenizi de beklemiyor ama yinede basit ve biraz da mecburi bir şekilde, olası sorunların üstesinden gelebilmeniz gerekir. Çünkü size sizden başkası yardım edemeyeceği yerlerde kalabilirsiniz.

Bence çalışılması ve bilinmesi gereken detaylar:

* İki dış ve iç lastiği de tam ve doğru olarak söküp takılabilmeniz gerekir. (Seyahatimde yapmak zorunda kaldım – Hindistan)

* Patlak lastiği tamir edebilmeniz gerekir. Sprey sizi kurtarmayabilir. (Seyahatimde yapmak zorunda kaldım – Hindistan )

* Tüm ampulleri ve sigortaları değiştirebilmeniz gerekir.

(Seyahatimde yapmak zorunda kaldım – İran )

* Ufak tefek elektrik arızalarını tespit edip halletmeniz gerekir.

(Seyahatimde yapmak zorunda kaldım –  Muhtelif yerler )

* Bujileri değiştirebilmeniz gerekir.

(Seyahatimde yapmak zorunda kaldım – Varanasi, Hindistan )

* Hava filtrenizi temizleyebilmeniz / değiştirebilmeniz gerekir.

(Seyahatimde yapmak zorunda kaldım – Dhramsala, Hindistan )

* Motor bloğu haricindeki tüm grenaj ve mekanik ekipmanı söküp takabilmeniz gerekir.

(Seyahatimde yapmak zorunda kaldım – Muhtelif yerlerde )

* Motor yağınızı düzgün şekilde değiştirebilmeniz gerekir.

(Seyahatimde yapmak zorunda kaldım – Dhramsala, Hindistan )

* Fren balatalarını ayarlayabilmeniz gerekir.

SAĞLIK İŞLERİ

Yola çıkmadan önce yapılması gereken işlerden birisi de, gidilecek rota için ihtiyaç duyacağınız aşılarınızı olmanız, ilaçları almanızdır.

Karaköy vapur iskelesinin tam karşısında çok şık bir binada bulunan, Hudut ve Sahiller Sağlık Genel Müdürlüğü, size bu konuda son derece yardımcı olacaktır.

0212. 444.77.34 veya www.hssm.gov.tr

Gayet yetkin doktorlar, size ne aşıları olmanız gerektiğini söylüyor, ilgileniyor ve bir de çok detaylı hazırlanmış bir seyahat kılavuzu veriyorlar. Çok hoşuma gitti. Bayağı ilgilendiler. Daha önce aynı rotayı yapan arkadaşlarımın oldukları sarı humma ve menenjit aşılarını olmama gerek olmadığını, çok net bir şekilde doktor bey anlattı.

Sonuçta gideceğim rota için gereken aşıları şöyle oldum;

Hepatit A : Eczaneden aşınızı alıp bir sağlık kurumunda olabilirsiniz.

 

Hepatit B ve Tetanoz – Difteri: Kadıköy Sağlık Gurup Başkanlığı’nda oldum. Takibi için de mini bir karnecik veriyorlar. En az iki ay öncesinden ilk aşınızı, bir ay sonra ikinci aşınızı, dönünce de üçüncü aşınızı olmanız gerek. Aman dikkat !…

 

Sıtma : Hap şeklinde eczaneden temin edebiliyorsunuz. Dikkat etmeniz gereken önemli bir konu var ; Bana önerilen Sıtma hapı Tetradox. 14 lü kutularda 100mg. olarak satılıyor. Fiyatı 4.94 ytl. 150 gün için düşünerek 11 kutu aldım. Seyahatim boyunca her gün bir adet tok karnına almam gerekiyor. Yola çıkmadan 2-3 gün önce başlamam ve döndükten sonra 28 gün daha devam etmem gerekiyor. Yan etkisi olarak, biraz mide rahatsızlığı olacağı söylendiği için, 2 kutu da mide ilacı Lansoprol 15mg. aldım.

Ama dikkat edilmesi gereken sıtma ilacı (adını unuttum) hafta bir alınıyor ve yan etkisi, halusinasyon görülmesi!!! Tabi ki sakın almayın. Hele motosiklet ile seyahat ediyorsanız.

İlk yardım kiti listesin i en sonda bulabilirsiniz.

Yola çıkmaya az kaldı. Motor hemen hemen bitti. Bazı ufak tefek geliştirmeler, iyileştirmeler hep olacak ama, sağlam ve yürür halde. Bu gün ilk defa test ettim. Tahminimden çok daha iyi geldi. Oldukça yumuşak ve güçlü görünüyor. Sanki her şey yolundaymış gibi. Yapılan boya ve konulan aksesuarlar sayesinde klasik bir BMW F 650 görümünden fazlasıyla uzakta, kendine has garip, hafif çirkin ama çekici bir duruşu var. Ne diyeyim beğendim valla.

MOTORU YÜKLEMEK

Güvenli, dengeli, rahat bir seyahat için, motorunuza ekipmanlarınızı doğru şekilde ve yerlere yüklemelisiniz.

Ana kural, ağırlık merkezini olabildiğince aşağıda tutabilmektir. Bunun için, en baştan, yanınıza alacacığınız malzemelerin bir listesini oluşturun ve ağırlıklarına göre ayırın. Neyi neyle ve nereye koyacağınızı hesaplayın.

Yan çantalar: Eğer orijinal bağlantı aparatları kullanıyorsanız, yerden yükseklik seviyeleri ile oynamayın. Muhtemelen tasarımları, motorunuzda en uygun olması gereken yere göredir. Yan çanta bağlantınızı kendiniz yapıyor ya da modifiye ediyorsanız, motorun toplam ağırlığını ve yol açacağı, arka salıncağın oynama mesafesini göz önünde bulundurarak, çanta yüksekliğinizi ayarlayabilirsiniz. Alüminyum çantalarda sorun daha azdır. İçerisine koyacağınız eşyaları her zaman dikine yerleştirebilirsiniz ve ağır olanları en aşağı alabilirsiniz. Hafif malzemeler üst tarafta olacağı için denge ve stabilizasyon konularında daha verimli olunacaktır. Ve böylece çanta yerdeyken de, motordayken de ağırlık hep en aşağıda kalacaktır. Plastik çantalarda iş biraz daha karışıktır. Çanta yere iken ve siz yüklerken ağırlık aşağıda olabilir. Ama 90 derece çevirip de motora takınca ağırlık yer değiştirecektir. Çantanızın motordaki konumunu düşünerek yükleme yapmanızı öneririm.

Yedek benzin bidonunuzu, yan çantaların hizasından yukarıda tutmamalısınız. Alüminyum çantalarda, motordaki konuma göre, ön veya arka tarafa 5 er litrelik bidon vidalanabileceği gibi, çantanın tabanına da gergi kayışları ile monte edilebilir.

Plastik çantalarda bu alternatif yoktur. Sabit, oynamayan, çalınma ihtimalini aza indirecek bir çözüm üretmeniz gerekecektir. Tavsiye, yan çantaların ön kısmına, ayağınızı rahatsız etmeyecek bir yere, yüksekliği iyice düşünülerek bir metal kutu yapmanız ve motora sıkıca sabitlemenizdir. Kaynak yapmak yerine cıvata ile monte etmeniz, ileride kutunuzu sökmeniz gerektiğinde işinize yarayacaktır. Kutunuzun alt köşelerine birkaç delik açmak, hem yağan yağmurun kutu içinde kalarak pas yapmasını önleyecek, hem de, sıcaklarda, ekstra benzin bidonunuzun aşırı ısınmasını önleyecek havayı sirkle edecektir. Kutunun içine benzin bidonunuzu koyunuz ve gergi kayışları ile iyice sabitleyiniz. Benzin bidonun kenarlarına ve tabanına vibrasyon önleyici malzemeler yapıştırmak akıllıca olacaktır.

SON GELİŞMELER

Motora eklediğim 10 litrelik ekstra bidonu çıkarttım. Zira 17 litrelik orijinal benzin deposu yerine, Acerbis in ürettiği 27 litrelik büyük benzin deposu aldım. Yani daha da fazla ağırlığa gerek yok sanırım.

Yeni depo turuncuya boyandı ve takıldı. Sanırım ekstra 120 km. civarı bir avantaj sağlayacak bana.

Sevgili dostum ve şampiyonlardan Alain Sarafyan ile off road eğitimi yaptık. Zayıf olduğum pek çok şeyi geliştirme fırsatım oldu. Teşekkürler dostum. Emeğine sağlık.

Pakistan vizesini sonunda aldım. Orada hafif yollu bir savaş olduğu ve insanlar öldüğü için, ülkelerinde bir süre turist gelsin istemiyorlar ve turistik vize de vermiyorlardı. Sağ olsun, Vedat’ın bir arkadaşı Pakistan’dan ikimiz için, bir şirketten teklif mektubu buldu ve sonunda zar zor konsolosluktan iki adet iş vizesi alabildik. Ama vizeler tek giriş-çıkış için verildi. Yani dönerken vizemiz yok. Pakistan’dan geçemezsek dönerken, İran’a yani Türkiye’ye de giremeyiz. Başka hiç bir yolu yok… İş ciddi şekilde macera olmaya başladı.

Vizeyi alınca, Vedat ile oturup konuştuk. Aslında güvenlik sebebi ile sadece Pakistan’ı beraber geçecektik ve yolumuza solo devam edecektik. Ama yolun tamamını beraber yapmaya karar verdik. Güvenlik sebebi ile ikimizin bir arada olması daha iyi olacak diye düşündük.

Her ne kadar ikimiz de solo sürüşü seven kişiler olsak da iki motor çıkmayı, denemeye karar verdik. İyi anlaşacağa benziyoruz.

Seyahat esnasında, yanımda, hep üzerimde taşıyacağım, sert kaplı, telli ve tel kısmının içinde minik kalem olan bir not defterim olacak. Elimden geldiğince her şeyi, detay kaçırmadan ve unutmaya az mahal bırakacak şekilde not alacağım. Seyahatin güzelliğini oluşturan büyük anılar değil, minik detaylardır. Ama unutulması en kolay olanları da bu minik detaylardır. Onun için, ne kadar sıkıntılı durumda, zor şartlarda olursam olayım, her şeyi not almaya çok kararlıyım. Unutmak istemeyeceğim ve çok acayip şeyler yaşayacağımı düşündüğüm, yıllardır hayalini kurduğum bir rotaya gidiyorum. Hiç bir şeyi kaçırmamam lazım. Kararım karar valla.

    YOLA ÇIKTIK – Seyahat başlıyor.

1.gün. 16 Kasım.08 Pazar: İstanbul – Amasya – 672 km.

 

Artık her şey hazır ve yola çıkmak için sabırsızlanıyoruz. 16 Kasım 2008 Pazar sabahı, saat 09:00 da benim evin önünden küçük bir gurup arkadaşımızın bizleri uğurlaması ile yola çıktık.

Sevgili dostum ve çok iyi öğrencim Şükrü Şimşek’de (Yamaha FJR1300) bizi, memleketi olan Amasya’ya kadar geçirmek üzere yanımızda yer aldı. Vedat ise (BMW R1200GS ADV.) ne kadar dakik olduğunu göstererek saat tam 09:00 da bize katıldı. Benim Kozyatağı’ndaki evimin önünden bizleri, sevgili arkadaşlarım Berrak ve Cenk Barutçu, Ferhan Topçuoğlu ve Nadir Akören uğurladılar. Uzun zaman evden ayrı kalmak ve içini hiç bilmediğimiz yeni memleketlere, değişik hayatları tanımaya-yaşamaya yola çıkmak üzere son hazırlıklarımızı da yaptık.

Ilık bir Kasım sabahında, üç motor, bir sürü malzeme, çokça istek, biraz burukluk ile motorlarımızın marşlarına bastık ve çok sevdiğimiz İstanbul’dan, ailelerimizden, arkadaşlarımızdan, ayrılarak, başımıza nelerin geleceğini bilememenin verdiği garip mide burukluğu ve biraz da keyif ile gazımızı doğuya, güneşin doğduğu yere doğru açtık. Bütün seyahat boyunca da, hep güneşin doğduğu yönü takip edecektik.

Bu arda, kullandığım ekipmanlardan biraz bahsetmek istiyorum. Üzerime dünyanın en iyi motosiklet kıyafetlerinden birisi ve Amerikan mal olan Aerostich giydim. Tek parça kışlık sayılabilecek ve yağmur geçirmez bir tulum. www.aerostich.com Giyip çıkartması çok kolay olduğu ve seyahatimizde kışa kaldığımız için bunu tercih ettim ve çok da iyi etmişim. Ayağıma yine Gore-Tex yağmur geçirmeyen tam kışlık ve oldukça uzun, sert Oxtar (TCX) çizmelerimi giydim. Elime ise dört çift eldiven aldım. Yağmur geçirmez iki takım Clover ve Richa, yazlık iki takım Scorpion ve Clover deri. Hepsi de görevlerini tam yerine getirdiler ve çok memnunum. Kask olarak Arai Tourex3 almıştım ama bir sebepten onunla gitmek istemedim ve Nolan N 84 ile yola çıktım. Çok da mutlu oldum. Hein-Gericke alt üst takım yağmurluklarımı ise hiç kullanmadım. 3M in 5 takım kulak tıkacını sıklıkla kullandım ve çok rahat ettim. Kışlık Rukka 1 adet ve yazlık ve Angel 3 adet balaklava (kask içi başlık) kullandım. Çok terleyince pamuklu Angel balaklavalar oldukça işime yaradılar. Bir, iki tane daha alabilirmişim. Terledikçe değiştirdim. Böylece hem kaskımı giyip çıkartmam çok rahat oluyordu hem de kaskımın içini ve başımı temiz tutabiliyordum. Balaklavalar kirlendikçe hemen yıkayıp temizleyebiliyordum.

Kendi kendime notlar :

 

Bir çok arkadaşım bana, böylesi bilinmeyenleri yüksek bir seyahate çıkarken, neden GPS (Yer Konumlama Cihazı) almadığımı soruyor. Cevabım hep aynı. İs-te-mi-yo-ruuuum!…

İstemiyorum, çünkü gerekirse kaybolmak istiyorum. Kaybolmak, peşinden sora sora yolumu kendim bulmak istiyorum. Mekanik bir aletin bana nereye gideceğimi söylemesini istemiyorum. Biliyorum ki, gittiğim rotada milyonlarca, hatta milyarlarca insan var. Hepsi de beni öldürmek istiyor olamaz değimli? Sora sora Kathmandu bulunur lafını tarihe geçirmek istiyorumdur belki, kim bilir?

Bir gezginin dediği gibi; “Bir yer, en iyi, içinde kaybolunarak keşfedilir.” Ben de bunu hedefliyorum. Hem Kathmandu’ya gitmenin nesi zor olabilir ki? Alın size tarif: İstanbul’dan çık, Güneşin doğduğu yere doğru git. Güneş batınca yat, sabah gene git. Birkaç bin kilometre aynı şekilde devam et. Biraz sonra önüne Himalaya dağları gelecek. Hindistan yazan yere gelince, az kuzeye dön. Orada Everest dağı var. Kime sorsan gösterir. Yukarı doğru tırman. Daha da yukarı motorla gidemeyince orda dur. Muhtemelen, Kathmandu’ya geldin demektir.

Şaşırdığın yerde ise üç kişiye yolunu sor. En az iki tanesi aynı yönü gösteriyorsa o tarafa aynen devam et. İşte, bu kadar basit.

Yol üzerindeki ilk molamızı, İstanbul-Ankara otobanı üzerinde, 18.km. deki Mehmetçik Vakfı – OPET tesislerinde verdik. İlk benzinlerimizi almak ve kahvaltı etmek için genelde tercih ettiğimiz bir yerdir. Ama ne yazık ki ilk problemimi de orada yaşadım. Yeni taktırdığım 27 litrelik Acerbis plastik benzin depomun kapağı açılmak istemedi. Çok rezil bir durum. Dakika bir gol bir. İttir kaktır zar zor Şükrü açtı sağ olsun. Kilit sisteminde bir sıkıntı vardı sanırım ve artık depoyu kilitlememeye karar verdim (yemin ettim de diyebiliriz.) Zaten benzinin çok ucuz olduğu yerlere gidiyoruz, kim, niye çalsın ki benzinimi?

Pazar sabahı olmasından dolayı, benzin istasyonunun yanındaki kafeteryada bir çok motorcu dostumuz vardı. Belli ki güzel bir Pazar günü gezisine çıkmışlardı. Aralarında sevgili ağabeylerim Mustafa Çelenk ile Sedat Akbasan’ı ve bir kaç arkadaşını da gördük. Onlar da Pazar gezmesine çıkmışlardı. Bize nereye gittiğimizi sordular. Ben de

-Kathmandu’ya gidiyoruz ağabeycim.

dedim. Sedat ve Mustafa ağabeyin yüzünü görecektiniz.

-Nasıl yani, şimdi mi, buradan mı, hemen mi, motorla mı, ciddi mi, nasıl yani ?

gibi sorularla bana baka kaldı. Ben de onlara sordum ama nereye gittiklerini ama söylemek istemediler. Sonunda Mustafa ağabey, işi gereği çok defalar gittiği Hindistan üzerine bir çok güzel tavsiye verdi bize. Birbirimize iyi dileklerimizi sunduk.

Günün sürprizi ise, 3 dakika sonra aynı yerde Murat’ı görmemiz oldu. Murat bizden 1 ay kadar önce Kathmandu’ya gidip gelen arkadaşım. Ve kendisini bir haftadır cepten arıyor ama, soracaklarım olmasına rağmen ulaşamıyordum. Şansa bak. Saatleşsek denk gelemezdik ama, geldik işte. Çok sevindim elbette. Cebini değiştirmiş meğerse. O’nun la da biraz lafladık. Soracaklarımızı sorduk, güzel ve önemli tüyolar aldık. Öpüştük koklaştık ve yola koyulduk.

Benim kız (Liz), en fazla süratinde bile, Vedat ile Şükrü’nün gerisinde kaldığından, otoban bölümünde arkadaşlarımı rahat bıraktım. Onlar da güçlü motorları ile otobanın keyfini çıkarttılar. Ben kızımla beraber tın tın (160 km/s civarı) arkalarından gittim. Nasıl olsa virajlar başlayacaktı bir yerlerde ve ben de öcümü alabilecektim. Bu düşünce içinde kendimi mutlu hissettim ve keyfime keyif katım.

Hava inanılmaz güzel. Sanki Kasım ortası değil. O kadar limon gibi bir hava var ki, sanki Mayıs başı. Güneş mi istersiniz, rüzgarsızlık mı istersiniz, boş ve kaymak yollar mı istersiniz, her şey harika gidiyor vallaha.

İlk günümüzde, 672 km. kat ettik ve yaklaşık 8 saat sonra Amasya’ya ulaştık. Gurup oldukça uyumlu idi. En yavaş benim motorum olduğu için, arkadaşlar otobanda ara sıra biraz hızlanıp sonra beni beklediler. Motorumdan çok memnunum ama bu bölümde ciddi bir denge problemi oluştu. Arkaya bağladığım büyük ve gereksiz ağır Hein-Gericke çanta, veya yan çantadaki bazı ağırlıklar, motorumu çok dengesizleştirdi. Neyse bunu otelde çözeriz artık.

Amasya’ya vardığımızda hava iyice kararmıştı. Tam ortasından Yeşilırmak geçen bu harika şehir, nehrin muhteşem aydınlatılması ile daha da etkileyici hale gelmiş. Şehre gelir gelmez, hemen nehrin kıyısındaki tertemiz yolda durup, arkadaki muhteşem Harşena dağının ışıklandırılmış manzarasının Yeşilırmak üzerine düşen resimlerini çektik. Çok güzelmiş yahu Amasya. Hararetle tavsiye ederim, gidin, kalın, gezin.

Sevgili Şükrü’nün rehberliğinde Harşena Otel’e yerleştik. Çok otantik, iyi korunmuş, harika manzarası olan sıcacık bir otel. Oldum olası ahşap binaları çok sevmiş ve sıcak bulmuşumdur. Harşena Otel de aynı sevdiğim gibi. Tam Yeşilırmak kıyısında ve çok güzel bir otel.

Otantik lobide, tüm çantalarımı boşaltıp yeniden ağırlık dengelemesi yapınca ertesi güne sorun çözümlendi. Şükrü akşam yemeği için bize Ali Kaya restoran da harika Tokat kebabı yedirdi. Harşena dağındaki bu yüksek lokantaya taksi ile gittik. Aşağıdaki Yeşil ırmağın harika manzarası karşısında da çok etkilendik açıkçası. Tokat kebabı da inanılmazdı. Rakılarımız da şahane. Birkaç güne kadar İran’a gireceğiz ve alkol alma ihtimalimiz yok. Stoklamak iyi fikir sanırım

Harşena Otel :.0358.218.39.79 – 50 ytl. Harika kahvaltı ve manzara da beleş…

2. gün. 17 Kasım.08 Pazartesi: Amasya – Erzurum – 576 km.

 

Sabah oldukça soğuk ama tertemiz bir havada kalktık. Kahvaltımızı yaptıktan sonra, Şükrü bize Erzurum yoluna kadar eşlik etti. Biz Erzurum istikametine, Şükrü İstanbul istikametine dönünce içim biraz burkuldu açıkçası. Keşke Şükrü de bizle gelebilseydi. Sonradan öğrendiğime göre, Bu ayrılık Şükrü’ye de o kadar çok dokunmuş ki, İstanbul yolunda 25 dakika içinde iki defa radara girip 500 YTL. ceza yemiş. Hangi hızlarda olduğunu yazamayacağım ama 200 lü rakamlar ile başlıyor!…

Yola çıktığımızda motordaki ısı ölçerim, hava sıcaklığını 2 derece gösteriyordu. Yani ciddi serinledi hava.

Amacımız ikinci gün direk Erzurum’a varmak. Yaklaşık 576 km.

Güne kötü başladık aslında. Soğuk ile başlayıp, akabinde korkunç bir sise girdik. Tabii ki hava biraz daha soğudu, görüş kayboldu. Önlü arkalı çok dikkat ederek yaklaşık 60-70 dakika bu şekilde devam ettik. Nihayet sis bitti ve biz de biraz gaz açma şansı bulduk. Dengesi yerine gelmiş ve yeni Tourance lastikler ile sevgili motorum “Liz“, (kız kardeşimin ev hayvanının adı idi. Elizabeth Taylor’dan geliyor. Hamster… Çok şirindi vallaha. Artık yaşamıyor, ama çok severdim onu) virajlarda canavar gibi yata yata, biraz da hoplaya hoplaya ilk radar cezamızı yiyeceğimiz Niksar’a kadar geldik. Polis ağabeyle bizi kenara alıp, çok nazikçe ve sevecen şekilde – cidden- 237 ytl. lik makbuzu elimize tutuşturuverdiler.99 km/s olması gereken yerde, 103 km/s ile gidiyormuşuz!… Neyse seyahatimizin yönünü öğrenince çok şaşırdılar ama indirim de yapmadılar. Neşe! içinde çaylarımızı içerek, ceza makbuzlarımı sonra ödemek üzere motorlarımıza bindik ve yola koyulduk.

Niksar, Reşadiye arası yol inanılmaz güzel virajlara sahip. Muhteşem bir vadi içinde, çok kaliteli kaymak gibi asfaltta harika bir sürüş yaptık. Vaktimiz olsa, aynı parkuru dönüp bir daha geçmek isterdim Çok feci tavsiye ederim gideceklere. Zaten yol kalitemiz, biz doğuya gittikçe artıyormuş. Aralarda tabiî ki azcık bozuk bölümler var ama %90 ı çok güzel yollarımızın. İnanamadık ikimiz de. Çok da sevindik.

Öğlen yemeğimizi Erzincan’daki Meydan Lokantası’nda yedik. Bu arada şehri çok medeni ve temiz bulduk. Güzel kalkınmış. Rahmetli eski vali Recep Yazıcıoğlu, belli ki şehir için çok uğraşmış. Pek sevdik vallaha… Hiç beklemiyordum bu kadarını. Bu arada motorlarımızın başına ilk defa toplaşmalar başladı. İlerde daha da çok olacak sanırım.

Akşam hava tam kararmak üzere iken, 576 km.yi bitirip Erzurum’a vardık. Yol üzerinde levhalarını gördüğümüz ve çok kolay ulaştığımız Esadaş Otel’de konakladık. Fena değildi. Rahattı ve yine 50 ytl. idi. Kapalı garaj imkanı olduğu için, içimiz de rahat etti.

Otelden hemen çıkıp biraz şehri gezdik. Akşam yemeği için daha vakit erken olduğu için, birer bira içmeye, yukarıya, Polat otele gittik. Taksi ile tabiî ki. (Muhteşem bir karakter; Taksici Tuncel Kumcular. 0537.222.07.38- Mutlaka bu adam ile seyahat edin Erzurum’da. Çok bilgili, aşırı sakin, emekli, nazik bir bey. Bizi oldukça ucuza, her yere götürdü, getirdi.)

Dağdaki, kayak merkezi olan Polat Otelde azcık kar vardı. Oynadık, resim çektik. Rahat ötesi lobi koltuklarında biralarımızı yudumlarken, Vedat ile viraj teknikleri üzerine biraz yazdık, çizdik, konuştuk. Daha güvenli ve keyifli nasıl viraj alabileceğine dair biraz teknik, biraz sistematik biraz da tüyo bilgiler verdim. Gezimizin daha güvenli geçmesi için bence çok yararlı oldu ve ertesi gün, konuşmalarımız Vedat üzerinde semeresini gösterdi. Artık virajlara daha doğru, keyifli ve önemlisi güvenli giriyor ve çıkıyor. Sevindim ben.

Gider ayak yüzümüz biraz medeni yer görsün diye kendimizi şımartmaya karar verdik. Tabi ki Koç’da meşhur Cağ kebabı yedik. Enfesti her zamanki gibi.

Esadaş Otel : Cumhuriyet cd.0442.213.45.75 – 50 ytl.

3. gün.18 Kasım.08 Salı : Erzurum – Doğubeyazıt – 296 km.

Bu gün rotamızda bir değişiklik yaptık. Ağrı’da kalmak yerine, 120 km. daha giderek, sınıra yakın olsun diye Doğubeyazıt’ta kalmaya karar verdik.

Yollar dünkünden de güzel. Geniş, nispeten boş yollarda, güzel bir tempo ile rahatlıkla 190 km. gittikten sonra, Ağrı’ya vardık. Yine şehir merkezinde bir lokanta bulup, Sultan Sofrası’nda güzel kebaplarımızı yedikten sonra, vakit kaybetmeden yola koyulduk. Aklınızda olsun, yemek yiyeceğiniz yerleri esnaf lokantalarından seçin. Her şehrin tam ortasında mutlaka bir esnaf lokantası vardır ve yemekleri de genelde çok lezizdir. Şaşmaz bir doğruluk payı olan bu istatistiği her yerde görebilirsiniz. Çok eğlenceli.

Doğubeyazıt’a yaklaşırken, yolumuzun sağ tarafında, yaklaşık 100 m. ileride şirin bir köy gördük ve resmini çekmek için durduk. Fotoğraf makinemizi çıkartıp resim çekene kadar bir de baktık ki, on kadar kızlı erkekli, mavi okul önlüklü çocuklar, bize doğru koşuyor. Hemen aklıma, Doğu Anadolu’da, motosikletlere taş atan çocuklar geldi. Ama yine de bekledik. Bekledik ama dünya güzeli çocuklar yanımıza geldiler ve bizi bin bir soru ile yağmura tutular. Yok nerden geliyormuşuz, nereye gidiyormuşuz, adımız neymiş, motorlarımız ne kadar büyükmüş gibi. Ama en ilginç soru şu oldu. Nereye gittiğimizi soran mavi gözlü çok güzel bir kız, benden;

Kathmandu’ya gidiyoruz.

cevabını aldıktan sonra şöyle dedi ;

-Aa Nepal’in başkenti değimli orası?” !!!…

Şok oldum. İstanbul’da bile, bir çok arkadaşım ve tanıdığım bile bunu bilmiyor ve/veya Nepal’i Tibet ile karıştırıyorken, bu güzel gözlü kızın, böyle bir cevap vermesi beni çok şaşırttı ve mutlu etti.

Doğubeyazıt’a yaklaşırken sisler içinden devasa Ağrı dağı bize hoş geldin dedi. Hemen yol kenarında durarak bolca resmini çektik. İnanılmaz etkileyici bir yükseltinin bu kocaman ovanın ortasında ne işi var? Nasıl oluşmuş bilmiyorum ama yanındaki Küçük Ağrı ile müthiş bir ikili oluşturuyorlar.

Nispeten erkence bir saate de Doğubeyazıt’a vardık. Daha otele girmeden (Hava kararmadan) ilk işimiz meşhur İshak Paşa Sarayını gezmek oldu. Biraz soruşturunca yolu kolaylıkla bulduk ve güzel bir tırmanıştan sonra saraya vardık. Restorasyon devam ediyor ama muhteşem bir yer. Çok tavsiye ederim. Tam tepede ve gün batımını oradan seyretmek inanın çok güzel oluyor. Bütün yorgunluğumuz geçti bu manzara karşısında. Tadına doyamadık. Güzel Türkiye’mizdeki son gün batımının, bu kadar muhteşem olacağını düşünemezdim. Fazlası ile duygulandım ve keyif aldım. Mimiksiz Vedat da keyif aldı eminim ama, bakınca belli olmuyor.

Yine, şehre girmeden önce, yol üzerinde levhasını gördüğümüz bir otelde, Golden Hill Hotel de konakladık. 3 yıldızlı çok temiz ve güzel bir otel. Bilin bakalım kaça kaldık. Yine 50 ytl .Şehire girişte hemen solda. Sanki Türkiye’nin doğusunda otel fiyatları fikslenmiş. Yemek, ilgi güzeldi doğrusu.

Otelin hemen yanında Mediza hastanesi var, kocaman. Ve tüm doktorlar bu otelde kalıyor. Güvenli garajı da vardı. Sorun olmadı.

Doğubeyazıt – Golden Hill Hotel – 0472.312.87.17 – 50 ytl.

4.gün 19 Kasım.08 Çarşamba: Doğubeyazıt – Tabriz – 328 km.

İRAN’A GEÇİŞ – 1 $. : 9500 Tumen ( 95.000 Riyal )

 

İran İslam Cumhuriyeti

جمهوری اسلامی ایران

Persiya Cumhuriyeti

Artık Türkiye’deki son günümüz. Sabah erken kalktık. Otelimizin en üst katındaki lokantada mütevazi kahvaltımızı ettik ve seyahatimizin bundan sonraki kısmında oldukça alışmamız gereken, ilk “gurup uğurlaması” ile otelden sınıra doğru yola çıktık. 45 km. lik çok hızlı, bomboş ve temiz bir yoldan devam ederek sınıra vardık. Saat henüz 08:30 ve hava 12 derece, pırıl pırıl.

Sınırda işlemlerimizi, Zeki adındaki adama yaptırdık. Biraz ısrarcı olmasına rağmen 20 ytl. karşılığında bürokratik işlerle uğraşmadan, sınırın İran tarafına geçiverdik.

Vedat 100 $. ben 50 $ bozdurduk. 1 $ : 9000 Tumen. Bir tomar para verdi Zeki bize. Ülke içinde 1 $. : 10.200 Tumen olabiliyor. Ama ne demişler, elinde ne varsa, en iyisi odur. Kim demiş bilmiyorum ama, biraz saçma olmuş değil mi? Bazen yapacak bir şey yok.

Not: İran’ın resmi para birimi Riyal. Ama halk, kendi kendisine paradan bir sıfırı atıp buna da Tumen (Tümen) diyor. Arada sırada biraz karışıklık oluyor elbette. Mesela, Elinizde tuttuğunuz 10.000 Riyal’e halk, 1.000 Tumen diyor Hesabı karıştırırsanız azcık kazıklanırsınız haberiniz olsun. Biz karıştırdık bir kere ve haliyle azıcık kazıklanmış olduk. Sağlık olsun, ne yapalım.

 

İlk kasaba olan Maku’den ( sınırdan 24 km. sonra ) benzin aldık. 24 litre benzine 9500 Tumen verdim. Yani yaklaşık 1 $. !! Süper bir yere geldik yahu. Türkiye’de aynı benzin yaklaşık 70 ytl.yani 46 $.

Kocaman ve oldukça geniş, modern yollarda toplamda 328 km. yaptıktan ve hiç kaybolma tehlikesi atlatmadan, Tebriz’ vardık. Meğerse kaybolma yeri şehrin içiymiş. Araya araya, zar zor, bir motorlu çocuğun bizi götürmesi ile Azerbaycan oteli bulduk. Rehber kitaplardan, önceden seçtiğimiz bir oteldi. Hemen tüm seyahat boyunca böyle yaptık. Önceden kalabileceğimiz yerleri alternatifli şekilde not alıp, şehir girişinde birilerine sorarak otelimizi bulduk. Başka bir kaç otele daha baktık ama beğenmedik. 30 $. lık fiyatı yüksek olsa da, başka pek şansımız olmadığı için bu otelde kaldık. Detaylarını vermiyorum zira tavsiye de etmiyorum.

Halk inanılmaz sıcak. Herkes istisnasız Türkçe konuşuyor. Azeri Türkçesi ama rahat anlıyorsunuz. Hemen her durduğumuz yerde yanımıza birileri gelip selam kardaş, nasıl yardımcı olabilirim?diye soruyor. Hatta durmanıza gerek yok, biz motorla giderken bile, araba ile yanımıza gelip, camdan yarı beline kadar çıkıp, yardım isteyip istemediğimizi, nerde kalmak istediğimizi, nereli olduğumuzu soruyorlar. Türkiye diyince de daha büyük bir sevgi ile üzerimize kırıyorlar. Bize kaza yaptıracaklar diye çok korktuk vallaha.

Kadınlar ise başka bir güzel. Aslında daha çok, alımlı diyelim. Muhteşem bir kaş göz kombinasyonları var. Tabi ki resimlerini çekmek yasak. Başlarını yarım yamalak bir siyah tülbent ile örtüyorlar. Tamamen kapalı olanlar da var gerçi.

Gençler çok ilgili bize karşı, dik dik bizi süzüyor ve anlamaya çalışıyorlar. Belli ki değişik geldik onlara. Biz o kadar dikkatli bakamıyoruz. Ne olur ne olmaz. Üniformalı herkesin ve sarıklı Molla’ların resimlerini çekmek de yasak. Cezası var. Dikkatli olmamız gerekecek. Vedat ile ikimiz de ellerimizde makine, devamlı resim çekiyoruz. Neyi çektiğimize dikkat ederek tabiî ki…

Tebriz’de otelimizin hemen yanındaki sinemaya, İran filmi seyretmeye girdik. Işıklar hafif loş, kızlı erkekli gençler karışık oturuyorlar. Yan yana oturanlar, el ele tutuşanlar da… ( ama ışıklar yanıyor, ona göre! ), Bizim eski, hafif köhne sinemaları hatırlatan bir hava ve koku var. Sevdik aslında sinema salonunu. Ama aynı şeyi film için söyleyemeyeceğiz. Yarısı olmadan çıktık. Film İran genel lisanı olan Farsi’ce. Yani az Azerice kullanıyorlar ve biz hemen hiç bir şey anlamadık. 4.sınıf Meksika pembe dizilerini andırdı bana.

Sinemadan çıkınca lokanta aramak için yola koyulduk. Oldukça yürümemize rağmen hamburger ve pizza yapan minik dükkanlar haricinde lokantaya rastlayamadık. Aradığımız ise, meşhur İran kebaplarıydı. Mecburen birer pizza yiyip, aşırı sıcak otelimize çekildik ve yattık.

Azarbayjan Hotel. +98.411.555.90.51-3.   – 30 $.

North Sharati str. Tabriz

5. gün.20 Kasım.08 Perşembe : Tabriz -Karaj – Tehran – 707 km.

Asıl plan Tabriz – Karaj idi Yani amacımız, trafik durumu hakkında korkunç şeyler duyduğumuz Tahran’a girmeyip, 25 km. öncesindeki Karaj kasabasında kalmaktı.

Sabah harika! bir yağmur ile güne başladık. Motorlarımızı yükledik ve kontaklarımızı çevirdik. Genel gidiş sistemimiz basitti: Vedat’ın motoru daha güçlü olduğu için, sıkılmasın diye hep önden gidecek, zaman zaman uzayacak, sonra beni bekleyecekti. Yol ayrımlarında, yerleşim yeri girişlerinde kesinlikle durulacak ve birbirimizi kaybetmemize izin verilmeyecekti.

Daha henüz 50 km. civarı gitmiştik. Otoban gişelerine gelirken yavaşladığım sırada, sol bariyerlerin (orta bariyer ) altından, yolun solundan, sağ tarafına geçmek üzere 6 tane kocaman çoban köpeği fırladı. Bir anlık şok çabuk geçti. Beynim hemen gerekli vücut bölümlerime komutlar göndermeye başladı. Vites düş, yıllardır öğrencilerime öğretmeye çalıştığım şekilde acil durum freni yap, bir yandan manevra yaparak en sağa kaymaya çalış, yağmur deli gibi yağıyor, motorum Liz zaten 400 kg., derken, en öndeki kocamak ve çok güzel gözleri olan köpeğe, yaklaşık 120 km. ile sol ayaklıktan çarptım. Köpecik yere düştü Ne oldu bilemiyorum. Umarım yaşıyordur.

Benim motor ise sallandı, sallandı, yalpaladı, sağ bariyerlere bir iki parmak kala, zor da olsa kontrol altına aldım ve hafif titreyerek, az ilerdeki gişeleri geçip, beni bekleyen Vedat’ın yanına geldim. Çok korktum. Yaklaşık 900.000km.lik motor hayatım boyuca, başıma gelmesini en istemediğim hadise, İran’da, saçma bir yolda, saçma bir havada, en olmaması gereken motorla başıma geldi. Allah’a şükür sadece vites çubuğunun yamulması ile düşmeden atlattım kazayı. Bir şişe su içip kendime geldikten sonra yola koyulduk.

Vedat klasik olarak, önden gidiyor. Sıkılınca hızlanıyor, sonra beni bekliyor. Düzenimizi bu şekilde kurduk. Yolun hemen hemen tamamında Vedat önde olacak, ben arkayı kollayacaktım.

Bu arda hakikaten sıkı korkmuşum yahu…Vurduğum sevgili köpeciğin hatırına, www.lamaorda.com siteme, Uyuyan Köpekler adlı bir resim bölümü açmaya karar verdim. Yolculuğumuz boyunca, tüm ülkelerde, gördüğüm tüm uyuyan köpeklerin resimlerini çekip sitemde yayımlayacağım.

Yağmur halen deli gibi devam ediyor. Çok ıslandık. Bu arada otoyoldan çıkarak, şirin bir kasaba olan Zanjan’a geldik. Yakıt almamız ve karnımızı doyurmamız gerek. Bir fark ettik ki, yanımızda hiç Tumen kalmamış ve kimse Dolar almıyor. Benzin alacak, yemek yiyecek hiç paramız yok. Dolar bozdurmamız lazım. Perşembe olduğu için, yani ertesi gün resmi tatil olan Cuma olduğundan dolayı, para bozduracak tüm resmi yerler kapalı!

Çok da üşüdük bu arada. Yağmurluklarımızı giymedik. Bu yağmur ha bitti ha bitecek diye düşündük. Ama bitmedi ve biz de bu arada ciddi şekilde ıslandık. Hava 3 derece olduğundan da, üşüme hissimiz çok daha arttık.

Ağlanacak halimize gülmesini bilerek, birilerinden yardım istedik. Aslında istemedik, onlar zaten geliyorlar nasıl yardımcı olabilirim, diyerek. Şaka gibi ama gerçek.

Bir adam geldi, Murshad. Kendisine durumumuzu anlattık. Son derece yardımcı olmak isteği ile, beni arabasına alarak, 15 dakika uzaklıktaki kuyumcular çarşısına götürdü. Vedat ise motorları bekler, gelen geçen ile resim çektirirken, ıslak ve üşümüş vaziyette beni bekliyordu. Kuyumcular çarşısında 1 $. ı, 10.200 Tumen gibi süper bir fiyata bozdurarak, bolca İran parası ile Vedat’ın yanına geldik. Beni arabası ile, işini gücünü bırakıp para bozdurmaya götüren sevgili Murshad’a çok teşekkür ettik. Hemen oradaki bir kebapçı da karnımızı doyurduk.

Bu sefer yağmurluklarımızı giyerek, Karaj’a (Tehran istikametine) doğru yola koyulduk.

3 derece sıcaklık ve yağmur altında Karaj denen korkunç trafikli bir yere geldik. İçinde 1 saate yakın kaybolup, kalacak hiç bir yer bulamayıp hafif delirdikten sonra, Tahran’ı zorlamaya, madem cefa çektik tam olsun diyerek, Tahran’da otel aramaya karar verdik. Bu arada hava karardı ve otoban denen yer, İran’ın en büyük üstü açık otoparkı halini aldı. Çok fazla araba var, herkes beynini aldırmış ve “kimin kime gücü yeterse” sistemi ile kullanılan arabaların arasından nihayet Tahran’a vardık. (Onların dediği şekli ile Tehran) Vardık ama şehir o kadar büyük ve trafik o kadar kalabalık ve biz şehri o kadar bilmiyoruz ki, delirmenin eşiğine ramak kala, bin bir tarif alarak ve çokça da kaybolarak, Hotel Mashad’i bulduk Yine motorlu bir çocuk bizi götürdü. Yoksa mümkün olamazdı otelimizi bulmak.

Bu arda sadece Tehran içinde 2,5 saat harcadık. 700 km. yolun üzerine, iş çıkışı trafiğinde, karanlık ve bol yağmurlu Tehran caddeleri, çok güzel geldi!!

Yorgunluğun ve sıkkınlığın üst limiti olmadığını, bir defa daha anladık.

Neyse ki otelimiz çok rahat ve konforlu. Daha önce Nasuh Mahruki de burada kalmıştı.

Toplamda 707 km. 15,5 saat sürüş ve akşam karanlığında, saat 22:30 da otelimize vardık. Tahmin ettiğiniz gibi, hızlı dandik bir yemek tıkınıp, cuppa yatağa girdik.

Hotel Mashad. www.hotelmashad.com – +90.218.8835120 – 64 $.

Teleghani cross road, Dr.Mofateh Ave.1581765611 Tehran

Alternatif oteller :

Naderi Otelinin, bir de Otel New Naderi isminde daha kaliteli hizmet sunanı var. Bu otel de eski Naderi Otelinin hemen karşısındaki sokakta yer alıyor. Merkezi klima, yüzme havuzu ve otoparkıyla 20 – 30 Dolarlık fiyatını hak ediyor sayılır. (Yüzme havuzu genellikle boş oluyor ama dolu da olsa, sadece erkeklerin faydalanabileceğini belirteyim.)

Ferdovsi Meydanının hemen yakınındaki Forsat Sokağında, Otel Ferdis, iki kişilik odaları için 19 bin Tumen istiyor. Tamamı klimalı, televizyonlu, içinde bahçesi ve otoparkı olan bu otelin fiyatına açık büfe sabah kahvaltısı dahil.

Ferdovsi Bulvarının Sabt Sokağında, Ferdovsi Grand Oteli merkezi bir yerde, televizyonlu, klimalı ve buzdolaplı odaları için 60 – 75 Dolar fiyat uyguluyor.

Bir çok gezgin için Ferdovsi Sokağındaki Mermer Oteli nostaljik bir anlam taşırmış. Eskiden bir çok Türk turist ve işadamının Tehran’daki ilk tercihi bu otel oluyormuş. Modern dekoru, TV, klima ve kendi restoranı var. 25 – 35 Dolar. Fena değil.

 

Tehran İnkılab Oteli 16 katlı, Lale Parkına yürüme mesafesinde ve kaliteli bir restoranı var. Lüks odalar, mini bar ve uydu televizyonu ile yüzme havuzu olan otelde odalar 75 – 95 Dolar.

6. gün.21 Kasım.08 Cuma : Tehran – Qom – Esfahan – 475 km.

Tahran çok büyük. Ama çok büyük. Adı Farsçada “Sıcak Yer “ anlamına geliyor ve bu mevsim de bile gerçekten sıcak. Sırtını Elbruz dağlarına dayamış bu güzel şehir, çok da karışık. Aslında oldukça modern bir şehir. Zengin kesimi, yani kuzey tarafı, İstanbul’u aratmayacak durumda. Arabalar, insanlar, binalar çok modern. Dün geca otel ararken, yanlışlıkla kuzey bölümündeki bir otele fiyat sorduk. Adamlar bizim kılık kıyafetimize garip garip, hafif aşağılayarak bakıp, geceliği 180 Dolar önerdiler. Biz de fiyatın çok olduğunu söyleyince;

Zaten Tehran’ın yanlış bölümündesiniz. Burası kuzey Tehran. Siz güneye gidin, ucuz oteller orda bulunur.

dedi. Ne sempatik değimli?

Şehrin kendine göre bir düzeni var ama, anlamak yıllar sürer sanırım. Tehran’a girmemeyi öneren sevgili Nasuh Mahruki, Murat, Savaş ve Koray’a bir kez daha hak verdik. Gezilecek çok yeri bizce yok. Normal modern sıkıcı görünümlü, otantik olmayan beton bir şehir. Avrupa’daki bir çok şehre benziyor. Böyle bir seyahatte görmek istediğimiz yerlerden birisi değil.

Ama yinede gezmek isterseniz bir kaç yer önerebilirim: Bazar-ı Bozurg (Büyük Pazar – Kapalı Çarşı) , Derbend, Özgürlük Anıtı (Azadi Anıtı), Ulusal Mücevher Müzesi, Ulusal Halı Müzesi, Sa’dabad Sarayı Müzesi, Tochal Teleferik.

Cuma sabahı kaldığımız otel civarını yürüyerek gezdik. Bazı turistik ve tarihi yerleri gördük. Her gidenin mutlaka önerdiği gibi kavun suyu içtik. İran sokaklarında çokça görebileceğiniz meyve sucuları var. Ananas, Hindistan cevizi, kavun, muz, kivi, kavun, portakal vs. suyunu taze olarak sıkıp karıştırıp satıyorlar. Çok da lezzetli ve ucuz. Biz de tavsiye ederiz. Atlamayın.

Bu arada İran’da en büyük hacimli motor 250 cc ile sınırlı. Ancak Polislerde BMW 1150 RT gördük. Şaşırdım.

Ufak gezimizden sonra, meşhur olduğu söylenen Mollalar şehri Qom’a (Kum) yola çıktık. Girişimizin aksine, Tehran’dan çıkışımız, önceden yaptığım detaylı yol arama çalışmaları sonunda çok kolay oldu. Yaklaşık 15 dakikada kendimizi Qom – Esfahan otobanında bulduk. Aferin bana.

Tahran ile Qom arasındaki otoban biraz kalabalık. Arabalar, üç şeritli yolun orta şeridinde son derece düzgün şekilde seyir ediyorlar. Şehir kullanımlarının tam tersine, kurallara oldukça uyar bir halleri var. Ama yine de dikkatli olmamız lazım. Özellikle kavşaklarda, kim nereye, neden, ne zaman dönecek hiç bir şekilde anlama şansınız yok. Otobanda 120 km.yi geçmek kesinlikle yasak. Bu yüzden, hemen herkes orta şeritten ve net şekilde 120 km. ile gidiyor. Biz de soldan 160 km. civarı ile devam ettik. Benim motorun hemen hemen son hızı bu zaten. Sebebi İran benzinin çok düşük kaliteli olması ve benim kızın bu benzini hiç sevmemesi. O kadar yük ile iyi bile. Hava kararınca insanlar 140-150 km. ye kadar çıkıyor. Çünkü gündüz çok radar var.

Tehran – Qom arasında, sağımız solumuz uçsuz bucaksız toprak çölü ve kum. Hava 12 dereceler civarında ve parçalı bulutlu. Tam her şey ne kadar yolunda, hiç sıkıntımız yok diye düşünürken, sağ taraftan, bir anda fırtına ve yağmur başladı. Ama ne fırtına. Boğaz köprüsü, İstanbul’un rüzgarlı otobanları, bunun yanında sakin meltem gibi kalıyor. Motorlar 45 derece kadar sağa yatarak, kumlu yağmurda sola kayarak, yere tutunmaya çalışıyordu. Ön lastik kaymasın diye çok debelendim. Yerler hem ıslak, hem kumlu. Fazla ağırlık biraz işe yaramış göründü. Motor asfalta istediğim gibi tutundu. Yaklaşık 15 dakika devam eden ani fırtınamız, geldiği gibi aniden gitti. Fırtına esnasında yolun sağ tarafında ikili bisiklet ile seyreden bir Japon çift gördük. Halleri perişandı. Kendilerine çok acıdık ama devam etmek zorundaydık.

Fırtına bitiminden sonraki ilk benzincide hemen durduk. Bir 15 dakika daha devam etse motoru tutmak mümkün olmayacaktı sanırım. Kollarımız bacaklarımız bitecekti. Benzincide birkaç şey atıştırıp kendimize geldik. Birkaç km. önce perişan halde gördüğümüz Japon bisikletçiler, bir Zamyad kamyonetin arkasında sakince benzinciye geldiler. Onlarla azıcık sohbet ettik. Çok çok yorulduklarını ve fırtınada bisikletlerini kullanamadıklarını söylediler. Adının sebebini ciddi şekilde anladığımız Qom (Kum) şehrine doğru yola koyulduk. Çok geçmeden de vardık. Şehri biraz gezdik. Yemek yiyecek yer aradık ama yine dişe dokunur bir yer bulamadık, insanlarla konuşmaya çabaladık ama çok uzak davrandılar! Otel bakındık ama kalmaya çekindik açıkçası. Tebriz ve Tahran’dan sonra oldukça soğuk geldi insanlar. Sebebi sanırım, ülkenin en ciddi dini şehri olması. Hemen herkes cüppeli ve sarıklı. Yani Molla. Eh boşuna dememişler buraya “Mollalar Şehri” diye. Sonunda Qom’da kalmamaya, yola çıkmaya karar verdik. Rotamızı, İran’ın en güzel şehri sayılan Esfahan’ a çevirdik. Qom, İran da gördüğümüz en sevimsiz ikinci şehir oldu. (Birincisi Karaj idi.)

Yalnız küçük bir problemimiz var. Sabah Tehran’dan çıkarken, bu gün sadece Qom’a gideceğimizi düşünmüştük. Yani alt tarafı iki, üç saatlik yol. Bu düşüncenin rahatlığı ile de, Tehran’dan çok geç çıktık. Malum kış aylarındayız ve hava erken kararıyor. Ve biz istemediğimiz kadar uzun bir yol yapmak zorunda kaldık. Seyahatimizde en istemediğimiz detaylardan birisi de, asla karanlıkta yol yapmamaktı ama,ne yazık ki, hemen tüm seyahat boyunca bunu pek başaramadık, karanlığa kaldık.

Esfahan’a kadar yol çok çok güzel ve temizdi. Nispeten de boş. Ama tabi ki, Tehran’dan öğlene doğru çıkınca, hava -ki 16:30 gibi kararıyor- kararmadan Esfahan’a varmak mümkün olmadı. Yine son 150 km. yi karanlıkta ve oldukça üşüyerek geçtik. Tehran’dan sabah çıktığımızda hava 22 dereceler civarında idi. Hava kararıp, Esfahan’a yaklaşınca, 5 derecelere düştü. Tehran’dan, tam yazlık kıyafetler ile çıkmıştık. Eldiven, balaklava, içimize giydiklerimizin hepsi ince idi. Yolda üşümemize rağmen tembellik ederek kışlıkları giymedik. Giyemedik aslında. Bir an önce Esfahan’a, güzel şehre, sıcak otelimize ve banyoya kavuşma isteğimiz bizi yol almaya devam ettirdi.

Not:Vedat ile ben oldukça üst seviye ve eğitimli sürücüleriz. Zor zamanlarda ne yapmamız gerektiğini ve nasıl motor kontrolü sağlamamız gerektiğini, güvenlik, teknik, konsantrasyon ve sistematik olarak çok iyi biliyoruz. Acemi arkadaşlarıma dikkat etmelerini, kararlarını içgüdüsel almamalarını öneririm.

Esfahan şehir girişine 5 km. kala benim motor durdu. Benzin alalı daha 256 km. olmuştu!. Rahatlıkla 300 – 350 km. gitmem gerekiyordu. ( İstanbul’da aynı depo ile 460 km. gidebiliyorum. Burada benzin kalitesi düşük ve motor çok ağır olduğu için 350 km. civarı ancak gidiyorum) Ama 256 km. de rezerve geçti depo ve motor durdu. Musluğu rezerv konumuna almama rağmen, sol taraftaki benzin filtrem kupkuru idi. Biraz bekledim, motoru yana yatırdım ama nafile Bu arada hava kararmıştı ve ben hem aç, hem çok üşümüş hem de Vedat’sızdım. O’nun genelde önden gitmesini ve aralarda beni beklemesi şeklinde süreceğimizi en baştan konuşmuştuk. Muhtemelen şehir girişinde beni bekliyordu ama durumumdan haberi yoktu tabi ki. Sms atarak durumu bildirdim ve beklemesini söyledim. Depo üstü çantamdan, kafa fenerimi ve Latherman’ımı çıkartıp, benzin filtresini söküm, biraz benzin emdim. Tadı, her zamanki gibi iğrenç. Tıkanıklığa sebep olan pis benzini boşaltıp filtreyi yerine taktıktan sonra motor çalıştı ama halen tekliyordu. Hoplaya zıplaya yola devam ettim. Boğazına bir şey kaçmış olan kızım, devamlı öksürüyordu. Şans eseri sadece 3 km. ilerde bir benzinci buldum. Hemen benzin aldım ve neden depomun erken boşaldığını anlamaya çalışarak, şehrin girişinde, kaldırımda oturup beni bekleyen zavallı Vedat ile buluştum.

Şehrin girişi bile çok güzeldi. Önceden konuştuğumuz otele gitmek üzere arayışlara başladık. Daha önce araştırıp öğrendiğim üzere, bu şehirde kocaman bir nehir vardı ve şehrin de iki yakası vardı. Müstakbel otelimiz de nehri geçen ünlü Si-O Se Pol köprüsünün ( Farsçası : 33 sütunlu köprü ) hemen yakınında olmalı idi. Arayarak zar zor bulduk, ama oteli beğenmedik.

Aramalarımız esnasında, insanlar motorun etrafına o kadar fazla üşüştüler ki, polis gelip kalabalığı dağıtmak zorunda kaldı. Dağıtma işlemini yaparken de hiç çekinmeden kocaman tahta coplarını kullandılar. Biz aman dur, yapma, gerek yok diyene kadar bazı İran’lı arkadaşları biraz hırpaladılar… Üzüldük ama yapacak bir şeyimiz yoktu.

İlk tercihimiz olan oteli beğenmediğimiz için hemen yanında, çok güzel görünen bir otelde kalmaya karar verdik. Parsian International Hotels gurubuna bağlı, Suite Hotel’ inde konakladık. Geceliği 50 $. Kapalı otoparkı vardı ve tercih ettik. Esas sebep ise şu; Benim motorda minik bir kaç elektrik arızası vardı ve tamir edebileceğim en uygun yer otelin otoparkı idi. Tamir de ettim bu arda. Sis farlarım bir gece önce Tehran’da saçmalamaya başlamıştı. Sonrasında bu gün, tam da hava kararmışken, tamamen gitti. Artık sis farlarım yok, dörtlü flaşörüm de yoktu. Çünkü kablolar bir şekilde yüksek ısıdan dolayı erimişti. Ben de, akşam otelimizin son derece elverişli, kapalı garajında, motora giriştim. Birbirine yapışmış ve erimiz tüm kabloları kestim, ayırdım, güzelce bantladım. Etraflarını temizledim. Sadece normal farlarıma güvenmek sorundayım artık.

Bu arada motorumdaki teklemelerin, ve öksürmelerin sebebi, soğuk algınlığı değilmiş, kalitesiz benzin çıktı!

İran’da, nerde nasıl benzin bulacağımızı bilemiyoruz. 150 km. de bir -kabaca- benzin alıyoruz. Önceden bu rotaya gelen arkadaşlarım; her bulduğun yerden mutlaka benzin al. İstasyon araları çok uzun olabiliyor demişlerdi. Şimdi anladım ne demek istediklerini. İyi ki büyük depo takmışım motora.

Akşam hava karanlık, biz de azıcık yorgun olmamıza rağmen, bu güzel şehrin birazını gezdik. Hakikaten denildiği kadar varmış. İran’da gördüğümüz en güzel yer. Akşam başka güzel, gündüz başka güzel.

Saat 22:30 olduğu ve yemek yiyecek yer olmadığı için, Vedat’ın odasında otelden ısmarladığımız kebaplarımızı yedik. İran kebaplarına bayılıyoruz. Yanında mutlaka tepeleme bir pilav, üzerinde safran ve tereyağı ile beraber servis ediliyor. Tabiki bolca da pide-lavaş arası bir ekmekle. Yemeye doyamadık. Yorgunluğun üzerine çok iyi geldi yemeklerimiz.

Sonra yataklarımıza çekildik. Ben kablosuz internetten faydalanarak, laptop um ile Motor Bike dergisine göndermem gereken aylık yazımı yazdım, gönderdim, maillerimi kontrol ettim, gezi notlarımı, resimlerimi düzenledim, siteme yeni bilgiler yükledim ve saat gece 01:00 gibi de yatım.

Nazar değmesin ama, şaşırtıcı derecede dinç ve iyiyim. Vedat da iyi. Aman devam etsin.

Yarın da buradayız ve bu güzel şehri iyice gezmek istiyoruz.

Azadi Parsian Hotel Suite. +98311.667.4311.15

www.parsianhotels.com – 50 $. x 2 gece

7. gün.22 Kasım.08 Cumartesi : Esfahan – Dinlenme günü.

3.063 km. ve yedi gün önce evden yola çıktığımızdan beri, her gün yol yapıyor, akşam kalıyor sabah yine yol alıyoruz. Ortalama gün başına 511 km. yapmışız demektir. Biraz dinlenmeye ve bu güzel şehri gezmeye zaman ayırmaya karar verdik.

İlk iş, meşhur köprülerini gezmek oldu. Şehri ikiye ayıran sakin, dinginve geniş Pol nehri üzerinde, bir çok köprü var. Si-o-se-Pol Köprüsü ise en meşhuru ve neredeyse şehrin simgesi. 300 metre uzunluğunda ve 14 metre genişliğinde olan bu köprü araç trafiğine kapalı. Köprünün altında bulunan çayhanelerde gerçek bir şark çayhane ortamı var. Mimarisi çok güzel ve halen çok işlevsel. Halk yoğunlukla kullanıyor. Esfahan çok güzel bir şehirmiş. Zaten biliyorduk ama şimdi daha bir farklı sevdik.

16. yüzyılda çıkarılmış bazı madeni paraların üzerinde bu şehrin önemini belirtmek için yer alan “İsfehan dünyanın yarısıdır.” deyimi boşuna söylenmemiş. Anlaşıldı şimdi. Gündüz gözü ile bir güzel olan Pol köprüsü, akşam ışıklandırmaları ile daha da ihtişamlı ve göz alınamaz halde oluyor. Biz de gözlerimizi alamadan uzun süre baktık ve bolca resmini çektik, bir daha ne zaman göreceğimizi bilemediğimiz sevgili Si-o-se-Pol köprüsünün.

Olmazsa olmazlardan, İmam Meydanı’nı da gezdik.(Meydan-ı İmam) Moskova’daki kızıl meydandan sonra, dünyanın en büyük ikinci Meydanı burası. 500 metre boyu, 160 metre genişliği olan devasa bir yer. İnsanın büyüklük kavramı şaşırıyor vallahi. İçerisi yemyeşil. Kenarı boydan boya iki katlı devasa bir Pazar ile çevrili. Bizim Kapalı çarşı gibi ama bizimki daha güzel. İçinde Kakh-ı Ali Gapu (Ali Kapı Sarayı) denen bir bölüm var. Tadilatta ama yine de çok etkileyici.

Sanat okulunda okuduklarını düşündüğüm bir sürü kız, ellerinde resim tabloları, çimenlere oturmuş, etraftaki tarihi yerleri resmediyorlar. Çoluk çocuk halk, kah yürüyor, kah çimenlerde dinleniyor. Etrafımızda şirin atlı faytonlar, alanı turistlere gezdiriyor, boyunlarındaki güzel ses çıkartan çanları ile… İlginç bir şekilde, çok huzurlu ve sakin bir yer. Gürültü, kargaşa, karışan eden yok. Biz de çimlerde kısa bir yayılmacı mola verdik elbette. Devasa havuzun tam yanında.

Tüm İran’da görmeye alıştığım üzere, her yerde onlarca meydan var. Meydan manyağı olmuş bu adamlar. Hep meydanlı ve çoklu yol ağızları. Çoğunun adı da “Humeyni meydanı” veya “İmam meydanı” ve hemen tüm resmi binaların üzerinde, ya resim olarak ya da kabartma olarak Ayetullah Humeyni’nin figürleri var. Büyük ölçekte elbette. Aslında güzel sanat çalışmaları.

Tertemiz yollar, etrafta rengarenk çiçekli bahçeler, yenice görünen ve çok bakımlı binalar ve sıcak, sıcacık insanları, etkileyici güzellikteki kadınları ile Esfahan, bizi beklentilerimizin çok ötesinde mutlu etti. Yeniden gelmeyi çok istediğim az şehirden birisi oldu. İran’ı sevdik bir kez daha. Daha önceden aklımıza kazınmış İran artık yok. Oldukça rahat ettiğimiz bir ülke var beynimizdeki yeni açılmış İran klasöründe artık. Hoş… Pek hoş.

Şehir gezimiz bitip, biz de bitince otelimize döndük. Oteldeki çok güzel çorbadan da ikişer tabak içip yattık. Sabaha daha rahat ederiz diye, yatmadan, motorları yükledik. Malum kapalı garaj lüksümüzü sonuna kadar kullanmak lazım. İran’dan sonra kolay kolay böyle şeyler yapamayacağız. Medeniyetin son günleri…

8. gün.23 Kasım.08 Pazar – Esfahan – Persapolis – Şiraz – 478 km.

Sabah çok kaliteli otelimizde, şaşırtıcı şekilde kötü bir kahvaltı yaptık. Otelde bir futbol takımı kalıyordu. Hem kokuları, hem gürültüleri hem de kahvaltı bölümünü aç çekirge sürüsü formunda talan etmeleri, bizi çok mutlu etmedi, ama olsun. Tatildeyiz ve sorunları sıkıntıları İstanbul’da bıraktık. Dimi ama?

Otelin kapalı garajının kapısını açtırmak için sabah sabah 20 dakika “yetkisi olmayan ama anahtarı elinde tutan” adamı arayarak, yola çıkmadan önce biraz sıkıldık ama, sonunda motorları tam olarak yükleyip yola çıktık.

Otoban olamamış ama, yine de güzelce bölünmüş ve güzel yol vasfını halen bütün gücü ile elinde tutan bir asfaltta, hemen hemen sorunsuz bir şekilde sürüşümüze başladık.

Benim motora sabah aldığımız benzin, iki gün öncekinden de beter çıkınca, birazcık sıkıntı oldu. Motorun gaz yemesi değişti, rampada kesildi, ve yine 281 km. de rezerve düştü. 100 km. de 8 litre yakmışım! Çok fazla bu. Melih usta ile konuştum ve sorunun, kalitesi düşük benzin olabileceğini söyledi, ben de biraz olsun rahatladım. Aman motordan bir şey çıkmasın da.

Beni dört defa radar polisi çevirdi. İkisinde de Vedat önden daha da hızlı gidiyordu ve onu yakalayamadılar ama, arkadan daha yavaş gelen beni çevirdiler.

Radar nasıl önce onu bir anlatayım; Yolun kenarında bir üç ayaklı sehpa (tripod) ve üzerinde bir radar dedektörü var. Polis amcalar, radar dedektöründen bakarak benim hızımı ölçüyor ve bir sonraki Polis ekibine telsizle haber vermek yerine, benim önüme atlayarak durdurmaya çalışıyor!. Tam komedi yani. Çünkü “diğer Polis” ekibi diye bir şey yok. Arabalar zaten yavaş gittiği için, Polis’ler aracı görünce, önlerine atlayacak zamanları oluyor. Ama 200km/s ile giden Vedat’ı görmeleri ile kaçırmaları bir oluyor sanırım. Vedat’ın önüne atlayana kadar, adam çoktan gitmiş oluyor. Nispeten yavaş gittiğim için, beni kabak gibi yakalıyorlar. Ama hiç ceza ödemedim. Türk olmanın tüm avantajlarını kullandım ve Polislere minik Türkiye çıkartması, çikolata ve bayrak vererek yırttım. “Yavaş get kurban” diye mini ihtar ile paçayı kurtardım yani.

Persapolis, Esfahan’dan 415 km. sonra tüm ihtişamı ile karşımıza çıkıverdi.

Büyük Pers İmparatorluğu’nun merkezi, Akamenid’lerin tören merkezi olan Persepolis kenti, (Yunanca’da, Pers ülkesinin baş şehri demek) Şiraz’ın 60 km. kadar dışında. İran’lılar bu tarihi yere Farsçada, Taht-ı Cemşid (Cemşid’in tahtı) ismini vermişler.

Pers krallarının en büyüklerinden 1. Darius ve ondan sonra gelen Artaxerkes, Xerkes, Kurus gibi hükümdarlar bu geleneği sürdürerek çok büyük eserler yaratmışlar. ( Xerkes’i 300 Spartalı filmindeki kel kafalı, feci gaddar hükümdar olarak hatırlıyoruz). Persepolis’teki bu dev şehir/saray, Akamenid imparatorlarının yazlık sarayı ve tören alanı olarak yapılmış. Girişte ve içindeki bir çok cam tablete yazılmış yazılardan öğrendim bunları. Önceden de azıcık çalışmıştım tabiî ki.

Persepolis’in 1. Darius zamanında ve M.Ö. 521 yılında yapılmaya başlandığı ve 150 yıl süren çalışmalarla tamamlandığı tahmin ediliyormuş. Yapılan araştırmalarda o dönemin büyük uygarlıkları olan Suşa, Babil ve Ekbatan’daki şehir devletlerinden gelen resmi ziyaretçilerin şimdiki Nevruz ile aynı zamana rastlayan “Noruz” isimli dönemde, krala çeşitli hediyeler getirdikleri ve krala saygılarını sundukları biliniyormuş. Persepolisin tüm alanı 125 bin m2 ve sadece ana teras, 450 x 300 metre boyutlarındaymış. Yani cidden çok çok büyük.Hele zamanına göre düşünülürse, çok göç almasının sebebi ortaya çıkıyor. Hem modern, iyi idare edilen, hem de arkasını dağlara dayamış güvenli bir şehir. Şehir kavramına aşina olmayan insanlar için çok cazip bir yer olduğu kesin.

Gezdik, resimler çektik, çok şey okuduk ve çok etkilendik.

Yine motorlarımıza atlayıp, 60 km. kadar devam ederek, sorunsuz olarak Şiraz’a geldik. Erken bile geldik. 478 km. bir gün için bir şey değil artık…

Otelimiz yine dün kaldığımız oteller zincirinden Parsian International Hotels. Bu sefer daha güzel bir kapalı garajı var. Fiyat 40 $. Odalar dünkü otelden daha iyi.

Hızlıca yerleşip, duş alıp şehri keşfe çıktık. Hafif bir şeyler atıştırdıktan sonra meşhur Kerim Han Kalesine gittik. (Arg-e Kerim) Bir iki hediyelik aldık, bir çok resim çektik, sokakları gezdik, insanlar ile konuştuk, Kalenin girişindeki yazıtta Farsça olarak : “Şiraz’a yeni gelen bir gezgin, uzun süre Kerim Han sarayının endamını övmekten geri duramayacaktır” sözü yazıyormuş. İlginçtir ama gerçekten çok güzel ve doğru…

Kerim Han-e Zend bulvarında uzun uzun yürüdük. Sonra hava kararıp, acıkınca, otelimize geldik. Yarın Bander E Abbas’a yani İran’ın en güneyine, Basra körfezi kıyısına gideceğiz. Yine uzun bir yol bizi bekliyor. Dinlenmek lazım ama kendimi çok dinç hissediyorum. Doğuya gittikçe gençleşiyor muyum neyim yahu?

Parsian International Hotels.- Zand St.,Roudakib Ave – +98711.2330000 –  40$. www.parsianhotels.com

9. gün.24 Kasım.08 Pazartesi – Şiraz – Bander E Abbas – 628 km.

En son Şiraz’dan aldığım benzin muhteşem çıktı! Motorum çok daha hızlı ve performanslı çalışıyor. Hava da harika, 22 C civarında ve güneşli. Limon gibi, ne sıcak ne soğuk. Tam motor havası.

Yol artık ilk defa otoban değil. Gidiş gelişli, bildiğiniz yol haline geldi. Ama asfalt kalitesi yine oldukça güzel. Zaten İran’da asfalt kalitesi ve yol disiplini konusunda hiç ama hiç sıkıntı yaşamadık. Bol virajlı, inişli çıkışlı, dağcıklar ve bolca tünel geçişli, harika manzaralı bir yoldan geçtik. Seyrine doyum olmadı gerçekten. Minicik minick bir sürü kasaba/köy kılıklı yerden geçtik. Bu arada hiç birisinde benzin yoktu. Dizel vardı. Oradaki benzinli araç sahipleri nereden yakıt alıyor acaba diye düşündüm. Cevabını bulamadım.

Şiraz’dan çıkarken benzin aldık. 286 km. sonra yine benzin aldık. Motorlarımızın karınlarını güzelce doyurduk ve kabaca 200-250 km. sonra benzin alabilmek ümidi ile yola koyulduk. Tüm yol boyunca -inanılmaz ama- hiç bir benzinci göremedik. Sonlara doğru hız kestim artık, teker teker kilometreleri saymaya başladım ama nafile. Bander E Abbas’a 12 km. kala benzin tamamen bitti. 330 km.de hem de. Motor ağır olduğu için tahminimden fazla yakıyor ve en önemlisi, hangi benzin ile ne kadar sarfiyat olabilecek tahmin etmek çok zor. Kalitesi çok değişken ve genelde çok da düşük olan benzinin ne kadar yeteceği çok muamma. En azından bir depo hala 1 $. a doluyor.

Ama sonunda artık, benzinin kokusundan bile, kaç kilometre gidebileceğimi bilebiliyorum. Eee tecrübe oldu artık. Hata yaparak öğrendim. Siz siz olun bu durumda mutlaka bir şeyler yapın. Ne yapın, valla bilemedim. Bilsem ben yapardım, yolda da kalmazdım. Mesela ekstra benzin taşımak, büyük depoya güvenmemek gibi şeyleri hesaba katın. Benzin bu, biter…

Allah’dan Vedat ın deposunda benzin vardı. R1200GS ADV 33litre ve makinesi benimkinden daha teknolojik aynı zamanda da ekonomik. GS den 2 litre kadar benzin çektim yanımda getirdiğim hortum ile ve şehre kadar idare ettik.

Bander-E Abbas’a geldik sonunda. Otel aramadan önce, ertesi gün Dubai’ye gidebilmek için feribot aramaya başladık. Aslında oldukça yorulmuş ve çok çok terlemiştik. E ne de olsa, Basra körfezi kıyısına gelmiş, denizi görmüş ve İran’ın en sıcak noktasındaydık. Feribot bulabilmek için, yolda arabası olanlar, motosikleti olanlar çok yardımcı oldular ama nafile… Bulamadık feribotu. Ve çaresiz otel aramaya başladı. Zaten hava çok sıcak, zaten 600 küsur km. yol gelmişiz, zaten şehrin kargaşası çok feci ve kalabalık dayanılır gibi değil, biz de tavsiyeler üzerine otel arıyoruz. Şu İran insanları şehirde göbek çok seviyor. En dandik kasabada bile bir sürü göbek var. Birisinden yanlış döndün mü, sonunda yine aynı göbeğe geliyorsun. Göbeklerin hepsini aynı yapmaya çok mu özen gösteriyorlar, yoksa bizim mi kafamız döndü bilinmez ama, hep aynı göbek etrafında dönüyormuşuz gibi geliyor. Eh bir sürü göbeğin adı da “İmam Khumayni”, (Humeyni meydanı) olunca, insan haliyle sudan çok fena çıkmış balık gibi oluyor.

1,5 saat şehirde debelendikten ve sadece 36 km. yol yapabildikten ve aynı meydanı 10 defa geçtikten sonra bıkıp, lanet edip kendimizi ilk gördüğümüz otele attık. Biraz pahallı ama alternatifi yoktu. Kaldık mecburen. Seyahatte kaldığımız en pahallı oteldi.70 $.

Oteldeki turizm ofisinden aldığımız bilgiye göre, ertesi gün Dubai’ye uçak var. Hem de gidiş dönüş 115 $. Çok sevindik. Amacımız, 150 km. ilerdeki Dubai’ye geçmek, hem orayı görmek, hem Vedat’ın bir arkadaşının evinde kalmak, ertesi gün dönmek ve yola devam etmek. Değişik bir tat olacaktı yani. Biz Türk’lere vizeyi kapıda vereceklerini de bildiğimiz için, hemen bilet almak istedik. Ama olmadı. Biletlerimizi, sadece hava limanından ve ancak ertesi gün (uçacağımız gün) alabileceğimizi söylediler. Yapacak bir şey yok.

Akşam yemeğimizi yiyerek yorgunluktan bitmiş şekilde yattık. Bander E Abbas içerisinde dolandığımız son 36 km. de yorulduğumuz kadar, Şiraz’dan geldiğimiz 600 km. de yorulmadık desem yeridir.

Atilar 1 Hotel Tel : +98 761 272705 – 70 $.
17 Sq., Emam Khomeini Blvd., Bandar-Abbas, Iran

Aynı göbekten 10 defa geçince hemen sağda…

10. gün.25 Kasım.08 Salı – Bander E Abbas – Kerman – 520 km.

Ertesi gün kahvaltı faslını bitirip, hava limanına gittik. Ama uçağa yer yok dediler. Belli olmazmış, birkaç saat bekleyin de dediler. Madem dediler, biz de bekledik el mecbur. Hem de ufacık, sıcak basık havalimanında. Üç saat sonunda uçağın pilotu araya girdi de bilet aldık. Son iki biletmiş. İptal olmuş. Neyse, koştur koştur tam uçağa binecekken, Vedat’ın Dubai’de yaşayan. arkadaşından telefon geldi. “Vizeniz var mı” diye soruyor!! Olmaması lazım dedik, kapıdan Türklere vize veriyorlar dedik ama, Vedat’ın arkadaşı, yetkililer ile konuşmuş ve kapıdan vize alamayacağımızı söylemişler. Vizeyi Türkiye’den almak gerekiyor sanırım. Kapıdan vize verilen ülkeler listesinde Türkiye yokmuş. Haydaaa. Riski göze alamayıp, biletlerimizi geri iade edip, taksi ile otele geldik. Moralimiz bozuldu biraz. Ama, her işte bir hayır var dedik artık.

Bu arada sallana sallana hareket ettiğimiz için, saati de 14:00 ettik çoktan. Plan dışı olmasına rağmen, Bander E Abbas’da bir saat daha kalmamak ve otelimize bir çuval daha para vermemek için, hızlıca toparlandık, hafif düş kırıklıklarımızı da yanımıza alarak Kerman’ yola çıkmaya karar verdik. Bu saatten sonra 520 km. daha yolumuz var. Hala salakça bir karar olduğunu düşünüyorum ama olan oldu işte. O an verilen kararları sonradan tartışmaya gerek yok. Gerçi, o anda bile, vermiş olduğumuz yola çıkma kararının çok akıllıca olmadığını biliyorduk ama neyse artık… Hava 35 C ler civarında. Hepten delirdik sanırım. Tam tekmil yazlıkları giyindik. Giymemize rağmen paçalarımdan akan ter ile çizmelerim hafiften dolmaya başladı bile.

Motorları yükledik. Bir ara gözüm Vedat’a ilişti. Motorunun yanında, yüzü bembeyaz, ayakta zor durur bir halde duvara yaslanmıştı. Merakla yanına koştum, ne olduğunu sordum. Önce cevap veremedi. Öyle baktı bana bir süre. Sonra anladık ki, depo üstü çantasını takarken, elinin başparmağını fena halde burkmuş ama sesini çıkartmıyor. Bayıldı bayılacak, belli ki çok acısı var. Ama sesi de çıkmıyor. Soğutucu sprey sıktık ama yine de dayanamadı, bir kenar gölgeye ilişip oturtturdum. Su verdim, meyve yedi azcık dinlendi. Bir süre sonra kendine geldi ve ciddi bir şey olmadan, motor kullanabilecek halde olduğunu söyledi. Kontakları açtık, ter içinde bastık gaza. Sıcak hava vücut ısımızı daha da arttırdığından, terleme aktivitemiz tam gaz devam ediyor.

Kötü trafikli Bander E Abbas’ın, daha da kötü benzini yüzünden, tempomuz yine biraz düştü ve sürüş rahatsız edici hale geldi. Daha doğrusu, benim motorun temposu düştü, gariban Vedat’ta bana uymak durumunda kaldı. Ama yine de, bu aksaklık haricinde sorunsuz ilerledik. Yol bu sefer oldukça sıkıcı idi. Geç çıkmanın ve erken kararacak olan havanın verdiği hafifi stres de vardı ama asfalt kalitesi moralimizi yüksek tutmamızı sağladı. Yol üzerinde sağda müsait bir yerde durup, yanımızdakilerden bir şeyler atıştırdık, açlığımızı yatışırdık. Genel olarak, kayısı, İran fıstıkları, Redbull (mecburen sıcak), konserve ton balığı, gazoz (daha da sıcak), ılık mandalina ve hafif erimiş çikolata. Çok karın doyurmamakla beraber, kaybettiğimiz enerjimizi yerine koymakta son derece yardımcı oldu yediklerimiz. Seyahat boyunca hemen hemen tüm öğlen yemeklerimiz, az önce anlattığım şekilde oldu. Çok nadiren lokantalarda yemek yedik.

Güneş harika bir şekilde batıyordu. Resimlerini çektik. Ama sevgili güneş battıktan hemen sonra, hava inanılmaz derecede, çok çabuk bir şekilde soğudu. 32 derecelerde seyreden sıcaklık, inanılmaz şekilde ve birkaç dakika içinde, 6 C ye kadar indi. Soğuğa dayanamayıp, yine hemen yolun kenarında durduk ve bu sefer tam kışlıklarımızı giydik.

Günün sonunda, sorunsuz bir şekilde, saat 20:30 da Kerman’a vardık. İlk intibamız çok olumlu. Güzel kent doğrusu. Temiz, düzenli ve sıcak. Bir kaç başarısız girişimden ve bazı otellerde yer bulamamamızdan sonra, tüm seyahatte kaldığımız en güzel otel olacak olan, Pars oteli bulduk. Hoş bir yorgunluk ile yerleştik. Yemekler de klasik olarak çok güzeldi. İran’ı seviyoruz.

Yorgunluğumuzun üzerine, hem otel, hem kent, hem de yemekler süper geldi. Alkolsüz biralarımızı yudumlarken çok iyi hissediyorduk. İnsanlar çok sıcaklar, çok da yardım severler. Motosiklet ile gelmenin, gezmenin önemini bir kez daha anladık. Ayrıcalıklarını da tabi ki. Özel ilgi görmeye, hafif şımarma derecesinde alıştık. Türk olmak da için bir diğer artısı oluyor. “Ülkemizi tercih ettiğiniz için teşekkür ederiz” gibi bir yorum seziyoruz insanların gülen güzel gözlerinde ve yüzlerinde. Lokantacısından, benzincisinden, otel görevlisine kadar herkes de var bu güler yüzlü pozitif yaklaşım. İyi ki motor sürüyorum dedim defalarca. Ve Tanrıya teşekkür ettim.

Yemekten sonra saat 02:30 ye kadar siteye resim yükledim, yazı düzelttim. Hızlı yazdığım, daha doğrusu becerip de yazamadığım ve ikinci kere okumaya üşendiğim için, bir çok hata yapıyorum. İşim yazı yazmak olmadığı için de pek bilmiyorum. Amatörce ancak bu kadar oluyor. Şimdiden özür dilerim… Gözüme takıldıkça sonradan düzeltiyorum ama işte, bu kadar oluyor.

Shams Blind Alley,Opposite Tavanir Ave.,Valiasr St.,Tehran – Iran

(+98 21) 88660219 – 63 $. – www.parshotels.com

 

 

11. gün.26 Kasım.08 Çarşamba – Kerman –  Zahedan – 555 km.

Sabah hiç istemeye istemeye, süper rahat yatağımdan çıkarak, pek modern banyoma gidip duş aldım. Süper yumuşak havluma kurulanarak, traşımı oldum. Son derece güzel döşenmiş restoranda gecikmiş kahvaltımızı ettik ve gözümüz arkada kalarak, bir daha bu konforun K sini bulamayacağımızı çok iyi bilerek, motorlarımızı yükledik ve, sevgili Pars otelimizi arkamızda bırakarak, çok keyifsiz bir şehir olan ve İran’daki son gecemizi geçireceğimiz Zahedan’a rotamızı çevirdik.

Saat 12:30. Yola çıkmak için yine geç kaldık. Ruhumuz bu güzelim oteli terk etmek istemedi de.

Sabah otelden çıkmadan önce, iki adet, üçer litrelik benzin bidonu aldım. Süper kaliteli otelimizin, çok nazik resepsiyon çalışanları, bana bidon konusunda ciddi yardım ettiler. Tabi ki öncelikle motosiklet ile seyahat ediyor olmamızın, Türk ve Müslüman olmamızın ve herkese elimizden geldiği kadar gülerek ve pozitif davranmamızın da çok büyük etkisi oldu bu yardımlarda. Seyahat boyunca aynı muameleyi görmek çok hoş oldu. Bir şeyleri doğru yaptığımızın ödülü gibi sanki.

Kerman’daki tek Süper Benzin satan istasyondan da depolarımızı tam doldurduktan sonra, İran’daki son durağımız olan Zahedan’a doğru açtık gazı. “İyi benzin ne güzel şeymiş” diyip, çok güzel bir tempo tutturduk. Otoban olmayan ama, yine güzel asfalt kalitesi olan bir yolda, Bam şehrine geldik. Bir anda o çok sevdiğimiz, kendimizi içinde güvenli, onlardan birisi gibi hissetittiğimiz İran gitti, yerini, yarısı Pakistan kökenli, tehlikeli tipli insanların doluştuğu, pis bir yer aldı.

Benzincide tanıştığımız Azeri (Bakü’lü) iki gençten birisi bize şöyle dedi;

-Abey, buranın adamı pek namerttir, tikkat eyleyesiniz ha! Kalmayasınız hemen gidesiniz buradan…

Hemen benzin alıp, bize el sallamak yerine taş atan çocukların arasından kaçarak! Zahedan’a yola devam ettik. Koray ve Savaş’ların kaldığı Akbar ın yerine uğramak isterdik ama sonradan vazgeçtik.

Son 1,5 saati yine karanlıkta, önümüzdeki arabaların farlarını kullanarak ve arkalarına takılarak geçtik. Saat 21:00 civarı da, net 555 km.yi devirip, İran’da geceleyeceğimiz son şehir olan Zahedan’a vardık. Bu arada, Lut çölünü de geçtik ama çok güzeldi. Devasa kum yığınlarının arasında, pırıl pırıl asfalt bir yol. Hakikaten dünyada enduro motorluk yol pek kalmadı korkarım. (Pakistan’ı ve Hindistan’ı henüz görmediğim için, bol keseden sallıyorum )

Zahedan şehrinin girişinde, bize eşlik eden iki defa motorlu Polis eskortu değiştirerek, Saleh Otel e geldik. Dün akşam kaldığımız, Kerman ve sevgili Pars otelimizin tersine, bu sevimsiz şehirde kaldığımız otel, seyahatimizde şu ana kadar kaldığımız en kötü oteldi oldu. Tarif etmeyeceğim. Ağzınızın tadı kaçmasın. Kötü diyelim biz şimdilik. Mecburen 26 $. Gibi fahiş bir rakam ödemek zorunda kaldık.

Hiç tekin görünmeyen, yürümekten bile hafif çekindiğimiz şehirde, akşam yemeği yiyecek yer bulamadık. Bir marketten şunları alarak, kendimize ziyafet çektik, pis otelimizin, daha az pis lobisindeki kötü koltuklarda: Ton balığı konservesi, yaprak dolma konservesi, ekmek, kola, cips, nutellea, ananas ve bir çok fıstık, ceviz vs.

Saat 21:30 da, yatağa koştuk. Daha doğrusu uyku tulumuna. Zira, yatak ve çarşaflar çok tekin gelmedi gözümüze. Biz de yatağa uyku tulumumuzu serip, içinde uyuduk.

Zahedan ile ilgili pek anım yok. İnanın bana, anıya da hiç gerek yok. Bir akşam kalın, sabaha kalkın ve anı işini de unutun gitsin.

Hotel Saleh – 26 $. – Daneshgah str.Zahedan tel:0098 541 3231797 -3239621

12. gün.27 Kasım.08 Perşembe – Zahedan – Dalbandin – 404 km.

PAKİSTAN’A GEÇİŞ – 1 $. = 65 Rupi

Pakistan İslam Cumhuriyeti

اسلامی جمہوریۂ پاکستان
Islāmī Jumhūrīyah-e-Pākistān

Pakistan, Urdu dilinde ve Fars dilinde, Pak Ülke demekmiş. İlk olarak “Pakistan” sözcüğü, Choudhary Rahmat Ali tarafından, 1934 yılında telaffuz edilmiş ve İngiltere’nin eski Hindistan sömürgesinin, 5 eski eyaletinin harflerinden türetilmiş. İlginç aslında…

Bir ülkenin adının, hem de her harfinin bir anlamı var. Yani eyaletlerinin isimlerinin baş harflerinden oluşuyor. Kaç ülke sayabilirsiniz ki bu şekilde adı olan. Bakalım açılımları neymiş;

P – Pencap

A – Afganya ( Ülkenin kuzey batısı )

K – Keşmir

S – Sind

TAN – BelucisTAN = PAKSTAN = PAKİSTAN

Pakistan’ın resmi adı, Pakistan İslam Cumhuriyeti dir.1947 de, İngiliz sömürgesindeki Hindistan’dan, yaşanan son derece kanlı bir mücadele sonrası ayrılarak, 14 Ağustos 1947 de kurulmuş.

Muhammed Ali Cinnah, hem ülkeyi kurmuş, hem de geliştirmiş olan, ilk ve önemli liderdir. Kendisinin Atatürk’ü aldığını, hatta görüştüğünü öğrenmiştim bir ara. Paraların üzerindeki resimlerde hep kendisi var. Atatürk’ü örnek alarak devrim başlatıp, ülkesini İngiliz ve Hindistan bağımlılığından kurtarmış. Ama ne yazık ki, yaklaşık iki milyon kişi ölmüş bu kardeş savaşında. Daha sonrasında yine bir bölünme yaşayıp, batısı bu günkü Pakistan, doğusu da Bangladeş olmuş.

Pakistan’da Pencap, Sind, Kuzeybatı Sınır Eyaletleri ve Belucistan olmak üzere, dört eyalet var. Yani aslında buraya, Hindistan’ın Müslüman bölgesi de denilebilir. Federal başkenti ise İslamabat. Ama biz oraya gitmedik. Bizden önce Pakistan’dan geçen sevgili Murat, kuzey Keşmir bölgesine, ucundan da olsa girdi ama, bu dönemde, Afganistan’dan gelen ciddi tehditler olduğu için, hızlıca Hindistan’a geçti. Çok ciddi güvenlik problemleri var. Biz geçerken de vardı ama, kuzeyde, Keşmir tarafında daha çok var. Biz de kuzeye, tehlikeli bölgeye pek bulaşmayıp, direk Hindistan’a devam edeceğiz.

Bu arada, herkesin sandığının aksine, 8.611 metre ile, dünyanın en yüksek ikinci zirvesi olan, Himalaya’lardaki K-2 Goldwin Austen Zirvesi, Pakistan’da bulunmakta.

Her neyse, sabah şehirden yine Polis eskortu ile çıktık. Benzinlerimizi plastik bidonlardan hortumla doldurduk. İkinci eskort ile Zahedan – Mirjaveh sınır kasabası arasındaki 70 km. yi geçtik. Adamlar 90 km/s’i geçmiyorlardı ve arkalarında çok sıkıldık. Eskort dediğime bakmayın. Şöyle oluyor eskort işi, azıcık anlatayım size; Bir tane “tüyleri pek yeni bitmiş” ve silahı bile olmayan asker buluyor oradaki Polis Kumandan. O’nu, yoldan geçen sivil bir arabayı çevirerek, içine bindiriyor. Araba gittiği yere kadar. Bizim tüyleri pek yeni bitmiş asker, yoldan, sınıra doğru giden bir sivil araç daha çeviriyor. Artık ne olursa. Çok genelde de, dandik, dökük kamyonetler oluyor bu araçlar. Önce çevirdiği aracın şoförüne, olayımızı anlatıyor. Bazı şoförler gülerek gidiyor, basıları ise duruyor. Bizim tüyleri halen pek bitmemiş asker, durmak gafletinde bulunmuş dandik kamyonet şoförünün yanında öylesine ve ne yaptığını, neden yaptığını, bir şey olursa -ne olacaksa artık- ne yapacağını hiç bilemeden oturuyor. Tabiki, tüyleri bir türlü bitememiş askerimiz, kurban aracını durdurmayı beklerken, biz de onu bekliyoruz. Kasklar kafamızda, tam koruma. Dünyanın en zevkli iş sayılmaz değimli?

Önceden gidenlerden öğrendiğimize göre, korkarım tüm Pakistan böyle eskortlar ile geçecekti. ( Daha da beter geçecekti ama, henüz haberimiz yok henüz )

Nihayet, mehter takımı gibi, bir gidip, iki durarak, gereksiz uzun zaman harcayıp gümrüğe geldik.

İşlerimizi, Türkçe konuşan yardımsever, güler yüzlü İran’lı ve Pakistan’lı görevliler sayesinde 1saat 45 dakika da hallettik. Pakistan tarafındaki son derece mütevazi sınırda, işlemlerimizin yapılmasını beklemek üzere bizi içeri alan sevgili sınır görevlimiz, oturmamız için de bir yer gösterdi. Oldukça eskimiş bir üçlü kanepe. Kırmızı kadife kaplanmış ama kaplanalı kaç yüz yıl olmuş beli değil. Oturma yerleri acaba kaç bin misafir görmüş ve çökmüş belli hiç değil. Ama bir kez oturunca gayet rahat olduklarını fark ediyorsunuz. Görevliler, bizim pasaportlar ve Triptik Karne’lerimiz ile işlemlerini sürdürürken, biz de sakince beklemeye başladık. Birkaç dakika içinde önümüze, bildiğiniz çay bardağında, garip açık kahverengi bir sıvı getirdiler. Meğerse sütlü çaymış. Vedat ve ben sütlü çaya alışık olan ve seven kişileriz. Açıkçası, içinde şekeri de olan sütlü çayımızı afiyetle içtik.

Bu arda, muhtelif defalar, sevgili kırmızı kadife koltuğumuzdan kalkmak zorunda kaldık. Bazen imza için, bazen formları dolduran adamların okuyamadıkları bir şey için. Vedat ilk kalkışında, karşımızdaki adamın masasında duran telefonun kablosuna takıldı ve telefon masadan ayrılıp, paldır küldür yere düştü. Vedat’cık, hafif kızarmış yanakları ile özür dileyerek, telefonun dağılan ama kırılmayan parçalarını toparlayıp, memur beyin masasına koydu. Hemen hemen aynı olay, beş dakika sonra aynen yine yaşanınca, memur bey;

Bize yeni bir telefon borcunuz var.

diyiverdi. Vedat’ın daha da kızarmış yanakları karşısında, Pakistanlı memur, bıyık altından gülümseyerek, aslında şaka yaptığını ima etti ve biz de derin bir oh çektik. Adamlar da kabloyu, odanın bir ucundan diğer ucuna yerden çekmesinler kardeşim, bize ne ya. Dimi ama?

Oldukça hızlı ve kolay oldu sınır geçişimiz. Bu arada Türkiye ile saat farkı da üçe çıktı. Türkiye’den üç saat ilerideyiz yani. Sınırda 1998 model bir Land Rover Discovery ile Hollanda’dan yola çıkan ve Avustralya’ya kadar gidecek olan sevimli çift, Don (29) ve Jennifer (29) ile tanıştık. (Kendilerine tüm seyahat boyunca Tom & Jerry dedik. Pek gülüştük) İşlemlerimizi peş peşe sürdürdük ve sınırı beraber geçtik. Yolun bir kısmında da beraber sürdük. Bizim tempomuz biraz daha yüksekti ama ilerde nasılda denk gelecektik. Onları geçip gazladık ve bomboş Taftan çölünün güzel otoyolunda Pakistan seyahatimize başladık. Eskort meskort henüz yok ortalıkta. Bu iyi haber.

Yoldan ilk defa bidon ile benzin aldık. Sonradan anladık ki feci kazıklanmışız. Benzin zaten pahalı, zaten para birimlerini daha tam anlamamışız, bir de kötü kazık yemek çok hoş oldu. Neymiş, bir daha ki sefere önce benzinin fiyatını iyice soracak ve pazarlık edecekmişiz. Pakistan halkı İran halkı gibi yapış yapış değil. Daha mesafeli. Ama çok daha kalabalık şekilde motorun etrafını çeviriyorlar. Kendine güveni biraz daha fazla olanlar hemen sorulara başlıyor. Türkiye’de her yerde duyduğumuz klasik dört soru. Dünyanın her yerinde sanırım bu sorular aynı; “Nerden geliyoruz, nereye gidiyoruz, motor kaç yapıyor ve kaç para?” Ara sıra ne kadar yaktığına dair sorular da geldi ama geçiştirdik bir şekilde. Adamların beklediği cevap, bir kilometrede kaç rupi yaktığı idi. Bizim verdiğimiz cevap ise, 100 km. de 6 litre yaktığı şekilde oluyordu. Adamcağızlar, neyi nasıl hesaplamaları gerektiğine dait deri düşüncelere dalınca, biz de gazı açıp uzuyorduk. Eğlenceli oluyordu açıkçası…

Bu arada trafik bizimki gibi değil. Eski İngiliz sömürgesi olmanın getirdiği bir şey olsa gerek ki, trafik soldan akıyor. Yani siz sol şeritten gidiyorsunuz, karşıdan gelenler sağ şeridi kullanıyor. Hindistan ve Nepal de aynı şekilde olacak. Beynimizi bu ters giden trafiğe adapte etmeye çalışıyoruz. Aklımda hep sevgili Savaş Balaban’ın yaptığı minik kaza var. Biz de çok dikkat ediyoruz sürüşümüze. Ön camlarımıza, solu gösteren kocaman birer çıkartma yapıştırdık. Yapıştırdık ki, hep aklımızda soldan gitmek olsun. Refleks olarak, kendimizi sağa atabiliriz. Ama orada karşıdan gelenler var. Aman, dikkat etmek gerek. Köyler hariç, hemen herkes çok güzel ve anlaşılır İngilizce konuşuyor. Çat pat Türkçe de var. Anlaşma derdimiz pek yok yani.

Çok güzel bir yolda ilerlerken, sola çekmiş ve lastiği patlamış bir karavana rastladık. Lari (36), Monica (35).Onlara yardım için durduk. Bu arada Land Rover lı dostlarımız Tom & Jerry de geldiler ve biz, altı kişilik minik bir Avrupa’lı gurup oluşturduk Taftan çölünün ortasında. Ne ilginç değimli? Pakistan’ın göbeğinde çok hoş bir hissiyat oldu. Monica’ların lastik değişimine, cevval bir Türk genci olarak hemen yardım ettikten sonra, hep beraber tekrar yola koluyduk. İlk hedefimiz, bu akşam konaklamak niyetinde olduğumuz, Dalbandin şehri.

Eskort olmadan, hemen hemen bomboş bir trafikte, hiç sorunsuz Taftan çölünü aştık. Yolda neler mi yok. Keçiler, develer, ölü inekler, aşırı süslü ve delicesine yüklenmiş meşhur Pakistan kamyonları ve devamlı gülen yüzler, el sallayan insanlar. Bolca selektör, bolca korna daha bolca el kol ile kendini belli etme çabası olan insanlar ve bizi selamlama hareketleri. Şansımıza çölde rüzgar yoktu. Zira, Taftan çölünde rüzgar ciddi kuvvetli esiyor ve daracık asfalt yol, hemen hemen tamamen kapanabiliyor. Yolun bazı bölgeleri, kum tepecikler ile kapanmış olsa da, motorlarımız ile geçecek aralıklar bulabildik. İran’daki Qom kentindeki rüzgarı hatırlarsınız. İşte o rüzgar burada olsa, işimiz ciddi zorlaşırdı. Bir çöl düşünün. Bildiğiniz kum dolu, uçsuz bucaksız, göz alabildiğine büyük bir alan. Ortasından geçen minicik, daracık bir yol. En ufak rüzgarda bile kapanabilen bu dar yolun, bizim şansımıza bu gün büyük bölümü açıktı. Hemen hiç zorlanmadık.

Bir bölümde, asfalt bitti. Cidden bitti. Sağa doğru, kum ve toprak karışımı bir bölgeye mecburi giriş yaptık. Yani aslında tali yol veriyorlardı. Ama tali denen yol aslında çölün bir parçası idi.

Son derece yumuşak kum ve toprak karışımı zeminde, birkaç yüz kilometre gitmek zorunda kaldık. Çok çok ağır motorlarımız ile, oldukça sıkıntılı bir sürüş oldu bu bölüm. Gerçek bir off road yaptık ve keyif bile aldık. Eh, amacımız, bu yolculuktan, her durumda keyif almak değimliydi sanki. Biz de aldık işte. Güzel de tecrübe oldu ikimiz için. Zorlanmamıza rağmen, akşam otelde anlatacak güzel anılarımız olutşu.

Bu zorlayıcı, kırıcı ve çok sıcak bölümde, benim motora monte ettiğim yangın söndürücü düştü. Bunun üzerine gergi kayışı ile bağladığım, 1,5litrelik su şişesine koyduğum benzin de döküldü. Ne yapalım, anı oldu işte.

Yapılmakta olan otobanımsı bir bölümden de geçtik. Olmayan ama yeni yapılmaya başlayan gişelerden geçtik. Temelde çok bir sorun yaşamadık bu gün.

Sonunda Pakistan’da kalacağımız ilk şehir! Olan, Dalbandin’e vardık ve ilk şokumuzu da yaşadık. Pakistan’da gördüğümüz ilk büyük yerleşim yeri burası. Tamam, matah bir şey beklemiyorduk ama, yine de Mad Max filmi ile Robin Hood filmlerinin karışımı bir film seti görmeyi de, hiç ama hiç beklemiyorduk. Hani 3. Dünya savaşı çıkar da, her yer darmaduman olur ya, sonra da insanlar kafalarına gözlerine kumaşlar sarıp, kenar bucak, pislik içinde, pejmürde şekilde yaşamaya çalışırlar ya, al işte aynen öyle.

Şehrin içinde, daracık bir ana yol var. İki yanında ise, ne iş yaptığı hemen hiç belli olmayan, garip tek katlı kerpiç binalar içinde, bir şeyler! satan dükkanlar. Bakkallar tanıdık geldi, bir de motosiklet tamircileri. Haricinde kim ne satar belli değil. Ortaçağa geri gittik bir anda. Figüran ve set kurma derdi olmadan rahatlıkla bir ortaçağ filmi çekilebilir burada. Yaşam böyle. Onların normali bu. İnsanları yaşamlarına ve dış görünüşlerine göre yargılamamalıyız. Neden, nasıl olur ki, deli mi, aptal mı gibi sorular sormamalıyız. Sadece ortama uymalı ve yaşadığımız şeyi kabul etmeliyiz. Zira biz onların memleketini sadece ziyaret ediyoruz ve onların kurallarına, alışkanlıklarına uymak zorundayız. Söylemesi, yapmaktan daha kolay ama, mecburuz.

Far yakmaz, gülerek üstüne sürer, dibine girer, yolunu keser, devamlı korna çalar, önüne atlar ve umursamaz, hak hukuk, öncelik, nezaket, korku nedir bilmez, frene basmak nedir hiç bilmez, yol vermek denen şeyi hiç duymamış insanlar var etrafımızda. Birbirlerine sürdükleri araçları ile vururlar ama durup kavga etmez, bir şey yokmuş gibi devam ederler.

Maymunların araç kullandığı bir çarpışan arabalar ve motosikletler sirkindeymişiz gibi, ama daha gerçeği bir durum içindeyiz.

Sadece canı istediği için yolun ortasında durur, klakson çalanları duymaz, duysa da umursamaz, çalan bile umursamaz ve çala çala geçer gider. Fren yapmak, sadece park etmek için gereken bir harekettir. Seyir halinde iken sadece, sağa ve sola bir anda kırmak diye bir kavram bilirler. Üzerine bir araç gelince,sen sağa veya sola haşırt diye kırınca, sağdaki ve soldaki ne mi yapar,? Onlar da sağa veya sola kırar, olur biter.

Fren pedalı olmayan araba kullanma yarışması tadında bir trafik bilmecesidir ki, anlamaya hiç çalışmamalısınız. Sinirlenmek, kavga etmek, bağırıp çağırmak gibi aktiviteler yok burada. Sadece sağa-sola kır ve devam et gitsin. Araçlarda ayna zaten yok. Olanlar da kırık veya kapalı.

Yorum yapma Rahmi, aynen devam et, anlamaya çalış, olmayacak biliyorum ama en azından uyum sağlamaya çalış. Bakalım nasıl olacak. Ufff… ki ne uff.

Dalbandin içinde bizi, motorlu, çok güzel İngilizce konuşan bir çocuk durdurdu. Tıp öğrencisiymiş, Halim. Kendisine, bir ihtimal bu garip yerde, bir otel olup olamayacağını sorduk. “Elbette var” dedi, motoru da, saçı kadar darmaduman ama sevimli ve yardım sever Halim. Bizi hemen motorunun arkasına katıp, önünden geçtiğimiz fakat göremediğimiz Al Davood Hotel’e götürdü. Göründüğünden çok daha iyi olan ve bizi çok keyiflendiren bu mütevazi oteli çok sevdik. Dalbandin girişinde hemen sağda. Yepyeni, iki katlı, odaları hemen hiç kullanılmamış, Vitra marka çok güzel tuvalet malzemeleri olan bir otel. Şaşırdık ve bir o kadar da mutlu olduk. Otel sahibinin de önerisi ile, motorlarımızı, otelin giriş katındaki lokantaya soktuk. Zaten bizden başka kalan da olmadığı için, sorun olmadı.

Güzel bir duştan sonra, odamdaki Tv. de, bol danslı, bol şarkılı Hint-Paki filmlerini ve video kliplerini seyrettim. Çok eğlenceli vallaha. İşler Hindistan’da daha da şenlenecek anlaşılan.

Bizden bir süre sonra, Avrupa’lı arkadaşlarımız da geldiler aynı otele ama, onlar bahçede araçlarında yatacaklarını söylediler. Akşam yemekte beraberce oldukça keyifli vakit geçirdik ve çok güzel bir şekilde midemizi doldurduk. Harika kuzu ve dana eti, bol pilav, bol pide-lavaş ve salata. Alkollü bira bile buldular bizim için. Ama pahalı idi. Kutusu 8 $. Mecburen az içtik bizde.

Bu kadar küçük bir kasabada, bu kadar sefalet ve yokluk içinde (kelime anlamını yeni kavrıyorum), ne kadar içten, sıcak, verici, karşılık beklemeden verici hem de ve ne kadar mutlu olabiliyor insanlar. Bizim hayatımız ne kadar çok şeyle dolu bu insanlara göre. (Hemen Türkiye’deki gariban köyleri düşünmeyin, buranın yakınından bile geçmezler) Sanırım öğrenecek çok şeyimiz var bu güler yüzlü samimi insanlardan. Artık yüzümden gülümsemeyi biraz daha fazla eksik etmemeye çalışıyorum. Bir filmde dinlemiştim. “Sen dünyaya gülersen, dünya da sana güler, sen dünyaya küsersen, dünya da sana küser.” Güzel bir Kore filmiydi. Old Boy sanırım.

Güzel, sakin, sessiz, tertemiz çarşaflarımızda ve halen yeni halı kokan geceliği 1 $.lık sevgili otelimizde, güzel bir uyku çektik.

Hotel Al Davoot  – 1 $. – London Road -+0332-780.70.10 –  Şehre girişte, köprüden sonra hemen sağda.

13 gün.28 Kasım.08 Cuma – Dalbandin – Quetta – 340 km.

 

Sabah çocukların minibüsünde, altımız beraber kahvaltı ettik. Çok yemedik, zira onlarda da malzeme az ve paraları limitliydi. Hızlıca bir şeyler atıştırıp odaya çantalarımızı toplamaya gittik. Arkadaşlarımız kocaman araçları ile, bizden yarım saat önce yola çıktılar. Yeni tanışmalarına rağmen, beraber iki vasıta yol almak daha güvenli diye düşünmüşler ki, bizce de haklılar.

Dalbandin’den çıkışımız, sandığımızdan çok daha çok zor oldu. Sanki ortasına devasa pazar kurulmuş gibi olan bir kasaba içi geçişi yaptık. 400 metre yolu 15 dakikada alarak, daha esas yola çıkmadan terledik, yorulduk. Topu topu sadece 350 km. yol yapacağımız için de dert etmedik açıkçası. Ne olacaktı ki, sadece üç saatlik yol işte!. Bize göre hiç bir şey.

Dalbandin’den sonra yaklaşık 40 km. oldukça tempolu ve harika bir asfaltta yolumuza devam ettik. Ama birden bire, yol kayboldu! Yok oldu gitti altımızdan bir anda. O canım asfaltın yerini berbat bir beton/asfalt arası karışım, kocaman çukurlar, toplam zar zor bir şerit genişlik ve iki yanı mıcır/toprak arası bir “yol” aldı. Tabi buna yol derseniz. Genişlik, tam bir kamyonun geçebileceği kadar. Yani motora bile geçecek yer yok.

Karşıdan gelen araç geçsin diye biz bile mecburen sola yani, yolun dışındaki mıcır, toprak alana çekilip, yol vermek zorunda kalıyoruz. Bu arda mıcır dediysem, her bir taş, yumruk büyüklüğünde. Pakistan tipi mıcır yani…

Etraf bomboş. Harabe şeklinde köylerden geçiyoruz. Bir tane ağaç olmamasını bırakın, en yüksek yeşil bitki 30 cm. O da kurumak üzere. Kahverengi, bütün hareketsizliği ile, her yanımızı kaplamış durumda. Bazen çok sert toprak şeklinde uzanıyor, bazen ise kumdan bir deniz şeklinde. İkisini bir arada görmek ise daha güzel aslında.

Asfaltı bulabilene aşk olsun. Artık minicik asfaltımsı yol da bitti. Genel gittiğimiz sürat 120-140 km. ler den, 80 km.lere, şimdi ise 0 ile 30 km. arasına düştü. Toprak, yumuşak kum karışımı bir şeyin üzerinden gidiyoruz, kocaman kayaların etrafından kaçmaya çalışarak.

Yolun bir kısmında bizi bazı asker beyler durdurdu. Bölgeler arası geçiş kontrolü ve kayıt yaptık. Son derece derme çatma kulübeciklerinin içinde, çizgili harita metot defterini, elle biraz daha çizgili hale getirmişler ve bizden bir sürü bilgi yazmamızı istiyorlar. Pasaport numarası, ülke, saat, vize no, ad, soyad vs. Çok nazikler bu arada. Adet olduğu üzere sütlü çay ikramlarını nazikçe geri çevirip, bir sonraki kontrol noktasına kadar devam ediyoruz. “Türkiye’den geldik” diyince, yine ilk soru “Müslüman mısınız?” oluyor. Kuru kuru “yes” demek yok bizde de tabi ki.”Elhamdulallah” diyiverince, adamlar nasıl mutlu oluyor anlatamam. Sanırım aynı gün içinde 8-10 tane kontrol noktası geçtik. Zaten hızımız hemen hiç yok, zaten sıcak, zaten her seferinde motora inip binmek, soyunup giyinmek, adamlarla konuşmak, sorularına ( hep aynı sorular, “nerden geliyoruz, nereye gidiyoruz, motor kaç yapıyor ve kaç para?” ) aynı cevapları vermek, iyice tatsız hale gelmeye başladı… Diyeceksiniz ki, “o zaman ne işin vardı oralarda kardeşim, paşa paşa evinde otursaydın?” Siz de haklısınız vallaha. Geldik işte bir kere, dönüşü yok artık. Sanırım bu anlattıklarımızı yaşamaya geldik. İnsanlar ile birebir iletişim içinde olmaya, onların hayatlarından birazını içimize çekmeye, kokularını duymaya ve en önemlisi, az da olsa hayatlarında, anılarında olmaya geldik. Elbette onlar da, bizim hayatlarımızdan çıkamayacak şekilde anılarımızda yer alıyorlar. Alacaklar da…

Yola devam ediyoruz. Hava yer yer 25 C lere varıyor. Benzin alma işlemlerimiz tam bir curcuna. Bidondan benzin alıyoruz ve anında, hemen tüm köy başımıza üşüşüyor. Aslında eğlenceli oluyor gibi ama, bir an bile dikkatsiz olmamak lazım. İki sebebi var; Öncelikle bize ve motorlarımıza çok yakın duruyor ve elle her şeye temas etmeyi çok seviyorlar, bunu bilmelisiniz.

Birincisi, bir çocuk Vedat’ın motorunda çok yakın olduğu ve arkası çok kalabalık olduğu için egzosta dokundu ve eli yandı. İkincisi ise, minik hırsızlıklar… Dün Vedat’ın gözlüğünü çaldılar, hem de tam iki arada bir derede. Sonra fark ettik ama iş işten geçti.

Benzinci derken, bildiğiniz benzinciler düşünmeyin elbette. Yok çünkü… Yolun kenarlarına serpiştirilmiş bazı bidonlar ve içlerinde benzin. Bazılarında ise dizel. Yani bildiğiniz plastik veya metal bidondan benzin alıyoruz. Depoya bir huni dayıyorlar, huniyi biz tutuyoruz ve benzinci arkadaş ise, kaç litre olduğu çok feci muammalı bidondan, akıta akıta bize yakıt dolduruyor. Koyduğu bidonun kaç litre olduğu da pazarlığa tabi. Adam elinde tuttuğu metal veya plastik bidonun 8 litre olduğunu, biz ise en fazla 5 litre olduğunu iddia ediyoruz. Ortak bir noktada buluşunca, yakıt aktarımı yapılıyor.

Depomuzun ağzına germek için, Türkiye’den kadın çorabı almıştık. Sanırım Erzincan’da meydanda bir yerlerden. Malum pis ortamlardan ve çöllerden geçeceğiz Yani pis benzinin, sevgili benzin depomuza gidip de, karbüratörümüzü ve enjektörümüzü tıkaması içten bile değil. Bu da bize çok ciddi dertler açabilir. Benim iki karbüratörümü, Vedat’ın enjektörlerini tıkayabilirdi. Hadi ben karbüratörleri temizlerim de, Pakistan’ı göbeğinde, enjektörü nasıl temizleriz. Bosch’a mı göndereceğiz temizlemek için? Olacak iş değil elbette. Bu sıkıntı hiç işimize gelmeyeceği için, konan benzini filtre etmek gerekiyor. Kadın çorabını benzin depomuzun ağzına gerersek, benzini azıcık filtre edebiliriz diye düşünmüştük. Aslında hiç de gerek yokmuş. Benzin hunilerinin ağzına zaten kalın bir çaput/bez germiş satanlar. Böylelikle benzinde hiç sorun olmadı. İran’dakinden daha kaliteli bu açık satılan benzinler. Kaçak İran benzini olmasına rağmen! … Ne ilginç değimli?

Yolda bir köyden geçerken, çocukların, bir parmakları ile diğer avuçlarına bir şeyler çizdiklerini ve bize seslendiklerini fark ettik. Önce anlamadık ama sonradan kavradık ki, kalem istiyorlarmış. Vedat yanında getirdiği 100 kadar kalemi çocuklara dağıttı. Ama çok zorlandı inanın. Ben pek güldüm ama, adamın durumu içler acısı idi. Bir sürü çocuk, hem de gayet güzel İngilizce seslenerek kalem istiyor, bir yandan Vedat’ı çekiştiriyor, bir yandan sürünün içinde kalmışçasına Vedat’ı, oradan oraya sürüklüyorlardı. Etrafını tamamen çocuklar çevirmiş olan Vedat, hem herkese kalem vermeye, bir yandan da çocukların kendisini itip kakmasını önlemeye çalışıyordu. Benim için seyretmesi son derece eğlenceli olan bu görüntü, Vedat için çok da komik olmasa gerek. Kalem alamayanlar, kalem alanları döverek ellerinden kalemlerini almaya çalışıyor, beriki ise kalemini vermemek için canla başla savaşıyordu. Bir tanesi İngilizce olarak;

-Bana mavi değil siyah ver.

dedi. Öteki ise;

-Bunlar kurşun kalem, istemem, bana tükenmez kalem ver.

diyiverdi. Şaşalamak ile gülmek arasında elindekileri dağıtan, daha doğrusu kaptıran Vedat, kelemler bitince ortada kaldı. Çocuklar halen kalem diye bağrışıp, itişip duruyorlardı. Vedat’ın  elinde kalem bittiğine ikna olanlar bana doğru koştu. Ama ben kabak gibi kalem malem getirmediğim için, hatta bir de pişkin pişkin, çocukları yeniden Vedat’a yönlendirirken, bir yandan da olayın resmini ve videosunu çekiyordum. Azıcık utandım, ne yalan söyleyeyim. Ama önemli değil, çok eğlendim Vedat’ın bu halinden. (Vallaha unuttum yahu kalem götürmeyi. Aklımdaydı ama unuttum işte.) Zavallı Vedat çocukları kalemsizliğine ikna edemedi ama, oradan kaçmayı da başardı. Ben zaten tam korumayım. Yani hiç soyunmamıştım. Vedat ise hemen giyindi ve bastık gaza.

Nushki’den sonra yol biraz düzelir gibi oldu. Daha doğru söylemek gerekirse, daha az kötü hale geldi. Yine yarık, çukur, tümsek, delik, toprak, mıcır var. Ama idare ediyoruz. Zar zor Quetta’ya vardık. Hava kararmak üzere. 3 saat dediğimiz yol 7 saat sürdü. Çok karışık, tehlikeli ve sıkıcı bir trafik bizi karşılıyor. Trafik efendiye, hoş gelmediğimizi söyleyerek, otelimizi aramaya devam ediyoruz. Sağ olsun Pakistan’lı kardeşlerimiz, yol ve yön konusunda pek başarılı değiller. Sonunda, şehrin zengin kesiminden, üst rütbeli, sivil bir askere sorarak Hotel Bloomstar otelimizi bulduk. Muhtelif sormalar ve bilumum kaybolmalar bize zaman kaybettirse de, keyfimiz yerinde.

Burası, eski Camel Trophy’cilerin, birçok gezginin, hatta Nasuh’un da kaldığı, hemen tüm seyyahların en önemli uğrak noktalarından birisi. Çok da merkezi bir yerdeymiş ama, bulmak yine de zaman aldı. Sabah Dalban din’den çıkarken, kahvaltıda, Avrupa’lı arkadaşlarımız ile buraya gelmeye karar vermiştik. Zaten çok geçmeden onlar da, iki araç olarak Bloomstar otele geldiler. Hemen tüm turistlerin tercih ettiği orta sınıf bu otel, sade ama güzel, şirin ve yeşil, çok da bakımlı minik bir avlusu var. Sevdik aslında. Güler yüzlü personeli de çok yardımcı oldu bize. Hemen soyunup bir Rikşa’ya (Rickshaw veya Tuk Tuk da deniyor, üç tekerlekli motorlu veya bisiklet şeklinde taksi) atlayıp, şehri geziyoruz. Sanırım hava karardığı ve şehirde otelimizi bulana kadar çok ciddi şekilde dolaşma şansı bulduğumuz için, hızlı bir tur atıp otelimize geri geliyoruz. Yeni arkadaşlarımız ile kısa bir fikir alış verişinden sonra, akşam yemeğini orta bahçede, yemyeşil çimenlerin üzerinde, bizim için hazırlanan masada ve çok rahat sandalyelerimize kurularak yiyoruz. Yarın 700 km. lik uzun yol yapacak ve Multan’a varmayı deneyeceğiz. Sabah 7 de kalkmak üzere yatıyoruz. Gece çok soğuk ama odamızda gaz sobamız var. Şirin ve çok sıcak.

Otel güzel, fiyat güzel, yemekler güzel, hava çok serin ama güzel. Sağlık yerinde, motorlar tıkır tıkır, keyifler daha da tıkır… Başka ne ister ki insan.

Hotel Bloomstar’ı -16 $. Steward Road. Quetta. 833350-3.

14 gün.29 Kasım.08 Cumartesi – Quetta – Sukkur – 391 km.

 

Sabaha oldukça soğukta başladık. Olsun ama, kalın şekilde giyindik ve yola hazırız. Sabah erken saate, yine doğuya, yine güneşin doğduğu yere doğru yola çıkmak ne hoş bir hissiyat. Anlatılmaz… Ama ben yine de deneyeceğim azıcık anlatmayı. Evimden 6.039 km. uzaktayım. Arkamı yaşadığım, büyüdüğüm, sevdiğim insanların yaşadığı yere dönüp, hiç bilmediğim, neler ile karşılaşacağıma dair en ufak bir bilgimin dahi olmadığı, büyülü yerlere doğru gazımı açıyorum. Beş dakika sonra kaza yaparak ölebilirim veya, tüm seyahatimi güzelce, binlerce anı ile bitirebilirim. Çok bilinmezli bir problem çözmeye benziyor.

Sabahın diri havası, motorlarımızın üzerindeki hafif çiğ birikintisi, her sabah ama her sabah başıma gelen ve motora binmeden hemen önceki garip kalp çarpıntısı ve getirdiği heyecan, inanın hiçbir şeyle ölçülemez. Yüz binlerce kilometre ve yıllar boyunca, seleye her oturduğum anda, içimi bir heyecan kapladı. Kapladı ama, yine de her seferinde, gideceğim yeri, göreceğim şeyleri kabaca biliyordum. Alternatif planlarım her zaman vardı. En olmadı, ne yapacağımı biliyordum. Ama şimdi burada, çok uzakta, garip garip yerlerde hiç böyle bir güvene, ön görüye ve iç rahatlığa sahip olamıyordum. Ve bu bana inanılmaz bir mutluluk veriyor. Bilinmeze doğru gitmek, ancak BEN gidince ne olduğunu görebileceğim olaylara, yerlere doğru bir seyirttirmece başlıyor, hafif ötesi bir heyecan ile. Ancak burada, böyle bir rotada hissedebileceğiniz bir şey bu sanırım. Odamda giyinip motorun yanına gelene, motoru deli gibi yükleyene kadar, hiçbir şey hissetmiyorsunuz. Yine klasik bir sabah angaryası işte. Ama iş kaskı takmaya, yani motora binmeye yaklaştıkça, olayın korkusu, bilinmezliği, ruhu, keyfi kendini belli ediyor. Her zaman bizden önde koşan,hep yakalamaya çalıştığımız ama umarım hiçbir zaman yakalayamayacağımız o bilinmezliği kovalama duygusu, sanırım tüm seyahatin tek amacı. Ve ne şanslıyız ki, biz bunu her sabah, ama her sabah yaşıyoruz. Hem de her gün.

Bu gün kovalayacağımız bilinmezlik yerimiz, yaklaşık 700 km. uzaktaki Multan şehri. Akşama oraya varmak istiyoruz. Ama tecrübelerimizden öğrendiğimiz üzere, sabah ikimiz de birbirimize aynı lafı söyledik; “bakarız!” Yani elimizden tüm geleni yaparız ama, kader bizi nereye götürürse de orada kalırız.

Genelde 5 dereceler civarındaki hava sıcaklığı, bazen 2 C ye kadar düşüyordu. Termal içlik, sweatshirt, polar ve en üzerimde de Aerostich tulumum olmasına rağmen oldukça üşüdüm. Eskort yoktu henüz ama, kontrol noktalarından her geçişimiz biraz daha sıkıcı olmaya başlamıştı. Bu arada içinden harika bir nehir akan uzun vadiden ve bazı çok eski tünellerden geçtik. Bu vadi, Pakistan’ın köhne batısı ile modern doğusunu birbirinden ayıran İndus nehrine yataklık ediyor. Etraf çok yeşillendi, manzara sıkıcıdan, büyüleyiciye doğru ufaktan kayıyor. Bir önceki kontrol noktamızda bize küçük bir uyarıda bulundular. Bu vadide, Afganlar pusu kurup adam kaçırabiliyormuş ve pek güvensizmiş. Durmamamız yararımıza olurmuş, bize bu bölgede güvenlik sağlayamazlarmış. Biz de her Türk gencinin yapacağı gibi, vadinin birkaç yerinde durduk ve bolca resim çektik. Cesaret ile salaklık arasında çizginin nerede olduğunu hiçbir zaman öğrenemedim. Ne yapalım…

Bu muhteşem İndus nehirli vadide, 1894 (doğru okudunuz) yılında, İngilizlerin yaptığı demiryolu ve bağlı olarak açılan, bir sürü çok güzel eski tünel gördük. Koloniyel ülke olmanın getirdiği avantajları oluyor elbette. Ta o tarihte İngilizler gelip, tüm ülkeye demiryolu ağı yapmışlar. Ama tabi ki çalışanlar zavallı Pakistan’lılarmış.

Yoldaki hızımız genelde 20-80 km. arası. Tahmin ettiğimizden çok daha yavaşız ve bu gidişle Multan’a varmamız pek mümkün görünmüyor. Yolun bir çok kısmı oldukça bozuk. Çoğu kısım, yol yapımı için tadilat sebebi ile kazılı durumda. Umarım siz geçerken yolun büyük bölümü tamir edilmiş olur.

160 km. sonra yol birden bire çok güzel oldu. Bayağı hızlandık. Genel ortalamamız çok yükseldi. İndus vadisi ve virajlar da bitti. Multan’a varabilirmişiz gibi geliyor derken “eskort” denen ve korktuğumuz olay başladı.

Eskort, kamyonet veya motosikletten oluşan bir polis topluluğu. Amaçları, kendi bölgelerinden, bizim güvenle geçmemizi sağlamak. Malum Pakistan’da ciddi bir iç karışıklık var. Bizim turist olarak, zarar görmemiz için, seyahatimizin bu andan sonrasında, Polis Eskortu tahsis edildi bize. Biz talep etmedik aslında, sadece adamlar geldi ve “onlar ile birlikte gitmemiz gerektiğini” söylediler. Çok nazik ve saygılılar. Kesinlikle hiçbir lakayit hareket ve söz etmediler. Bizi çok mutlu etti bu güvenlik duygusu. Ama bir sorun da oluşturmadı değil: Adamlar çok çok yavaş gidiyorlar. “Hızlanın” diyoruz, yok diyorlar. “Önden gidelim sonra buluşuruz “diyoruz, yine yok diyorlar. O kamyonetlerinden çıkan dizel dumanını yuta yuta, arkalarından gitmek zorunda kaldık. Kendi bölgeleri bitince, bizi diğer eskort devir alıyor ve yine kağnı arabası hızında, bir sonraki eskorta kadar gidiyoruz. Kabaca 40 k/s civarı. Niyetleri iyi, bizi korumaya çalışıyor ve güvenliğimizi düşünüyorlar, anladık. Ama çok yavaşlar be kardeşim. Yavaş gitmekten dolayı dikkatimiz dağılıyor, konsantrasyonumuz kaçıyor, uykumuz geliyor, sıkılıyoruz, motorlar çok fazla ısınıyor, hava zaten 28-34 C arası, popomuz, bacaklarımız yanıyor ama, eskort arkasından aynı hızda gitmeye mecburuz. Çok sıkıldık çoooook.

Jakopabad’ a geldik. Koray ve Savaş burada kalmışlardı.

Eskort durdu, tabi biz de durduk. Bir üç yol ağzı. Neden kabak gibi güneşin altında, bu yol ayrımında durduğumuzu sorduk, saçma bir cevap geldi. Bir turist karavanı geliyormuş, onu da bekleyecekmişiz ve onlar hepimize birden eskortluk ederek Sukkur denen yere gidecekmişiz. Biz hafif sinirlendik ama nafile. Adamlar ne bizi gönderiyor ne de kendileri bizle beraber geliyor. Bir saatten fazla güneşin cascavlak altında, turistlerin karavanını bekledik. Karavanları ile, olayda tamamen habersiz genç bir Fransız çift geldi. Polislerin olayı anlatması üzerine, ne olup bittiğini anladılar ve onlarda bizimle aynı hisleri paylaştılar. Her an çok zaman kaybediyoruz ve Multan’a varma şansımız mum gibi eriyor.

Neyse çıktık biz yola sonunda. Sıcak dahi olsa, yüzümüze havanın vurması ne hoşmuş. Motosiklet kullanmanın en keyifli yanı bu değimli zaten. Rüzgarı hissetmek. Sıcak Pakistan rüzgarı olsa bile.

Artık iyice sıkıldık. Başlarım eskortuna ya. Bir zaman sora, kah biz eskortu geçiyoruz, kah onlar bizi geçiyor, kimse bir şey demiyor. Güç savaşımız kanımızın son damlasına kadar devam ediyor ama sonuçta adamlar Polis ve Pakistan’dayız. Şakaya gelmez. Dikkatlice oynuyoruz oyunumuzu. Onlar gibi, biz de saygıda hiç kusur etmiyoruz ve yüzümüzden gülümsemeyi hiç eksik etmemeye çalışıyoruz. Tavsiye ederim… Daha da edeceğim. Gülmek kadar güzel şey var mı?

“Bu dünyaya ait olmaması gerekir” diye düşünebileceğiniz yerlerden geçtik. Film stüdyosu olsa, bir derece anlarım ama, ne yazı ki değil. Son derece gerçek burası. Boynumuza astığımız minik fotoğraf makinelerimizle, devamlı resim çekiyoruz. Her şey çok ilginç. Sanki beynimiz bu garip dünyanın her şeyini hafızasına kaydetmek istiyor. Fotoğraflar da sizler için işe yarayacak sanırım. Zira ben her şeyi çok net hatırlıyorum. Hem sesi, hem de kokusu ile. Bu da bizim artımız olsun. Sizin seyahatinizde de sizin artılarınızla dolu olacak umarım.

Girişindeki kalabalık yüzünden, eskortumuzun halkı sopa ile dağıtarak, araçların arasından bize yol açtığı rezillikten sonra, Sukkur’e geldik. İçimiz gitti ama, adamların normali bu. Halk da bunu pek umursar görünmedi. İlginç!… Mecburen burada kalacağız. Hava karardı. Çok çok kirli bir havası var burasının. Nefes almak bile nerede ise mümkün değil. En fazla 50 m. ilerisini görebiliyoruz. Ama daha ilginci, en fazla 20 m. yukarıyı görebiliyoruz. Sanki üzerimizde, koyu kahverengi bir bulut var. Bu kadar yoğun pis havası olan, bu havadan dolayı önümüzü bile göremeyeceğimiz bir başka yer hayatımda görmedim.

İnanılmaz yorgunuz. Feci uzun ve bir o kadar da sıkıcı bir yolculuktan sonra nihayet Sukkur’e vardık ama biz de bittik. Rehber kitapların önerdiği Inter Pak Inn otelini kaybola kaybola, ama gerçekten zor şekilde bulduk. Pek havalı görünmüyor fakat İyi bir otel gibi sanki. Adamlar bizden 3000 rupi, yani yaklaşık 50 $. fiyat isteyince, orada kalmama kararı verdik. Çok yorgun olmamıza ve motor kullanmak istemememize rağmen, yeni bir otel arayışına başladık. Bu sefer rehber kitap falan yok, direk sallamaca tekniği uyguluyoruz. Ana cadde üzerinde bir otel bulduk, bu gün pazarlığı Vedat yaptı ve hemen kapağı odalarımıza attık. Red Carpet Hotel. Fena değil. Temiz gibi. Oda büyük ama sade, banyo var, tuvalet var, musluk var, sıcak su var ama duş yok!! Musluk var ama duş aparatı yok. Niye yok? Madem musluk koydunuz, bir zahmet iki metre boru da koyun ve duş olsun. Nasıl ya? Ne acayip yahu? Ne yapalım, mecburen, çocukken yaptığımız gibi, kovaları doldurup, maşrapa ile kafamdan su dökerek yıkandım ben de. En azından nostalji oldu. Bu şekilde yıkanmayalı ne kadar olmuştu acaba? 10, 20, 30 yıl? Bilemedim vallaha.

Öğlen ciddi bir şey yemediğimiz için çok da açız bu arada.

İnanılmaz ama, otelimizin de içinde bulunduğu, ortaçağ kasabası görüntüsünün içinde, az ilerde, kocaman bir Kentucky Fried Chicken vardı. Bildiğiniz KFC. Çöldeki vaha gibi geldi bize. KFC’nin her bölümü bildiğiniz İstanbul’dakiler gibi. İçerisinde pırıl pırıl giyimli kızlı erkekli bir çok öğrenci, çok şık hanımlar ve yakışıklı beyler vardı. Kapıda üç adet tam otomatik tüfekli koruma olmasına şaşmamalı. O kadar büyük tezat, bu kadar dip dibe nasıl olabiliyor inanamadık. Ama yine de patlayana kadar yemek yedik tabi. Tercih etme sebebimiz çok basit. Daha iyisi yok ki. Üstelik saat 03:00 e kadar da açıklarmış. Hele hele, uzun yemeğimizden sonra kahve çok iyi geldi. Tavuk ve kahve sever birisi olmamama rağmen pek hoşlandım bu işten. Çok iyi geldi.

Yemekten sonra otelimizin ö nündeki açık hava! koltuklarına oturup, pek sevdiğimiz Pakistan çayı içtik. Otelimizin arka tarafında düşün vardı. Gidip bir göz attık. Bizimkilerden pek farkı yok aslında. Bir sürü insan, kız tarafı ve erkek tarafı ayrı oturuyor. Masalarda limonata ve pastalar. Herkes elinden geldiği kadar güzel giyinmiş. Gelin çok şirin bir kız, damat ise yakışıklı sayılabilecek bir genç.

Yine otelin önüne geldik. Düğünden sıkılan 4 ile 12 yaşları arasındaki bir çok çocuk da bize katıldı. Belli ki onlara ilginç geldik. Önce yakınımızda olmalarına rağmen, pek ses etmediler, bizi seyretmekle yetindiler. Bizim birkaç laf atmamızla, azıcık daha yaklaştılar. Oldukça güzel giyinmişlerdi. Yüzleri de çok güzeldi. Sıcak ve sevecen bir şekilde, çat pat İngilizce, yetmediği yerde Tarzanca konuşarak, çocuklar ile bir saat kadar çene çaldık. Pek hoşumuza gitti.

Eskortlar, sıcak hava ve yorgunluk yüzünden 400 km yi 11 saatte alınca, ( ortalamamız 36km!!! ) hemen kendimizi yatağa attık, tıka basa dolu midelerimiz ile. Ölü gibi uyumuşuz.

Not: Pakistan pahallı yermiş yahu;

1 litre benzin :  1 $.

1,5 litre su : 1 $.

0,5 litre su : 0.8 cent

Red Carpet Hotel – Telefonu falan yok. Ana cadde de, solda. 14 $. – KFC de az ilerde.

15 gün.30 Kasım.08 Pazar – Sukkur – Multan – 494 km

Sabah erkenden kalkıp motorları yükledik. Şehirde yine o kükürt kokusu, eşliğinde ise aşağı basılmış sis tabakası vardı. Boğazlarımız yandı. İnsancıkların nasıl nefes alabildiklerine şaşırarak, bizi motorlarımızın başında bekleyen yeni eskortumuz ile tanıştık. Yine güler yüzlü ve sakinler.

Aynı tantana devam ediyor. Önde, hızlı gitmeyen dandik bir pikap, biz 40 km. civarı bir hız ile onların peşinde, zırt pırt değişen eskort arabaları ve yine sıkılan, bunalan bizler.

Öğlen bir benzincide durup, yanımızda getirdiğimiz ton balıklı konservelerimizi afiyetle yedik. Dün düzgün bir öğlen yemeği yiyememek, hemen tüm enerjimizin erken bitmesine yol açmıştı. Yaktığımız kadar enerjiyi, vücudumuza geri yüklemek zorundayız. Su içme işini, ikimiz de hiç aksatmıyor ve birbirimizi sıkça bu konuda uyarıyoruz. Ama yemek işini bu gün biraz daha ciddiye aldık. Yine sıkıcı ama bu sefer daha seri değişen eskortlarımızın eşliğinde giderken, sağı solu seyretmeye başladık. Artık Pakistan’ın iyice doğu bölgesindeydik. Belucistan’dan çıkıp Pencap (Punjab) eyaletine girdik. İçinden kocaman geçen beş nehir. O yüzden adı çok güzel ve anlamlı. Penç 5 demek Ab ise su demek. Yani beş su şehri. Pakistan’lılar buna İngilizce “The Land of Five Rivers” diyor. Şaşmamalı. Pencap ilginç eyalet. Yarısı Pakistan’da, yarısı Hindistan’da. Bu güzel eyaleti, Hindistan’da da ziyaret edeceğiz.

Etraf bir anda modernleşti. Değişti. Artık bildiğiniz benzinciler var. Pompadan satış yapılıyor ve oldukça iyi durumdalar. Yol kenarlarında kocaman, hatta devasa levhalar halinde şu yazı var. USE HELMET (Kask takınız). Pakistan’da bunu göreceğim aklımın en ucundan bile geçmezdi. Ve şaşırın bakalım; Herkes ama herkes kask takıyor. Ha, tabi motosikletteki kişi başına bir kask anlamında konuşuyorum.

Yaklaşık olarak 700 km. boyunca ülkeyi kuzeyden güneye ikiye bölen İndus nehri, bu bölgeyi cidden kalkındırmış ve hayat vermiş. Bunu her yerde, her şekilde görmek çok mümkün. Ana nehrin iki yakası da, tabiî dir ki, çok bereketleniyor, yeşilleniyor ve güzelleşiyor. Suyun olduğu her yer gibi.

Yemyeşil ovalar, şeker kamışı tarlaları, rengarenk kıyafetleri içinde bayanlar, aşırı yüklü ve süslü kamyonlar. Doğuya gittikçe, yollarda çok daha fazla bayan görmeye de başladık. Çoğu, motorların arkasında yan oturuyor. Yalnız da değiller otururken. Önünde, arkasında, kucağında mutlaka birileri var. Sanki koca memleket, motosiklete kalabalık binme yarışı yapıyor. Rekor da bir motorda. Benim sayabildiğim kadarı ile 7 kişiler.

Say say bitmiyor ki kaç kişi oldukları. 2,3,4,5,6 hatta 7 kişi. Olmadı tavuk, hata koyun taşıyan bile vardı.

Bir gece önce kaldığımız Sukkur kenti, Belucistan eyaleti içine yer alıyordu.

12. eskortumuz değiştiğinde, artık Pencap eyaletine girmiştik dediğim gibi. Eskortlarımız çok daha iyiydi. Hemen hepsi özel birlik komandosu, yapılı, sakin, pek konuşmayan, jilet gibi üniformalı, nazik, korku uyandıran ama sıcak kanlı tiplerdi. Sevdik doğrusu. Hızları da oldukça yüksekti. Bizim önden gitmemize de izin verdiler ve genel olarak saate 100 km. gibi bir hızla yol alabildik. Sonunda 9,5 saat sonra 494 km. kat ederek Multan’a vardık

Girişi yine ilkel bir yerleşim yeri gibi ama, eskortumuzun canavar gibi, yolu, insanları, arabaları yarması ile, 15-20 dakika içinde şehrin modern bölümüne geldik. Kendi başımıza olsaydık, kesin 1,5 saat sürerdi buraya gelebilmemiz.

Önce rehber kitaplardan adını bildiğimiz bir kaç otele gittik. Yer olmadığını öğrenince, tam gitmek üzere olan eskortumuzdan yardım istedik. Onlar da bizi kırmadılar ve diğer otele götürdüler. ( bu arada toplam 22 eskort değiştirdik. ) Kötü bir oteldi ama motorları sokacak kapalı yerleri olduğu ve biz de çok yorgun olduğumuzdan, zoraki burada konakladık. 490Rupi : 7 $.  Bu arda Vedat ile her zaman ayrı odalarda kaldık ve kalacağız da. Aynı odada olmama kararı almıştık en baştan. Daha rahat ederiz diye düşündük. Aşırı yorgunluk sonrasında, ikimizin de biraz yalnız kalmaya ihtiyacı olacak diye düşündük. Düşüncemizde de haklı çıktık.

Aklımda, sevgili Savaş Balaban’ın bahsettiği 5 S Honda servisi vardı. ( Tam donanımlı bir servis ) Oraya gitmek ve motorumun küçük ayarlarını yaptırmak istiyordum. Şansa bakar mısınız, koca şehirde bizim otel, 5 S Honda servisine 40 metre uzakta olmasın mı? Süper şanslıyım. Hemen odama çıkıp üzerimi değiştirip servise gittim. Direksiyon göbek rulmanını sıkan cıvatalar gevşemişti Quetta ya giden kötü yolda, onu sıktırdım, zincirimi yağlattım ve benden para almak istemediler. Çok ısrar etmeme rağmen yine de almadılar. Kendilerine teşekkür edip otele döndüm. Yan odamızda kalarak, iki komando bizim güvenliğimiz için sabaha kadar nöbet tuttular. Aşağıda ise bir nöbetçi, komando, garaj kapalı olmasına rağmen motorların başında bekledi. Hiç birisini biz talep etmedik bu arada. Müthiş bir istihbaratları olsa gerek. Bizim hiç bir şeyden haberimiz olmadan, onlar bizim her şeyimizi, nereye gideceğiz, kimiz, nerden geldik vs. biliyorlardı. Seçme şansımız da yoktu zaten.

Akşamki eskort komandolarımız, sabah yeni eskort gelmeden otelden ayrılmamamız gerektiğini, çok nazikçe bize bildirdiler. Ve bizi korumakla görevli olduklarını, sabaha kadar hemen yan odamızda olacaklarını, kapılarının açık olacağını, en ufak bir sıkıntımızda, onlara haber verebileceğimizi de yine çok nazikçe söylediler. Ne acayip değimli? Bu sırada, bizi, kimlerden, neden ve neye karşı koruduklarını sorsak da cevap almadık. Aslında oldukça samimi ve güvenli geldi Pakistan bize. Ama sanırım vardı bir bildikleri. Rahatlıkla diyebilirim ki, biz kendimizi hiçbir yerde ve hiçbir şekilde tehdit altında hissetmedik. Herkes çok içten ve yardımsever göründü. Neyse artık…

Yemek yiyecek yeri bulmak için de hiç uğraşmayıp, yine sevgili dostlarımız ve rehberlerimiz Savaş Balaban ile Koray Özden’in tavsiye ettiği gibi, bir rikşa tutup Pizza Hut’a gittik. Tıka basa yedik. Nezih yerdi ve çok sevindik.

16 gün.01 Aralık.08 Pazartesi – Multan -Lahor – 368 km.

Artık anlatmayacağım. Bu gün yine 10 küsur eskort değiştirdik. Yine sıkıcıydı. Yine yavaşlardı. Bu kadar yavaş ve eskort arkasında gidince, yolda ilginç bir şey göremiyor, yaşayamıyoruz. Ama sonunda Lahor’a geldik. Lahor, Pakistan’daki  en modern ikinci şehir. İlki Karachi, ama orayı göremedik. Rotamızın çok dışında ve çok güneydeydi, deniz kenarında.

Geniş bulvarları olan bu rahat şehirde zar zor ama, sora sonra, güvenlikli garajı da olan, Leaders Inn Hotel’imizi bulduk ve sıkı bir pazarlıktan sonra bu güzel ve çok modern otelde kaldık. Öğreniyor olduğumuz üzere, pazarlıksız hiç bir şey olmuyor. Biz de 75 $. istediklere otele 40 $. önererek pazarlığa başladık ve aklımızdaki fiyata, yani 50 $. a anlaştık. İçkiler ve kokteyller ile karşılandık. Eşyalarımızı komi eşliğinde odamıza çıkardık ve hemen duşa daldık. Vedat’ın odası da benimki gibi çok iyi ve rahat. Oldukça yüksekteyiz. 8. kattan şehrin genel manzarası görünüyor. Biraz rahatlamak, yorgunluk atmak, tıraş olmak ve notlar almak ile vakit geçirdikten sonra öğlen yemeği yemek için dışarı çıktık ve yolda geçerken gördüğümüz Mc Donald’s a gittik. Kapının önünden bir rikşa tuttuk. ( üç telerlekli motosiklet gibi bir şey olduğu için taksiden çok daha pratik, ucuz ve otantikler. ).Yemek sonrasında ise, otelimizde uzunca dinlendik. Ta ki akşam yemeği saati gelene kadar.

Nihayet akşam yemeği zamanı gelince, kapı ve resepsiyon görevlilerinin de tavsiyelerine uyarak, merkeze yakın otelimizden çıkarak, Food Street’e doğru yürümeye başladık. Gezdiğimiz şehirlerde dolanmak, kaybolmak, keşfetmek çok çok keyif veriyor ikimize de. Yaklaşık 25 dakikalık keyifli bir şehir içi yürüyüşten sonra, Food Street denen güzel yere vardık. İstanbul’daki Çiçek Pasajı’na benzeyen, turistik bir yer. Araç trafiğine kapalı, üç katlı, sağlı solu rengarenk binalar ile dolu, çok güzel ışıklandırılmış, keyifli bir sokak. Keyfimize göre lokanta ararken, bir aşağı, bir yukarı yürüdük, “buraya gel abi, en kral yemek burada abiiii” laflarına pek aldırış etmeden yürüyüşümüzü sürdürdük. Gözümüze güzel gelen ve sorularımıza mantıklı yanıtlar veren güzelce bir lokantada, tabiî ki açık hava masalarına oturduk. Son derece mahalli yemekler yedik. Tavuk ve koyun vardı en başta. Harika bir pilav, yanında ilginç bir salata, bizdeki lavaş benzeri.

Mutton denen, güzel soslu tavuk da yedik. Pakistan ve Hindistan’da, hemen her lokantada karşılaşabileceğiniz bu yemeği seveceksiniz. Tavsiye ederim.

Her şey pek güzeldi, çok beğendik. Yemekler oldukça acılı olmalarına rağmen, çok severek yedik ve sonradan da midemize de bir şey olmadı. Lahor, Pakistan’da gördüğümüz en güzel şehir ünvanını elinde tutuyor ve Hindistan’a sadece 33 km. uzaklıktayız. Şehir gibi şehir yani. Temiz, düzenli, kurallı. Pek sevdik. Pakistan’daki son durağımız burası, yani Lahor oldu.

Artık sınıra çok yakınız ve ertesi gün Hindistan’da olacağız. Nesi özel bilemiyorum ama çok garip bir çekiciliği var üzerimde. Adını söyleyince bile heyecan verici. 1001 tanrının memleketi, Bir küsur milyar insan yaşıyor, renkli mi renkli, değişik mi değişik bir ülke Ne var, neler göreceğiz, başımıza neler gelecek biliyorum, ama bu akşam bana uyku muyku yok korkarım. Düşünsenize, yarın orada olacağım. Orası dediğim de, aslında çok da farklı değil Pakistan’dan. Aynı halk, aynı kültür, aynı hava ama, o havanın altında iki ayrı memleket. Hayaller ülkesi Hindistan. Vay be. Bu kadar yorgunluk, yol, bitmeyen kilometreler, tanıştığımız onlarca insan ve sonunda yarın Hindistan. Zamanı ileri, sabaha almak istiyorum. Biter mi bu gece yahu. Bitmez.

Midemiz dolu, aklımızda bir garip Hindistan, çekildik yataklarımıza. Yarın ola hayır ola…

Leaders Inn Hotel – 50 $. – Holiday Inn otelinin 100 m. yanı.

6-Montgomery road, Lahore. – +92-42-6300741 (10) Lines

www.leadersinnlahore.com  (Holiday Inn 166 $. dı.)

17 gün.02 Aralık.08 Salı – Lahor – Amritsar – 67 km.

HİNDİSTAN’A GEÇİŞ – 1 $ : 49 Rupi (Rs.)

 

 

Hindistan Cumhuriyeti

Hintçe: भारत गणराज्य

Bhārat Ganarājya

Republic of India

Sabah çok da erken kalkmadık. Zira yolumuz çok az. Sallanarak, otelimizden sadece 33km. ilerideki sınıra geldik. Birazcık kaybolduk ama buna da alıştık artık. Sorarak her yer bulunuyor. Bir önemli detay var tabiî ki bu sormalarda, en az üç kişiye sor, ikisinin gösterdiği yöne git. Yolda soracak adam bulamadın ve sadece bir kişi varsa, adamın gözlerine iyice bak. Zira kimse yolu bilmediğini belli etmiyor ve mutlaka, (doğru-yanlış) size bir yön tarif ediyor. Aman dikkat.

Pakistan çıkışında ilk şok. İran’dan Pakistan’a girince işlem yaptırdığımız gecekondu dan hallice gümrük binası yerine, Pakistan çıkışında,Hindistan sınırında muhteşem bir yapı var. Sanki hava limanı terminali. Çok temiz, düzenli, modern, hoş kokulu ve çalışanları çok ilgili. Hala anlamadık neler olduğunu. Herkes inanılmaz yardımcı oldu. Nerede ise bizim yerimize işlemlerimizi yaptı yetkililer. Şoka devam…

Motorlarımızın şase numaralarına şöyle bir yalandan göz atıp, motor numaralarına bile bakmadan, triptiklerimizi elimize tutuşturup güzelce de uğurladılar. Toplam 45 dakikada, yani Pakistan’dan ışık hızı ile çıkmıştık. Tüm bu işlem kolaylıklarında, benim süper ötesi karizmatik halimin ve son derece gülen yüzümün etkisinin tartışılmaz olduğunu söylesem de, nedense Vedat bunlara pek inanmadı. Neyse… Çıktık ya Pakistan’dan ona bak sen.

Ve işte karşımızda Hindistan sınır kapısı bizi bekliyor. İnanılmaz ama, yine son derece güler yüzler ile karşılandık. Sanki bizi bekliyorlar da merak etmişler de, geldiğimize memnun olmuşlar hissine kapıldık.

Şase numaralarımızı güzelce gösterdik ama, görevlinin sorması üzerine ama ikimiz de motor numaralarını bulamadık. Aslında ben nerde yazdığını biliyorum fakat, eski kasa BMW F 650 imde motor numarası, o kadar zor ulaşılır bir yerde ki, sırf numarayı adama göstereceğim diye, yan çantalarımı, arka çantayı sökmek ve arka tekerleğin iç kısmındaki ana şaseyi temizlemem ve mutlaka fener tutmam lazım. Hiç uğraşamam valla. “Yahu bulamıyoruz kardeş işte ne yapalım, eve geri mi dönelim?” tavrımıza karşılık, adamında; “Sağlık olsun canım kardeşim, ne önem var, buyurun hoş geldiniz Hindistan’ımıza” tavrı bizi yine şok etti. Bizden önce buralara gelen ve şase-motor numaraları ile başları derde giren arkadaşlarımızın haline bir kez daha üzülüp, kendi bol şanslı ve pek ballı halimize yine bolca şükrettik. Ben hala süper ötesi karizmatik bakışlarımın çok işe yaradığını düşünüyorum ama, şu Vedat’ı inandıramıyorum bir türlü. O zaman da hiç zevki olmuyor.

Işık hızı ile işlemlerimizi tamamlayan ama adını bilemediğim yardımcı yetkili, elimizi sıkarak bizi uğurladı, ne zamandır girmeyi beklediğimiz sevgili Hindistan’a doğru. Bu sınırdaki, vize, triptik, lak lak etme ve motor muhabbetimiz ise sadece 52 dakika sürdü. İki sınır toplamda 1,5 saat. Ve sıfır sorun. İnanılmaz!. Korkmayın arkadaşlar, siz de güler yüzlü, samimi ve açık olun, tüm kapılar sonuna kadar açılıyor. Biz denedik ve çok işe yaradı.

Hindistan da, Pakistan gibi soldan trafiği olan bir ülke. Ama Pakistan’dan çok çok daha kalabalık. Ve çok daha tehlikeli. Bir an Pakistan’ı özledik. Ama olmaz, dönülmez ki bu kadar yol geldikten sonra.

34 km. cik sonra Amritsar’a geldik. Giyinip soyunduğumuza değmedi valla. Alışmışız her gün 500-700 km. yol yapmaya. 34 km. ne ya?

Amritsar, Sih’lerin ( Sikh ) şehri, ünlü Altın Tapınak’ın olduğu yer. Yani “Harmandir Sahib”. Pek heyecanlı. Kamyonlarda süslemeler bitti. Araçlar çok daha deli kullanılmaya başladı. Kesinlikle fren yok. Önde bir şey varsa direk sağa kır. Orda birisi varsa, o da sağa kırsın. Onun da sağında birisi varsa, artık ne olur bilemem şekline büründü trafik. Dikkatli olmakta süper fayda var.

Sora sora ve tavsiye üzerine, tren istasyonun yakınındaki Grand Hoteli bulduk ve buraya bayıldık. Çok şirin, şehrin içinde olmasına rağmen çok sessiz, ortasındaki avlu yem yeşil ve kocaman bir bahçesi olan, güzel bir otel. Personel çok sıcak ve ilgili. Fiyatı 22 $. yani 1100Rupi. Kahvaltı da dahil.

Ayağımızın tozu ile, otelin bize çok komik bir paraya tedarik ettiği şoförlü, yeni model, klimalı otomatik vites bir Toyota Van ile sınır kapanış törenini izlemeye, az önce geçtiğimiz sınıra geri gittik.

Az önce geçtiğimiz, Pakistan ile Hindistan arasındaki Wagha Border da, her akşam, güneşin batmasına az kala, sınır kapatma töreni yapılır. Bu tören sadelikten çok uzaktır. Yüzlerce Hintli ve Paki, kendi taraflarında, askerlerinin şovlarını izlerler. Seyircilerin oturması için özel basamaklar yani stadyum bile hazırlamışlar. Hindistan tarafı yaklaşık 1000, Pakistan tarafı ise, yine yaklaşık 500 kişilik. Her iki ülkenin özel seçilmiş, çok uzun boylu, askerleri, yine çok havalı kıyafetleri içinde, diğer ülkenin sınırına hafiften sataşma yaparcasına yürüyorlar, yürüyüşlerini büyük ve hızlı adımlarla (bize göre biraz komik olsa da) horoz gibi kabararak yapıyorlar. Karşı taraf da buna aynen karşılık veriyor. Bu arada, ellerinde mikrofonlar ile halkı hareketlendiren bir asker de var. Bayrak sallayarak, ağlayarak, çığlıklar atarak, kendi ülkelerinin adını ve marşlarını söyleyen halkı, askerlerin coşkulu hareketleri daha da heyecanlandırıyor. Deli gibi bağırıp, aşırı denebilecek şekilde, kendi ülkeleri adına tezahürat yapıyorlar. Bu şekilde artık çok yükselmiş tansiyon, iki tarafın da bayraklarını indirmeleri ve sınır kapılarını kapatmaları ile son buluyor.

Yarım saatlik tören sonunda iki ülkenin askerleri el sıkışarak tokalaşıyorlar. Ama burada bile halen ciddi bir düşmanca bakış hareketi ve karşı tarafa üstten bakma çabası gözleniyor. “Bakma el falan sıkıştığımıza, her halükarda ben senden üstünüm kardeşim” bakışı, her hallerinden belli oluyor. Yani barışma girişimleri bence nafile bu iki kardeş memleket arasında.

Bolca resim ve video çektik. İki kardeş halkın arasındaki bu birbirine sataşma sevdasının halen bitmediğini, tam tersine körüklendiğini hayretler içine izledik. Barışa çok ihtiyacımız olan günümüz dünyasında, bu karşıtlık ve hatta barışmamaya halkı itme çabası, bizi çok şaşırttı. Ama yapacak bir şey yok. Turistik bir şova dönüşen, ama ciddiyetinden bir şey kaybetmeyen bu şovu izlemenizi hararetle tavsiye ediyoruz.

Tabi ki fark ettiğiniz üzere, sınır erkenden, yani 17:30 da kapanıyor ve sabaha kadar da açılmıyor. Yani Pakistan’dan çıkmakta biraz geç kalırsanız, Hindistan’a giremezsiniz. Aman dikkate alın.

Grand Hotel : Fiyatı 22 $. yani 1100Rupi. Tren istasyonu hemen karşısı.

Railway Station, Queens Road, Amritsar – 143001 Punjab – India

Tel : 2562977, 2562424, 2229677 — www.hotelgrand.in

18 gün.03 Aralık.08 Çarşamba – Amritsar – Dinlenme günü

Hindistan garip memleket vesselam. Önceden iyi araştırmak, inanılmaz kültürü, akıl almaz din yapısı, eyaletleri, şehirlerindeki farklı dokularını önceden iyi bilmek gerek. Çünkü bu acayip ülkeden, başka türlü zevk almak pek mümkün değil. Mesela eyalet sistemi.

Toplam 28 eyaletten oluşan bu 1,5 milyar kişinin yaşadığı bu muhteşem ülke, nerden nereye seyahat ederseniz edin, ne kadar alıştığınızı düşünürseniz düşünün, sizi şaşırtmaya hep devam edecek.

Eyaletler:

1-Andhra Pradesh, 2-Arunachal Pradesh, 3-Assam, 4-Bihar, 5-Chhattisgarh, 6-Goa, 7-Gucerat, 8-Haryana, 9-Himachal Pradesh, 10-Jammu ve Kashmir, 11-Jharkhand, 12-Karnataka, 13-Karala, 14-Madhya Pradesh, 15-Maharashtra, 16-Manipur, 17-Meghalaya, 18-Mizoram, 19-Nagaland, 20-Orissa, 21-Pencap, 22-Rajastan, 23-Sikkim, 24-Tamil Nadu, 25-Tripura, 26-Uttar Pradesh, 27-Uttarakhand, 28-West Bengal

Sabah güzel bir kahvaltı edip, üç yerel tapınak ve en önemlisi Altın Tapınak’ı gezmek için bir rikşa tutuk.

Önce Mata Temple (Anne tapınağı) ı gezdik. Pek etkilenmedik açıkçası. Sokak arasında kalmış basit ve kirli bir yerdi. Sonrasında Durgana Temple’ı gezdik. İçinde güzel bir göleti olan bu tapınağı çok sevdik. 1001 tanrıya tapan Hintliler için, hemen her şey tanrı. Bu güzel tapınaktan ayrılarak, içlerinde en ünlüsü olan, Sikh’lerin (Singh) kutsal mekanı ve arınma yeri olan Altın Tapınak’a (Golden Temple) gittik. Hintçe: Harmandir Sahip : ਹਰਿਮੰਦਰ ਸਾਹਿਬ
Pencab’ın bu başarısının ardında hiç kuşkusuz Sikh’ler bulunmaktadır. Sihizim çok yaygın bir din ve merkezi burası yani Amritsar. Sikhler Hindistan’da kolay ayırt edilebilen bir grup. Vücutlarındaki hiçbir tüyü kesmeyen bu insanlar, daima sakallı ve özel bir türban ile geziyorlar. Üstelik, oldukça kilolu ve iri cüsseler. Sikh kadınları, geleneksel şalvar – kamiz tarzı giysileri tercih ediyorlar ve saçlarını tepelerinde topluyorlar. Bütün Sikh’lerin ortak soyadı Arslan anlamına gelen Singh’tir!. Sikh’lerin durumu akıllı olmakla övünürken aptal durumuna düşen gruplar için anlatılan fıkralara çok uyarmuş. Bizdeki Karadeniz fıkralarının Hint versiyonları Sikhler için anlatılıyor ama Sikh’ler bunu kabul etmiyor. Ama biz burada -tabiî ki- hiç birini duyamadık. Ne de olsa adamların merkezindeyiz. Trabzon’da, Laz esprisi fıkrası duyamayacağınız gibi.

Şehir, 1577 yılında 4. Sikh Gurusu Ram Das tarafından kurulmuş. Bu şehre Altın Tapınak’taki küçük göl nedeniyle “hayat havuzu” anlamına gelen Amritsar ismi konmuş. Altın tapınak, Moğol hükümdarı Akbar tarafından yaptırılmış.

Önceden okuduklarım ve resimlerinde gördüğüm kadar etkileyici bir yer. İçeriye girerken çıplak ayak olmanız şart. Taviz yok. Dışarıda ayakkabılarınızı ücretsiz bırakacağınız odacıklar var. Gerçi ben parmak arası terliklerimi şortumun yan cebinde, Vedat ise çantasına koyarak yanımızda soktuk tapınağa ama, sonrasında içerde beni uyardılar. Giymemek değil, içeriye ayakkabı sokmak yasakmış. Çok utandım. Altın Tapınak’ta başka bütün dini merkezlerde olması gerektiği gibi belirli bir sükunet içinde olmanız bekleniyor, telaşla sağa sola koşturmak, yüksek sesle konuşarak şakalar yapmak, kutsal havuzda yıkanarak arınmaya çalışanların fotoğraflarını çekerken ayrıntıyla uğraşıp onları rahatsız etmek hoş karşılanmıyor.

İçerisi muhteşem. Devasa bir göl, içinde kutsal su ve sadece Sih’ler girip arınabiliyor. Etrafta bir çok dua odacığı. Göletin ortasında ana merkeze girmek için sıra bekleyen, bir çok hacı adayı. Burası o kadar önemli ki, Müslümanlıktaki Kabe gibi, kişiler hacı olmaya geliyor. Yani çok ciddiye alıyorlar.

Altın kubbesi, ve suya muhteşem altın rengi aksi ile ana bina, çok görkemli görünüyor. Devamlı çalan ilahiler her yerde çınlıyor. Burada Sikh dininin kutsal kitabı olan Granth Sahib 24 saat süreyle kesintisiz olarak okunuyor ve kendinizi hemen müziğin ve ilahinin ritmine kaptırıveriyorsunuz. Bir köşede dua ederken kendinden geçmiş birisi, öte yerde yerlere kapanarak seramoni yapan ve ağlayan diğeri. Her daim dağıtılan ücretsiz sular var. Dilerseniz, son derece mütevazi ama doyurucu yemekten de faydalanabilirsiniz. Kalacak yeriniz ya da paranız yoksa, akşamınızı, belirtilen kurallar çerçevesinde Altın Tapınak’da, kutsal müzikler ve muhteşem manzara eşiğinde geçirebilirsiniz. Sizden her hangi bir ücret talep edilmeyecek ama sadece kurallara uymanız ve dua edenlere saygı ile yaklaşmanız istenecek. Bizim için Altın Tapınak’ın kendisi kadar, içinde ibadet edenleri seyretmek de çok değişik bir deneyim oldu.

Öğlen yemeğimizi, şehirde aylak aylak gezerken, ayaküstü bir yerlerde yedik. Bir miktar minik hediyelik eşya aldık. Az hediye almamız lazım zira, şu halimizle bile motorlarımıza sığamıyoruz. Daha seyahatimizin ortasındayız ve ikimiz de hediyelik almaya çok meraklıyız. Bakalım bundan sonra alacağımız eşyalarımızı ne yapacağız.

Akşama otelde yemek yedik. Pakistan’dan çıkmış olmanın verdiği huzur ile, soğuk biralarımızı doyasıya içtik. Bu sıcakta iyi geldi doğrusu. Bu arada tanıştığımız bir çiftten, Hannah (22), Ruben (26), ertesi gün gitmeyi hedeflediğimiz Dharamsala hakkında bilgi aldık. Ve yarınki 220 km. ye hazırlanmak için yattık.

19 gün.04 Aralık.08 Perşembe – Amritsar – Dharamsala – 220 km. 1.gün

Güzel otelimizin, daha da güzel bahçesinde, pırıl pırıl bir havada, harika bir kahvaltının ardından, saat 10:00 da yola çıktık. Feci karışık ve tehlikeli bir trafikte şehirden çıkmaya debeleniyoruz. Hindistan trafiği, Pakistan’ı aratır şekilde.

Vedat bir ara, bir şey için yolun solunda durdu. Ben de hemen yanında durdum. Tam o anda ikimizin arasına bir motor giriverdi ve ikimize birden yan çantalardan vurdu. Aradan geçme şansı yok zira, yan çantalarımızın arası 10 cm. bile değil. İnanılmaz ama adamcağız ikimizin arasından geçebileceğini düşünmüş olsa gerek. Nasıl yahu?, nasıl düşünür. Geçemez ki o aradan. Peki neden durmadı, neden fren bile yapmadı, neden bizi görmedi (kocaman iki BMW nasıl görünmez ). Ama “neden” denen soruyu sormamayı henüz öğrenemedik ve sormamamız gerektiğini, her şeyi öylesine kabul etmemiz gerekliliğini henüz bilmiyoruz. Ama öğreneceğiz. Hem de son derece sıkıntılı ve bir çok değişik şekilde öğreneceğiz. Neyse, benim motor sallandı, salındı, yamuldu sağa sola doğru ama, sonunda tuttum. Vedat benim kadar şanslı olamadı. Adamın geldiğini görmediği için boş bulundu ve 400 küsur kg. lık koca motoru ile sola doğru devrildi. Bize vuran amca ise, aramızda durmuş, şaşkın şaşkın bize bakıyordu. Ne işiniz var ki buralarda der gibiydi. Bizi, iki tane kocaman motoru yok saymış ve bizim orada olmadığımızı varsayarak aramızdan, 10 cm. lik yerden geçmeye kalkmıştı. İnanamıyorduk. Adam ne kadar rahat ve sakindi. Ben bağırıp çağırıp, adamı oradan gönderdim ve Vedat’a bakmak ancak aklıma geldi. İşte o an çok korktum. Vedat’ın koca motoru sola doğru yatmıştı ve alttan Vedat’ın sol çizmesi görünüyordu. Hani aklınızdan bir anda bir düşünce geçer ama, aslında o düşünce çok uzundur. İşte aynen o oldu bana da. “Vedat’ın sol bacağı veya ayağı kırıldı. Ne yapacaktık Hindistan’ın göbeğinde. Nereye giderdik, kim bizle ilgilenirdi, motorları nasıl ve nereye güvenle çekerdik, Vedat’ın durumu ne kadar zamanda iyileşirdi. Ya daha kötüsü oldu ise ne yapardık.” gibi bir sürü düşünce, bir anda çok hızlı bir şekilde aklımdan geçti ve sırtımdan belime kadar serin bir su aktı sanki. Soğuk terlemek bu olsa gerek. İlk defa tattım ve hiç sevmedim.

Hemen motorumdan indim, sevgili dostum, yol arkadaşım Vedat’ın yanına koştum, Kafasında kocaman gri Arai Tourex kaskı ile bana bakıyordu. Gözlerinde acı belirtisi yoktu. Ama neden olsun ki, daha kırıkları sıcaktı, hissetmezdi nasılsa. Bu düşünce gerçek miydi acaba.

-Dostum, iyimisin, bacağında omzunda sorun varmı?

Diye buyurdu patron olan beynim, ama ağız bu konuya suskun kalarak, dudakları kıpırdatmadı.

Bir an sonra, Vedat aklımdan geçenleri anlamış olmalı ki, ki, bana seslenerek;

Oğlum kaldırsana şu motoru üstümden.

dedi. Aslında kendisine göre uzun bir cümle kurmuştu ve bu beni çok mutlu etti. Yani iyi olduğunu gösteriyordu. Sevinerek hemen motoru kaldırmaya çalıştım ama ne mümkün. Zaten ağır olan BMW 1200 GS ADV. Bir de ekstra yüklenen ağırlıklar ile hepten yerden kaldırılamaz halde olmuştu. Sonunda Vedat’ın motorunu üç kişi ancak kaldırabildik. Zavallım Vedat, çok da şaşkın bir vaziyette;

Ben niye düştüm ya, ne oldu şimdi?

diyordu. Hızlıca ve kısaca olanları anlattım. Neyse ki ikimiz de iyiyiz. Bu saçma sapan kazanın anlaşılmazlığının etkisini üzerimizden attıktan sonra yola devam ettik. Hani İran sürücüleri için, “beyinlerini aldırmış bu insanlar” demiştim ya. Hah işte, vazgeçtim bu düşüncemden. İran’dakiler, Oxford’da okumuş buradakilerin yanında. Hindistan’da inanılmaz korkunç araç kullanıyorlar. Hayır, aslında araçları inanılmaz korkunç kullanıyorlar daha doğru olacak.

Birileri yanımdan geçerken üç defa bana vurdular. Yan çantalarıma hem de. Ve umurlarında değilmiş gibi devam edip gittiler. Sadece önlerine bakan bu insanlar, sağı solu hiç görmüyor, yok sayıyor. Hemen tüm arabaların yan aynaları kapalı, motorlarda ayna hiç yok zaten, bisikletli rikşalar ve motorlu rikşalar, terör estiriyor ve kimse umursamıyor. Tabi ki biz hariç!.. Karşıdan gelen arabayı, arkasındaki sağlıyor (bize göre sollamak) ve onun arkasındaki ise öndeki sağlayanı sağlıyor. E ama yol üzerinde bize yer kalmıyor. Kalmazsa kalmasın, kimsenin umurunda değil ki. “Ben sağladım, artık sen düşün ne yapacağını” düşüncesi almış yürümüş. İnanamıyoruz. Klakson, selektör, el kol hareketlerimizi gören yok, görse de umursayan hiç yok. O kadar çok tehlike atlattık ki sayamıyorum, anlatamıyorum bile.

Alın size fıkra :

Soru: Hindistan’da hiç tımarhane yokmuş. Neden?

Cevap: Çünkü tüm delilere ehliyet verip sokağa salmışlar. Şaka gibi ama, değil.

Kızmanın, hele hele mantık yürütmenin hiç bir alemi yok. Geldik buraya bir kere. Keyfini çıkartacağız. Onlara uyacağız. Bizde Hintli kardeşlerimiz gibi, bolca klakson çalarak ilerledik. Kimse umursamasa bile. Kamyonların tümünde Blow Horn – Use Dipper At Night yazıyor. Yani; Klakson Çalın – Gece Uzunları Yakın!!! Bu ne ya. Ne biçim bir yere geldik biz. Bumuydu meşhur Hindistan’da görmek istediğimiz. Bilemiyorum ama görmemiz gereken bu ve alışacağız ve hatta keyif bile alacağız. Baş koyduk biz bu yola. (Ne yolu daha tam bilmiyorum ama olsun, koyduk başları. )

Sadece 200 küsur km. gideceğimiz, nispeten kısa ve oldukça rahat olacağını umduğumuz bu rota, hiç de beklediğimiz gibi çıkmadı. Felaket bir trafik ve biri bitmeden diğer başlayan sayısız köy, kasaba geçişi yaptıktan sonra, Amritsar trafiğinden daha kötü olan Battala’ya ve oradan, daha beter trafiği olan Pathankot’a geldik. İstanbul’dan beri, ilk defa kuzeye doğru yol alıyoruz. Hemen hemen her kavşakta, üşenmeden durup, yolumuzu sorarak ilerliyoruz. Sistemimizi daha önce anlatmıştım. Kavşak, yol ayrımı, levha olmayan noktalar ve yolu karıştırdığımız yerlerde, Vedat ile ben ayrı noktalarda durarak yolu soruyor ve ortak kararımız doğrultusunda gidiyoruz bir yöne doğru. Ama yanlış dönersek, tekrar doğru yolu bulmak çok uzun ve zahmetli oluyor.

Pencap eyaleti bitti ve Himalash Pradesh eyaleti başladı. Çok ilginç şekilde, bıçakla kesilmiş gibi, o beter trafik bitti. Artık klakson çalmayan, hatalı solama yapmayan, sakin araç kullanan sürücülerin oluşturduğu bir trafik var. Nasıl oldu anlamadık ama çok güzel oldu vallaha. Etraf yeşillendi, huzur geldi, insanlar daha güler yüzlü oldu. Şaşkınlığımız sürüyor ama keyif de alıyoruz. Hemen bir ağacın yanındaki minik bakkalda mola veriyoruz. Yaşlı bakkal amcadan bisküvi, meyve suyu alıp masamıza oturuyoruz ve haritamızı çıkartarak yolun durumunu konuşuyoruz. Haritada, geçtiğimiz ilk 100 km. geniş yol, buradan sonrası dar yol olarak görünüyor. Yaşlı amca olayı ele alıyor ve bize rota konusunda, yol hakkında bir çok bilgi veriyor. Gerçi verdiği bilgilerin tamamı süper yanlış çıktı ama olsun. Kendisini sevgi ile andık daha sonra.

Sonraki 100 km. bizi çok zorladı. 300 m. den 2082 m. ye çıkan, büyük kısmı off road, aşağısı uçurum, genelde topak-kum karışımı bir yol. Bir araç genişlinde ve ciddi inişler, çıkışlar var. (Bakkal amcanın tarif ettiği bu yol, aslında gitmemiz gereken ana yol değil tabiî ki, ama biz bunu anladığımızda çok geç olmuştu) Sevgiler bakkal amca…

Yol bir noktada feci tıkandı. Gelen ve giden araçlar birbirlerine yer bile veremiyorlar. Bırakın kamyonları, arabaları ve bizim koca motorları, minicik motorlar bile geçemiyor. Kabak gibi duruyoruz, zaten etraf kum, zaten sıcak, zaten yorgunum, zaten bezmişim, ben de daha fazla tutamadım ve bırakıverdim durduğum yerde motorumu. 4 kişi ancak kaldırdık bu arada!.. Kızım bayağı ağırmış. Böylece hayatımda ikinci kez motor yatırmış oldum.

Yol açıldı nihayet. Bize yol veren araçlar sayesinde rahatça ilerlemeye başladık. Artık yolda asfalt olan bölümler bile vardı ve özellikle sonlara doğru yol daha da düzeldi. Kaymak gibi asfalt bulunca gazladık biraz.

Uzunca bir tırmanış yapmak çok keyif verdi bana. 300 m. den 2082 m.ye çıkmak az iş değil ve eğlencesi de az olmadı tabiki. İrtifa arttıkça, doğa değişti, bitki örtüsü yeşillendi, hava daha da temiz hale geldi. Çiçek kokuları, üzerinden geçtiğimiz derelerin ışıldaması, yolda önümüzden geçen bir çok makak maymunu, şirin yüzleri, bize gülümseyen, el sallayan okul çocuklarının verdiği motivasyon, eşine az rastlanır bir motor sürüşü yapmamızı sağladı. Kah genişleyen ama genelde daralan virajlar, bir tarafımızın dağ, diğer tarafımızın muhteşem dik bir vadi olması, içimde anlatılması güç bir mutluluk hissi uyandırdı. Bu muhteşem doğa görselinin tadını anlatamam. Hindistan’ın en kuzey ucuna, Himalaya dağlarının, 3500 km. gelerek, Pakistan sınırına indiği, hemen hemen Karakurum Dağları ile birleştiği noktaya gidiyorduk. Önümdekiler sadece viraj değildi, her zaman içine yatmaktan keyif aldığım. Esas bu virajlar nerede diye düşününce, insan afallıyor. Evimden bilmem kaç bin km. ilerdeki bir viraj ile gönül bağı kurmak, virajın içine yatmak, önüme atlayan şirin makak maymunlarından kaçmaya çalışmak çok garip. Binlerce kez gittiğim, İstanbul-Şile-Ağva rotasındaki çok sevdiğim virajlarda asla göremeyeceğim, hissedemeyeceğim bir tecrübe bu. Bir daha nerede nasıl yaşanır bu his, bilemiyorum. Tekrar tekrar dua ediyorum. İyi ki motor sürüyorum, iyi ki sağlığım yerinde, iyi ki buralara gelecek, yaşadıklarımı görecek cesaretim varmış.

Harika virajlar, oradan oraya koşuşturan hınzır maymunlar, bol kahverengili, tozlu, kamyonlu toprak-kum yollar, muhteşem dağlar, derin mavisi üzerine, ağaçların yeşil gölgesi düşmüş nehirler, gülen güzel yüzler ve anlatılmaz keyiflerden sonra, nihayet, Budistlerin kutsal ve Tibet’lilerin ruhani lideri Dalai Lama’nın yaşadığı, Dharamsala ve hemen ardından 10 km. yukarısındaki Mac Load Ganj’a geldik. Yukarı Dharamsala, McLeod Ganj ismiyle de anılır. McLeod Ganj adı, bölgeye yerleşmiş olan, o zaman ki ( 1840 ) Punjab Valisi olan İngiliz subayı, Sir David McLeod’un adından gelmekte.

Manzara nefes kesiciden de öte. İnanılmaz bir diklik ve yükseklik hissi veren dağın üzerine kurulmuş olan kasaba, hem şirin hem de yabancı turist kaynıyor. 1959 da, Çin’in 9 yıl süren işgaline daha fazla dayanamayarak, yanına halkından bir çok kişiyi (80.000 kişi kadar) ve rahibi de alıp Dharamsala’ya gelmek zorunda kalan Dalai Lama, helen barışçıl özgürlük mücadelesini, yine barışçıl yollardan sürdürmekte. Sürgündeki Tibet hükümeti ve Tibet Ana Budist Manastırı da burada bulunmakta. Her ne kadar Hindistan içinde yer alsa da, Dharamsala, son derece sessiz, aşırı huzurlu ve muhteşem manzarası ile bize kendimizi Tibet’te hissettirdi.

Mc Load Ganj ya da azıcık aşağısı Dharamsala adının geldiği yer de çok ilginç bu arada. Yukarıda Mc Load Ganj’da biraz bahsetmiştim. Dharamsala ise, Tibet’lilerin, Küçük Lhasa ya da kısaca Dhasa demelerinden geliyor. Tibet’in başkenti olan Lhasa’ya bir gönderme gibi düşünebilirsiniz.

Arkasını, en yüksek tepesi 5.639 metrelik Hanuman Ka Tibba olan, Dhauladhar Dağlarına dayamış olan Mc Loadganj, daha gördüğümüz ilk anda, bizi bağrına bastı, içine çekti. Sanırım buradan çok feci keyif alacağız.

2000 m.deki Him Queen otelimze geldik. Gayet güzel. Eski yüzlü, biraz dökük, ilginç kokulu, huzurlu mu huzurlu, sessiz, rahat odaları var. Daha ne olsun. Hindistan’ın beyin karıştıran, beni benden alan kalabalığından sonra buraya gelmek, anlatılmaz bir huzura varmamı sağladı. Ne sabah çıktığımız şehirle, ne de ülke ile alakası yok burasının. Sakinliğin keyfini çıkartmak için birkaç gün burada kalacağız. Hiçbir şey yapmadan hem de.

DALAİ LAMA

14. Dalai Lama, 6 temmuz 1935’de kuzeydoğu Tibet’ de dünyaya gelmiş, uzun aramalar sonucunda iki yaşındayken gösterdiği mucizelerle, 13. Dalai Lama’nın reenkarnasyonu olarak tanınmış. Ekim 1939’da Tibet’in kutsal şehri Lhasa’ya yerleşmiş.

1949’da yeni kurulan komünist Çin hükümeti Tibet’i işgal etmeye başlayınca genç yaşına rağmen ulusal kabine başkanlığı görevini de üstlenmek durumunda kalan Dalai Lama, dokuz yıl boyunca Çin’li işgalcilere karşı barışçıl, şiddet karşıtı bir politika izlemiş, fakat Çin hükümeti giderek artan bir şiddetle kendilerine direnen savunmasız on binlerce Tibet’liyi katletmiş. Çinlilerin, Tibet’in kutsal başkenti Lhasa’yı kuşatmaya başlamasıyla, Hindistan başbakanı Nehru’ nun daveti üzerine Dalai Lama, barışçıl mücadelesini sürdürmek üzere Himalaya’ları aşarak, 31 mart 1959’da Hindistan’a geçiş yapmış.

Dalai Lama ile birlikte yaklaşık 80.000 Tibet’li de Hindistan’a geçiş yapmış, buradan Hindistan’ın değişik yerlerine ve Nepal, Bhutan başta olmak üzere dünyanın değişik yerlerine mülteci olarak yerleşmiş ( komünist Çin yönetiminden kaçabilenler bugün hala geçiş yapmakta. )

Dalai Lama, barışçıl politikaları ve Tibet’in özgürlüğü için şiddet karşıtı mücadelesi nedeniyle, 10 aralık 1989’da Nobel Barış Ödülü almış.

Bugün 75 yaşında olan Dalai Lama’nın, Sonsuz Şevkat Bodhisatvası‘nın bedenli bir ifadesi olduğuna inanılıyor.

Dalai Lama’nın evi, Mc Loadganj yani, yukarı Dharamsala’da Tsuglagkhang (ana tapınak)’ın karşısında. Dalai Lama hem Dharamsala’da hem de dünyanın değişik yerlerinde eğitimler vermekte. Dharamsala’da olduğu zamanlarda kendisiyle görüşme imkanı sağlanabiliyor ama bizim O’nu görme şansımız ne kadar bilemiyorum. Kendisi, yılın üç yüz küsur günü ABD’de yaşıyor ve Tibet’in özgür kalmasını sağlaması için politik ve barışçıl görüşmelerini, oradan yürütüyor. Çok nadir Dharamsala’ya geliyor ve bu gelişlerini de pek planlı yapmıyor. Bakalım artık.

www.dalailama.com

Otelimiz: Him Queen – 14 $. Yani 660Rupi – www.himqueenhotel.com – Tavsiye ederim. Kolaylıkla bulabileceğiniz çok sayıda otel de mevcut.

20 gün.05 Aralık.08 Cuma -Dharamsala – Uzun konaklama 2.gün

Günün ilk aktivitesi olarak, bu muhteşem vadiyi gezdik. Otelimizin manzarası da inanılmaz güzel. Bırakın otelimizi, kasabanın manzarası bile çok çok etkileyici. Aslında sadece 2082 m. irtifadayız. Kasaba, arkasını muhteşem Himalaya dağlarına yaslamış durumda ve önünde, diklik hissimizi hoplatacak kadar etkili bir vadiler zinciri var. Güneşin batışı mı yoksa doğuşumu daha muhteşem ayırt etmek mümkün değil. Her anı, her dakikası inanılmaz manzaralar içinde boğulmuş bu müthiş yere hayran kaldık. Etkilendik, hem de çok etkilendik. Sadece bir iki gün kalmaya geldik ama sanırım bu planımıza uyamayacağız.

Otelimizden görünen bir sürü dik yükseltiden birisinin tam tepesinde, çok güzel bir yapı var. Yani Dalai Lama’nın manastırı ve rezidansı. Sarayı diyelim biz. Hayatı boyunca yaptığı, sahip olduğu her şey, gibi son derece mütevazi ama çok da etkileyici. Sürgündeki halkının, bir gün ülkelerine, ana vatanlarına geri dönebilmesi için, hayatının tamamını bu uğraşa adamış müthiş adamın, tek başına verdiği onurlu savaşın gücünü simgeleyen bir yapı. Basit ama etkileyici olması ciddi bir çelişki ama, esas güç, içinde yatan doğruluk ve hak savaşında sanırım.

Milyonların peşinden koştuğu ve Budist’lerin ruhani lideri olan Tibet’li Dalai Lama’nın dibinde olmak, çok ilginç hislere sebep oluyor. Dibindeyiz ama acaba kendisini görebilecek miyiz?

Mc Load Ganj’ ın minicik merkezde bulunan otobüs durağından, hemen bir otobüse binip Aşağı Dharamsala’ya indik. Bir kaç alışveriş yaptık. 2 çift outdoor ayakkabısı, 2 polar sweat shirt, 2 adet büyük boy seyahat çantası. Ve toplam hepsine adam başı 70 ytl. verdik.!!! İnanılmaz ucuz. Akşam, McLLO isimli barda hem pizzalarımızı yedik, hem biralarımızı içtik. Turistlerin rağbet ettiği bir yer. Dünyanın çeşitli ülkelerinden, değişik insan görmek mümkün. İlginç geldi bize. Herkes pek sakin. Kimsenin bir şeyleri bir yere yetiştirmekle alakalı acelesi yok.

Daha önce adını duyduğum ama, hiç görmediğim, Hindistan yapımı BULLET marka motosikletler var. 350cc, tek silindir. Eski İngiliz BSA’ larına benziyor. Markası Royal Enfield. Çok güzel bir sesi var. Tok ve için için geliyor. Sanki 800cc gibi çalışıyor. Pek beğendim vallaha. Sıfırı 1600 $. Alıp gelsem mi acaba İstanbul’a. ? Vitesi, alışıldığı üzere solda değil sağda ve arka freni de sağ yerine solda. Çok şirin ve sesi de inanılmaz etkileyici. Aklım kaldı. Burada yaşayan bir çok yabancı turist, kendilerine bir tane Bullet almış veya kiralamış. Bir daha ben de bir tane kiralayacağım.

21.gün.06 Aralık.08 Cumartesi -Dharamsala – Uzun konaklama 3.gün

 

Bu gün Vedat ile ayrı gezmeye karar verdik. Kahvaltıdan sonra ben bilgisayarımın başına döndüm. Vedat ise gezmek istediği yerlere gitti. Ben bir çok resim ayarladım siteye koymak için. Bir haftadır yazamadığımı için, biriken anlarımı, not defterimden bilgisayara geçtim. Sabah başladım, saat 23:30 ve daha bitmedi. Halen bu satırları yazıyorum.

Bu gün yaptığım en önemli iş, çantamdan bir çok malzemeyi, ihtiyacım olmayacağına karar verdiğim için İstanbul’a göndermek oldu. 14 kg. hafifledim. Çadır, mat, ocak, tencere takımı, fazla kıyafetler vs. Hepsini postaneye götürdüm. Postane bana yan tarafa gitmemi ve orada malzemelerimi paketlettirmemi söyledi.! Yan taraf bildiğiniz terzi aslında. Abiler orada benim paketleri güzelce ölçtü, biçti, beyaz kumaştan hemen bir kılıf yaptı, eşyaları içine koydu, ağzını iyice dikti ve dikiş yerlerine balmumu damlatarak izole etti. Yöntemi ilginç bulmakla beraber, seyretmesi çok keyifli oldu. Yaklaşık 1 ay sonra İstanbul’da Cenk’e ulaşmış olur.(umarım).

Sonradan not: Bu arada mallar tam bir ay içinde Cenk’e ulaştı.

Vedat ile şöyle bir karar verdik. Kathmandu, evet, ana rota hedefimiz. Ama uzun soluklu kalmak için uygun bir yer değil. Havası çok çok kirliymiş, trafik, keşmekeşi çokmuş. Yani istediklerimiz yok orda. Dharamsala’da bir kaç gün daha kalıp, Delhi, Agra, Varanasi üzerinden Kathmandu yapacağız. Yılbaşını geçirip, atlayıp motorlarımıza yine Dharamsala’ya döneceğiz ve burada daha uzun süre kalacağız. Belki 1-2 ay. Bakalım artık. Bu sadece plan, ne kadar uyarız bilmiyoruz. Ama plan plandır. Çok sevdik burasını. Sakinliği, dinginliği muhteşem. Manzara seyretmesi ömre bedel. Üstelik bedava…

22 gün. 08 Aralık.08 Pazar -Dharamsala – Uzun konaklama 4.gün

Tam anlamı ile bugün hiç bir şey yapmadık bu gün. Sadece motorlarımızın minik bakımlarını bitirdik. Yağ ekledik lastik havalarımızı ayarladık, hava filtrelerimizi temizleyip yağladık. Sabah kahvaltı, öğlen yemek, akşam bira ve yine yemek. Tembellik konusunu bu gün çok abarttık. Ama çok eğlenceli.

23 gün. 08 Aralık.08 Pazartesi -Dharamsala – Uzun konaklama 5.gün

Bu gün de hiç bir şey yapmadık. İnternetten siteme yeni resimler ekledik. Site içinde, Vedat’a ayrıca bir bölüm açtık. Malum bizi takip eden çok sayıda, tanıdığımız, tanımadığımız dostlarımız var. Bizi merak ediyor ve ne yaptığımızı, yapacağımızı bilmek istiyorlar. Onlara bir nebze bizden bir şeyler verebilmek için devamlı internetten resim ve yazı yüklüyorum. Ama inanın genelde çok zor oluyor. Tüm gün deli gibi km. ler yol yap. Manyak adamların arasında motor sür, akşam yorgun, pis, demotive, aç bir şekilde otele gel. Yıkan, durulan, yerleş, karnını doyuracak yer bul, sonra halin kalırsa, gün içinde aldığın notları düzenle. Bilgisayara geçir. Çekilen resimleri, hem Vedat’ın hem benim makinedekiler olmak üzere, hemen bilgisayara aktar, ne olur ne olmaz diye bir de sabit hard diske aktar. Sonra word dokümanında günlük yazıları, notları yaz. Daha sonra internet bulursan yazıları siteye yükle. Resimler ise başka dert. Resimler yaklaşık 4 mb. Yani yüklemek için çok büyük. Önce, hangilerini siteye koyacağına karar vermek için, yüzlerce resim arasından eleme yap. Sonra resimleri küçült, sonra da sınırlı ve çok yavaş internet bağlantısı ile siteye yüklemeye çabala. İnanın tüm günün yorgunluğunun üzerine bu işlemler, ciddi bir mesai. Hele de ertesi gün gitmeniz gereken, bilmem kaç yüz km. yolunuz var ve bedeniniz gitmek istemiyorsa… Varın gerisini siz düşünün.

Gün içinde civardaki manastırları gezdik. Bol bol trekking yaptık. Bacaklarımız açıldı biraz. Bir çok resim çektik. Yarın sabah 500 km.lik sıkı bir yol, Delhi’ye gitmek için bizi bekliyor. Delhi’de büyük bir motor servisi bulup yağımı değiştirmek istiyorum.

24 gün. 09 Aralık.08 Salı – Dharamsala – Uzun konaklama 6.gün

Bu gün Delhi’ye yola çıkacaktık ama, bir hesap kitap yaptık ve ayın 15 inde, Pazartesi günü yola çıkmaya karar verdik. Yani bir süre daha Dharamsala’dayız. Fırsat bu fırsat, motorumu tesviyeler üzerine bir ustaya götürdüm. Usta usta ama, motor dükkanı dediğim yer, minicik bir yer. Benim motor dikine giriyor, yanına usta giriyor ve başkası giremez. Ne kadar küçük anlatamam. Sanırım 3 m. derinliği ve 2 m genişliği var. Ama adam becerikli, hakkını verelim. Kartelin altındaki yağ tapasını dişlisi sıyırığı içi yağ kaçırıyor. Usta hemen halletti. Dişliye biraz bez-ip sardı ve üzerine çift kompenentli bir yapıştırıcı sürdü. 3 saat bekleyip tapayı yerine taktık ve yağ koyduk. Sızıntı yok. Süper oldu. Yağ kaçıran bir motor ile binlerce km. yapmak çok zor. Hatta imkansız. Hele yanındaki arkadaşının motoru çok iyi durumdaysa, benim de ona ayak uydurmak, ve onu yolda bırakmamak gibi bir mecburiyetim varsa.  Bakım işi çok iyi oldu aslında. 2,5lt Mobil marka yağ, işçilik, yeni kavuniçi – siyah yumuşak elcikler ve ikinci klaksonu taktırıp (Hindistan’da emin olun çok işinize yarayacak) toplamda 1000 rupi (20 $.) verip mutlu bir şekilde otelime döndüm. Zincirimi de yağlattım tabiî ki… Verdiğim rakam, buraya göre son derece fahiş ve tam turist fiyatı tabiî. Ama olsun.

25 gün. 10 Aralık.08 Çarşamba – Dharamsala – Uzun konaklama 7.gün

Bu gün pek sevgili otelimiz Him Queen den ayrıldık. Bizden, nazikçe çıkmamızı, zira, hükümete ait bir çok bakanın geleceğini ve otelin bu dönem için, 6 ay öncesinden dolduğunu söylediler. Biz de mecburen, hemen yandaki Annex otele geçtik. 660 Rupilik fiyatı, pazarlıkla 500 Rupiye indirdik.10 $. Dürüst olmadıklarını sonra anlayacağız.! Aslında otel o kadar yakın ki, motorların yerlerini bile değiştirmedik. 2,5 m. yandaki otele geçtik. Genel anlamda bizim için iyi oldu.

Öğleden sonra internet bulup, siteye 100 küsur resim daha yükledim. Yazı yazmadım.

Akşam güzel bir geçiş töreni oldu. Dalai Lama’nın, Nobel barış ödülü almasının anısına yapılan korteji seyretmek çok keyifli idi. Ellerinde meşaleler ile kırmızı, kavuniçi kıyafetlerine sarınmış bir çok rahip ve aynı korteje eşlik eden bir çok turist. Budist rahipler ilahiler söylediler. Müzikler havada uçuşurken, akşamın alaca karanlığında yankılanan ruhani sesleri içimize çekerek, gözlerimizi kapattık ve dünyanın neresinde olduğumuzu, ne kadar şanslı olduğumuzu, İstanbul’daki ailemiz ve dostlarımızdan ayrı olsak dahi, çok mutlu olabildiğimizi, sağlığımızın yerinde olduğunu düşünerek şükür ettik. İçinde olduğumuz yerin, manzarası, ilahi dokusu yetmezmiş gibi, bir de bu geçit töreninin etkileyiciliği, bizi çok keyiflendirdi. İyi ki, tüm korkularımızı, sıkıntılarımızı, soru işaretlerimizi bırakıp yola çıktık ve buralara kadar geldik.

26 gün. 11 Aralık.08 Perşembe – Dharamsala – Uzun konaklama 8.gün

Sabah erkenden kalkıp, hemen yandaki, Kareri Lodge oteline geçtik. Zira dün kaldığımız oteldeki adamlar, 250 rupilik odayı bize 500 e kakalamışlardı. Bilmemize rağmen dün akşam yine de kaldık. Çok eşyamız olduğu için, aynı gün ikici kere başka otele taşınmak istemedik. Ama bu sabah, benim bu davranıştan çok çok rahatsız olmama hak veren Vedat ile beraber, hemen 10 mt. Yandaki yeni otelimize geçtik. Fiyat 440 Rupi. 8 $. Çok mutluyuz. Sahibi de Dalai Lama ile yan yana resmi olan, inanılmaz efendi bir bey, Mr. Ram Swaroop. Minik mütevazi bir yer ve biz çok çok sevdik.

Motorumun gidon göbek bilyelerini Pakistan’da Lahor kentinde sıktırmıştım hatırlarsanız. Ama sıkılma işlemi az geldiği için halen tıkırtı var. Asfaltta değil ama, bozuk zeminde halen tıkırdıyor namussuz bilyeler. Ben de 5 km. aşağıya, Dharamsala’ya indim. Çünkü, dün gittiğim ustada, bilyeleri sıkacak anahtar yoktu. Sevgili ustam, aşağı Dharamsala’da, abisinin dükkanını önerdi ve hatta, kendisi de motoruna atlayarak, bana eşlik etti. O harika virajları, bu sefer üzerinde hiçbir ağırlık, çanta vs olmayan motorumla inip çıkma şansı elde ettim. Nasıl iyi geldi anlatamam. Deli gibi yüklü motorumla nasıl eziyet çekiyormuşum, şimdi daha iyi anladım.

Nihayet sıktırabildim motorumun bilyelerimi. Çok iyi oldu. 20 rupi verdim 0,4 $. Çok ucuz yahu.

Mc Load Ganj’a geri gelince, eşyalarını ayıklayan Vedat ile odasında buluştuk. Ben de birkaç eşya ayırdım ve Türkiye’ye geri postalamak, ağırlıklarımızdan kurtulmak için postaneye gittik. Toplam 18 kg. malı geri gönderdik. İçerisinde, aldığımız hediyelikler ve kullanmayacağımız giyecekler var. Bu arda Vedat’ın kaldığı oda çok çok güzel. Harika manzarası da var. Çok kıskandım. Zaten hemen tüm seyahat boyunca, Vedat’ın kaldığı odalar benimkilerden daha güzeldi ama ben bunu O’na söylemedim. Daha ucuz odalarda kalarak da bu seyahatin ne kadar keyifli geçebileceğini sizlere anlatabilmek için, kendimi feda ettim yani… Değeriniz bilin. (Yazık bana ya…)

Hemen öğlen yemeği için, Vedat’ın odasındaki muhteşem manzaralı kocaman balkona geçtik. Hem yeni aldığımız, hem de önceden yanımızda olan yemeklerimizi yedik ve sonrasında ağırlık basınca odalarımıza çekilip yattık. Aslında ben odama indim. Vedat zaten odasında. Saat daha 17:00, yuh bize. Hiçbir şey yapmamak çok yorucu, çok. Anlatamam. Benim gibi yerinde duramayan birisi için daha da çok sıkıcı.

Ben 20:00 gibi acıktım ve yemek yemeye gitmek istedim. Ama Vedat kalkmadı. Tembel adam ne olacak. Genelde her akşam, saat 19:00 gibi yemeğe gideriz. Bu güne kadar hemen hemen hiç aksatmadık. Sanırım enerjiye ihtiyacı var Vedat’ımın. Dinlenmesi daha iyi olacak.

Yalnız başıma hafif bir şeyler yiyip otele geri geldim. İki de bira aldım, süper mütevazi odamda! içerek ve notlarımı bilgisayara geçirerek zaman harcadım.

Otele geri geldikten sonra, babası Türk olan, Belçikalı bir kızla tanıştım. Adı Seher!. Yan odamda kalıyor. Gayet güzel de Türkçe konuşuyor. Tek başına, bir aydır sırt çantası ile Hindistan’ı geziyormuş. Uzun uzun konuştuk, yarı Türkçe, yarı İngilizce. Yarın sabah trenle Agra’ya gidiyor. Akşam vedalaştık ve bir yerlerde, tekrar görüşmek dileği ile ayrıldık. İyi cesaret vallaha.

Kendi kendime notlar:

 

Oldukça ilginç geliyor bana; Buraya gelen yabancılar hep bir Budist giyim ve yaşam tarzına bürünüyor. Komik geliyor uzaktan bakınca. Sağlıklı yaşamak için her gün Yoga yapıyorlar. Spor yapıyorlar, deli gibi yürüyorlar, %80 i vejiteryan. Ama bakıyorum, hemen hepsi (çok az istisna var) acayip sık sigara içiyor. Sağlıklarına, yaşam kalitelerine o kadar dikkat eden bu insanlar, neden bunu yapıyor anlayamadım. Huzuru, mutluluğu, sağlığı, dinginliği bulmak adına, memleketlerinden kalkıp, binlerce kilometre teperek buraya kadar gelmelerine rağmen, kendilerine karşı dürüst olamadıklarını düşünüyorum. Bana ne aslında ama, düşünüyorum işte. Üstelik sigara paketinde “içme ölürsün kardeş” gibi bir şeyler de yazıyor. Anlayamıyorum açıkçası. Allah’tan  yol arkadaşım Vedat’da sigara içmiyor. Aslında içiyor ama, çok çok az. Tüm seyahatte sadece 5-10 tane bir şeyler içti. Aferin Vedat’ıma.

Burası sanki gerçek Hindistan gibi değil. Çok daha sakin ve insan sayısı daha az. Metrekareye daha az insan düşüyor! Gerçek Hindistan çok çok daha kalabalık. Ama yerliler, yani Hint’liler ve Tibet’liler oldukça ilginç burada. Her ne kadar Hindistan’ı henüz görmemiş olsam da, şimdiye kadar bana verdiklerini biraz aktarmak istiyorum.

Öncelikle, buradaki insanların, ayıp ve pislik kavramları bizden çok farklı. Yolda, restoranda, kafede feci yüksek sesle ve çok çirkin ve gürültülü bir şekilde boğazlarını temizliyorlar. Bu işlem, son derece doğal ve normal onlar için. Bu arada, sizin mideniz de ağzınıza geliyor tabi. Sokağa kocaman, ağız dolusu tükürmekten hiç çekinmiyorlar. Artık ne tükürüyorlarsa. Yüksek sesle konuşmak, herhangi bir şekilde ve yerde çok doğal onlar için.

Yürüdüğümüz yolun iki yanında üstü açık kanallar var. Sokakta yürürken, bu kanallara çişlerini yapıyorlar (özellikle akşamları), tükürüyorlar, kusuyorlar ve çöp atıyorlar. Belediye ara sıra kanalları temizliyor. Siz sokakta yürürken, (2082 mt. de, ormanlar içinde, dağın tepesinde, havanın süper temiz olması gereken bir yerde) burnunuza son derece kesif, idrar öncelikli kokular geliyor ve pek nahoş oluyor tabiî ki… Aslında biliyor musunuz, bunların hepsine alıştık. Gerçekten. Ama, şu yanımızdan geçen araçların, devamlı şekilde, hatta etrafta kimseler yokken, yani yol hakikaten bomboşken bile, deli gibi klakson çalmasına alışamadık. Ciyak ciyak klakson çalıyor adamlar ya. Vedat bu konuda daha rahat ama, ben çıldırmak üzereyim. Beynim bir mantığa oturtmaya çalışıyor ama nafile. Düşünün şimdi, adam bit kadar motoru ile rampa aşağı gidiyor. Motor boşta, ve önünde, arkasında kimseler yok. Yanda yürüyen yayalar da yok. Ama devamlı klakson çalıyor. Bir tek o adam diye düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Hepsi, ama hepsi aynı şeyi yapıyorlar. Az istisna var ama saymıyorum bile. Aynısı arabalar için de geçerli. Etrafta insan olduğunda anlıyorum ama, arabanın dandik motorunun sesi, zaten klaksondan daha gürültülü. Yani geldiğini duymamanıza imkan yok. Ama inadına ciyaklayarak klakson çalıyorlar. Katil olmak içten değil. Neden, neden, neden yaaa, neden? Düşünmüyorlar bile klaksona basarken. İçgüdüsel/içdürtüsel bir hareket.( “Neden” sorusunu sormamaya çalışmak, inanın düşündüğünüzden çok daha zor. Çünkü sebebi yok zaten. Ama bu seyahatte, bir yerlerde başaracağım sormamayı.)

Bu gün Vedat ile konuşurken ve sonraki günlerin yol planını yaparken, Delhi şehrine girmeme konusunda hem fikir olduk. Duyduğumuz ve okuduğumuz kadarı ile, pek özelliği olmayan, son derece büyük, aşırı kalabalık, 20 milyon civarı ve çok kötü trafiği olan bu şehre pek sempati beslediğimiz söylenemez. Mümkün ise, Delhi’den hemen önce bir kasabada kalıp, ertesi gün Delhi’nin etrafından geçen ama şehre girmeyen otoyoldan geçerek ( ring road ), Agra’ya, Şah Cihan’ın meşhur yapıtı Taj Mahal’in şehrine girmek istiyoruz. Yani dört gün sonra, ayın 15 inde yola çıkmayı ve 25 inde Kathmandu’ya varmayı hedefliyoruz. Bakalım artık. Kader neler gösterecek.

Bu yolculuğa çıkmak istememdeki ana sebep, Kathmandu’ya varabilmekti. Vedat’ın ana isteği de aynı. Tabi ki bu arada, rota üzerindeki bir çok güzel yeri görmek, içime çekmek, kokusunu tanımak, insanı ile tanışmak, sıkıntılarını yaşamak, dünyalarını anlamaya çalışmak, anlaşmak, kendimi anlatmak, bir şekilde uzlaşmak ve tüm bunların keyfini yaşamaktı. Ama hedef olan Kathmandu gözümde önemini biraz kaybetti. Nedense?… Sanırım, esas sebep, başlarda, rotamız üzerinde pek önemli olmayan Dharamsala’nın, gözümde, gözümüzde şimdi çok değer kazanması diyebilirim. Lokasyondan, havasına, insanından, son derece yüksek pozitif enerjisine, manzarasından, doğasına, kültüründen sakinliğine kadar, her şeyi bizi çok etkiledi.

Tüm geldiğimiz 8000 km. boyunca, hedef aslında Dharamsala olmaymış düşüncesi sardı ikimizin de yüreğini. Sevgimizi çaldı. İçimizi ısıttı. Bizi kabul etti ve tüm güzelliklerini karşılıksızca ve cömertçe bize sundu. En önemlisi; mutlu olmamızı sağladı. Hem de biz hiç bir şey için çaba göstermeden.

Pislik, çirkinlik, karmaşa, üç kağıt vs. her yerde yok mu zaten? Ama bunları görmediğin yer, unuttuğun yer, algının kötülükleri ittiği yer, aslında gerçekten mutlu olduğun yer değimli ki? Bence / bizce evet… Burası orası. Kathmandu’ya tabi ki gideceğiz. O’rasının da havasını soluyup, insanını tanıyacağız. En son giden Türk motor sürücüsü sevgili Murat’ın dediği gibi, “Ben nereye geldim? Bu ne kargaşa, bu ne pislik” diyecek miyiz göreceğiz. Ama olsun. Birebir, kendi gözlerimizle göreceğiz ya, yeter de artar bile. Bunu kimse bizden alamaz ki. Gittik kardeşim, hem de motosikletle gittik. Matah bir şey mi bilmiyorum ama, gittik ya ona bak sen demek çok zevkli olsa gerek. Amaç varmak mı, yolda olmak mı? Tabiki yolda olmak… Varınca seyahat bitiyor. Kim ister ki varmayı? Kim ister ki, seyahatinin bitmesini, kim ister ki keyif aldığı şeyin uzun sürmesi yerine sona ermesini. Değil mi. Yolda olmak gibisi yok değimli sevgili dostlarım? İçinizden evet dediğinizi duyar gibiyim. O zaman siz de atlayın motorlarınıza, dilediğiniz yere gazınızı açın. Öncelikle, gereken eğitiminizi alın, tecrübenizi pekiştirin. Sonra dolaba üst raflara kaldırdığınızı ama aslında hep sizin olan cesaretinizi de kaldırdığınız yerden indirin, atlayın motora. Nereye istiyorsanız oraya gidin. Gidin ki, bu yazıları okuyan değil, yazan siz olun. Benim sizden hiç farkım yok ki. Sadece cesaretimi nereye kaldırdığımı buldum. (Teşekkürler Filiz’ciğim )

Yılbaşını geçirip, motorlarımıza atlayıp yine Dharamsala’ya geri geleceğiz. Böyle bir plan yaptık. Tutar mı bilemem. Ama plan yapmanın kime ne zararı var ki. Üstelik beleş.Eh, vaktimiz de var. O zaman yap yapabildiğini işte. Bu gün olmaz, yarın işe yarar. Rahmetli babamın dedi gibi; En zor kasayı dahi açmasını bil, ama açma!…

Bakalım Kathmandu yolunda neler göreceğiz. Kar göreceğiz sanırım/umarım. Bu uçsuz bucaksız derin vadiler ve yüksek dağlar, karlı halleri ile bizi nasıl karşılayacak acaba. Düşüncesi şimdiden içimi üşütüyor ama mutlu da ediyor. Sanırım, Vedat ile birbirimize söylemesek de, ikimiz de Kahtmandu’ya gidip, Dharamsala’ya geri gelmeyi iple çekiyoruz. Bir yerden, henüz ayrılmadan orayı özlemek, böyle bir şey olsa gerek.

Ne güzel keyifler yaşattı bu seyahat bize yahu. Aklıma bile gelmezdi, Bağdat caddesinde, Cafe Cadde’de, serin biramı yudumlarken ve arkadaşlarıma, gideceğim rota ile alakalı ahkam keserken!… Zaten ukalayım, ama bir de ahkam kesmek yok mu. Atıp tutuyorum feci şekilde. “Oraya gideceğim, buraya gideceğim, şu şöyledir, bu böyledir” diye… Ama şimdi anlıyorum ki, dünya başka işliyor. Hisler, düşünceler ve maddeler ile değil, mutluluk ile canlanıyor. Değişiyor, gelişiyor, besleniyor.

Kathmandu için hafif yollu yargısız infaz yaptığımı farkındayım ama bize kızmayın ne olur. Yazılanları okumakla, iki kuru resme bakmakla anlaşılmayan şeyler, hisler, duygular, kokular var içimizde. Ancak bu kadar anlatabiliyorum, beceriksiz ellerimin, klavyede acemice yazdığı şekliyle. Bizi anlamaya çalışın ve kendinizi yerimize koymaya çalışın. Öyle bir yerdeyiz ki…

Sevgili Vedat’ın dediği gibi:

-Oğlum aşağıda dağlar var!. Ne biçim yere geldik biz?

Ne güzel değimli? “Aşağıda dağlar var”. O zaman, biz ne kadar yüksekteyiz ki? Madden mi, ruhen mi? Düşünmek için çok zamanımız var. Umarım siz de bir gün buraya gelir ve bize hak vermek için ve/veya, yaşamınıza bu güzellikleri katmak için, zaman ayırırsınız.

Kareri Lodge – Mr. Ram Swaroop. – Mcleodganj (HP)

kareri@123himachal.com – +01892.221132 – http://123himachal.com/karerilodge/karerilodge.htm

27 gün. 12 Aralık.08 Cuma – Dharamsala – Uzun konaklama 9.gün

Bu gün ne yaptık dersiniz? Hiç bir şey!!!… Size de tavsiye ederim, çok eğlenceli. Hiçbir şey yapmadan sıkılmamak bu olsa gerek. Normalde oldukça hareketli bir adamımdır. Bir şey yapmadan durunca da, haliyle çok sıkılırım. Ama burada, hiçbir şey yapmama rağmen, neden hiç sıkılmıyorum ve tam tersine, içim garip, daha önce bilmediğim bir huzurla dolu?

Çok tembelledim şimdi, ama bir çok şey yazmam lazım. Hem zamanım hem konsantrasyonum var. Daha ne isterim ki.

Aynı yerde kahvaltı. Aynı yerlerde, aylak madam şekilde yürüyüşler. Aynı yerde öğlen yemeği. Aynı yatakta uyku. Aynı yerde akşam yemeği. Ama bu sefer menüden başka şeyler seçtik. Yemek yediğimiz yerdeki aynı turistlerle muhabbet. Geri gelip, aynı yatakta sabaha kadar uyku.

Kıskandınız mı? E siz de gelin buraya madem öyle.

 

28 gün. 13 Aralık.08 Cumartesi – Dharamsala – Uzun konaklama 10.gün

Bu sabah kahvaltı esnasında, Vedat’la ikimiz de birbirimize aynı şeyi sorduk. Daha doğrusu az önce ben sordum, Vedat ise ben de soracaktım yahu dedi… Delhi’ye Pazartesi yola çıkmayı hedeflemiştik ama, Hindistan’ın trafiği malum. “Bari yarın, yani Pazar günü çıkalım da, daha az bir kötü trafikte yol alalım, belki biraz daha güvende oluruz” diye düşündük ve sonuç olarak, Pazar günü, 14 Aralık, sabahleyin erken bir saatte yola çıkıyoruz.

Bu günü dinlenerek geçireceğiz. Sanki çok yorulduk da. Eşyalarımızı toparlayacağız. 10 gündür buradayız ve biraz dağıldık açıkçası.

Otelimizin son derece zarf sahibi Mr. Ram bize, meşhur Dalai Lama’nın, bu gün Fransa ziyaretinden Mac Load Ganj’a, yani evine dönüyor olduğunu söyledi. İçimizi bir coşku kapladı ki sormayın. Evine, buradaki sarayına dönüyor. Yani burnumuzun dibine. Şansa bak ya. Hemen hevesle otelden çıktık ve geliş yoluna doğru seyittik.

Saraya giden yolların iki tarafı, tamamen rahiplerle, turistlerle, öğrencilerle ve halk ile kaplanmış vaziyette. Biz de hemen fotoğraf çekebileceğimiz uygun bir yere yerleştik ve kendisini beklemeye başladık. Beklerken etraftaki renkli insan manzaralarını da kaçırmamaya çalıştık elbette. Bir çok resim çektik.

Hindistan’da, sürgündeki bir hükümetin kutsal ruhani lideri olan, Nobel Barış ödülü sahibi, ve dünya barışına yaptığı katkıları ile ünlü bu sevimli insanı canlı görebilecek olmak, içimizde garip bir heyecan yaratı. Dalai Lama’yı görmek hemen hemen mümkün değil. Zira, ya sarayında özel görüşmeler yapıyor, ya da yurt dışında temaslarda bulunuyor.

Az sonra mütevazi, bir Suzuki cipin ön koltuğunda, şoförün yanında, son derece güler yüzlü şekilde oturarak önümüzden geçti. Kendisine selam veren, ellerinde tütsüleri ile bekleyen halkına, sakince el sallayarak ve o bildik sıcak ama yapay olmayan gülümsemesi ile, sanırım herkesin kalbini yine kazandı. Bizimkini kazandığı kesin. İnanılmaz mutlu olduk tabi ki.

Şansımıza dua ettik, heyecanlandık, mutlu olduk ama, neden olduğunu tam da bilemedik. Sanırım 10.000 km. uzaktan kalkıp buraya gelip,2 gün yerine, 11 gün kalıp, ve buradaki son günümüzde Dalai Lama’yı görebilmek, bizi çok etkiledi. Saatleşsek bu kadar hassas denk gelemeyecektik. Ama oldu işte.

Bu arada otelimizden çok feci mutluyuz. Sahibi Ram bey gerçekten çok efendi, aşırı nazik bir kişi. Dalai Lama’nın geleceğini de O haber vermişti bana zaten. Yoksa biz miskin miskin kasabada gezinecektik. Nereden haberimiz olacaktı ki. Şanslıyız vallaha.

29 gün. 14 Aralık.08 Pazar – Dharamsala – Karnal – 377 km.

Şu bizim Vedat var ya, acıyorum aslında çocuğa… Benimle yolculuk yapma gafletinde bulundu çünkü. Her şeyi bildiğini sanan ukala ben!! dedim ki;

-Pazar günü yola çıkalım, Delhi’ye doğru trafik daha rahat olur, tatil günü sakindir ortalık, böylece korkunç Hindistan trafiğinden kurtarırız.

Ne kadar yanıldığımı, yolun yarısında anlayacaktık, ama çok geç olacaktı…

Sabah erkenden yola çıktık. Güzelim Dharamsala’yı ve Mac Load Ganj’ı, aklımızın bir kısmı ile birlikte arkamızda bırakmak bizi oldukça üzdü. Ama, emindik ki, bir gün mutlaka yine bu güzel ,etkileyici yere geleceğiz. Ve muhteşem manzaranın, sakin doğanın keyfini yine çıkartacağız.

Çok bol virajlı ve oldukça keyifli bir yoldan, aşağıya doğru inmeye başladık. (2082 metredeyiz de…) Virajlar yüzünden hızımız çok düşük, ama keyfimiz yerinde. Ana yola ulaşana kadar yaklaşık 180 km. miz daha var. Sonrası otoban ve Delhi’ye hava kararmadan rahat varırız. Düşüncemiz, hesabımız bu idi. (Evdeki hesabın, çarşıdakine nasıl uymadığını anlamamıza yaklaşık dört saat kaldı.)

Virajlı, hem de nispeten bomboş yollarda, yata yata, çok keyifli şekilde Chandigar’a geldik. Zaten buradan sonrası nispeten kolay olacağı için, yavaş gidişimizde kaybettiğimiz zamanı hiç dert etmedik. Hesapta zor kısmı da atlattık, ve otoban başlayacağı için rahatça Delhi’ye gidebileceğiz. (Ne kadar salak olduğumu anlamaya beş dakika kaldı. )

5 -10 dakika içinde, “Otoban” denen şeye çıktık. “Şey” dedim, zira otoban ile alakası olmayan bir yol burası. Halbuki, haritada burası kocaman bir otoban olarak görünüyor. Hindistan’daki hiçbir şeye, hemen inanmamamız gerektiğini bir kez daha anladık üzüntü ile. Yol bölünmüş. İki gidiş, iki geliş şeklinde yapılmış. Kağıt üstünde güzel görünüyor değil mi? Ama yanlış!… İnanılmaz kalabalık bir yola vardık sonunda. Şok üstüne şok. Standart Hindistan kalabalığının, çok daha ötesinde kalabalık olan bir Pazar trafiği, bizi girdap gibi içine çekti. Mümkünü yok çıkmanın ve kaçmanın. Biz Hindistan trafiğini daha yeni yani öğreniyoruz aslında.

Kafanızda canlandırmaya çalışın şimdi; Trafik zaten soldan akıyor. Yani, iki şeritli bizim yolda, ağır vasıtalar soldan, hızlı vasıtalar ise sağdan gitmeli. (Türkiye’nin tersi yani) Sollamalar, normal olarak öndeki aracın sağından yapılmalı. Ama böyle olmadı tabiî ki. Kuralsızlığın kural olduğu bu memlekette, tüm ağır vasıtalar sağdan, yani hızlı şeritten yani, sollamaların (sağlama) yapılması gereken şeritten gidiyor. Biz ise onların solundan, yani ters taraftan geçmek zorunda kaldık. Araçların “Yol Vermek” gibi bir kavramları yok. Yol denen şey, verilesi gereken bir şey değil Hindistan’da…

Arabaların %80 inde sol ayna yok. Sağ aynası, şoför tarafı olan araçların % 80 inde ise aynalar kapalı. Aynası açık olan % 20 ise aynaya hiç bakmıyor! Yani sizden haberdar olması gereken sürücü, sizden hiç haberdar değil. Ne kadar klakson çalarsanız çalın, ne kadar selektör yaparsanız yapın, öndeki araç sizi görse bile kesinlikle yol vermiyor. Çünkü yol vermek diye bir kavram bilmiyorlar.

Abartıyorum diye düşündüğünüzü duyar gibiyim. Keşke abartsaydım. Ne yazık ki doğru ve son derece gerçek ve Delhi’ye daha dünya kadar yol var. Hava kararmadan varmak mümkün değil artık. Hesaplarımız feci şekilde şaştı. Bunu acı bir şekilde anladık.

Bu arada, benim yan ayak müşülü (svici) bozuldu. Yan ayağı açınca motor stop etmiyor. Kapatınca ise yeniden çalışmıyor. Bu yüzden, benzin için durduğumuz her seferde veya mola verdiğimiz her seferde, ben motordan inmedim. İnemedim aslında. Motoru orta sehpaya almak çok zahmetli zira çok çok ağır. Kısaca sadece kontağı kapatıp selemde oturdum… Yaklaşık dokuz saat kadar. Tuvalete bile gidemedim. Tüm gün boyunca motor üzerinde, inmeden hiç oturmamıştım. İlginç ve ağrılı bir deneyim oldu. Ama bu memleketlere ilginçlikleri görmeye, tatmaya, yaşamaya gelmedik mi zaten. Yoksa Avrupa’ya gider, paşa paşa yol yapardık. Ama ben istemem, teşekkürler…

Delhi’ye aydınlıkta varamayacağımızı ciddi şekilde anlayınca, yol üzerinde bir otel bulmak zorunda kaldık. Ana yol üzerinden solda ve az içeride, 1972 yapımı Uchana Tourist Resort u bulduk. Yapay, müthiş bir gölün kıyısındaki harika bir yer. Çok sessiz, temiz ve havası çok güzel. Hafif siler içinde, ılık havası olan, dibindeki karayolundan hiç ses gelmediği için, inanılmaz dingin bir yer. Çok sevdik. Delhi’ye yaklaşık 125 km. uzaklıktayız. Aynı rotayı yapacaklara tavsiye ederim. Haryana eyaletinde, Karnal kasabasından 2 km. önce solda. Hemen yakınında, yaklaşık 500 m. dibinde minik bir alışveriş merkezi ve lokantalar var. İçerisinde Mc Donald’s, Pizza Hut, ve bir çok yerel gıda mağazası var. Çok temiz bir yer.

İlla yerel yemekler yemeye meyilli olduğumuz için, Amerikan kökenli markalardan uzak durarak, bir Hint fast-food yemeği satan bölüme geldik. İçeriğinde neler olduğunu tam bilemememize rağmen, Vedat’la, resimlerinden çok beğendiğimiz iki ayrı menü seçtik. Aman ne seçimmiş kardeşim. Nasıl acı, nasıl acı size anlatamam. Hadi ben acı pek yiyemem. Sevgili Berrak ve Cenk’in yıllardır acılı yemek yeme eşiğimi yükseltme çabalarının faydasını bu seyahatte çok görmeme rağmen, bu yemekten iki kaşık aldım ve kitlendim. Bırakın beni, acılı yemeğe bayılan Vedat bile mosmor oldu. O’nu hiç böyle görmemiştim. Ha, bu arada yemekler ve ikimizle alakalı minik bir iki detay vereyim size. Ben her konuda kıl olduğum için, yemek konusunda da seçiciyim. Aslında seçici derken, yemeğin kendisini değil ama, içindeki bazı zımbırtıları yememeye özen gösteririm. Her şeyi yiyenlerden değilim yani. Bunda, hem safkan kıl ve şımarık olmamın bir miktar etkisi var, hem de, rahmetli babamın mide kanserinden öldüğünü düşünürseniz, ailemizde kalıtsal ciddi bir mide rahatsızlığının da payı var. Şimdiden zaten ülser başlangıcı ve reflüm olduğunu bildirmek isterim. Yani her şeyi yiyememek gibi bir durumum söz konusu. Ama ben yine de şımarıklığıma veriyorum. Doyduğum anda, tabağımda ne varsa bırakırım. Ayıp olur, arkamdan ağlar, cehennemde peşimden koşar diye de düşünmem ve doymuşsam bırakırım. (istisnai olarak 1,5 yoğurtlu İskender var sadece. Onu her zaman yiyebilirim vallaha.) Vedat ise benim tam tersim. Hemen her şeyi yiyebiliyor ve tabağında hiçbir şey bırakmıyor. Benim yiyemediklerimi bile yedi zaman zaman. Maşallah yani, ne diyeyim… Afiyet şeker olsun kardeşim. Yorgunluğumuzu atmak için süper sessiz otelimize, kocaman ötesi odalarımıza çekildik ama, bir de ne olsun istersiniz. Tam odalarımızın altındaki bahçede, yani iki kat altımızda, süper kelek bir Rock gurubu, beter bir konser veriyor. Neden veriyor, kime veriyor, niye bizim oraya geldiğimiz gün veriyor. Vermesenize kardeşim… Diyorum ama devam ediyorlar sevgili Rock müzik sever ama, çalmayı beceremez arkadaşlar. Adları da Notty Boyz! Kulak tıkaçlarımızı taktık yattık, ne yapalım. Neyse ki saat tam 12 de bitti The Dandik Konser.

Sonuçta bu gün toplamda sadece 377 km. geldik. Ama 9,5 saat sürdü. Ve ben seleden hiç kalkmadım, motordan da inmedim. Yuh bana…

Uchana Tourist Resort – 35$ – 1600 Rs.(Rupi)

Karna Lake Tourist Resort, Uchana, Karnal-132001 –

Tel: 0184-2268909 – bajajanil47@yahoo.com

www.haryanatourism.com/destinations/r_karnalake.asp

 

30 gün. 15 Aralık.08 Pazartesi – Karnal – Agra – 359 km.

Harika bir sabahta uyandık. Göl manzaramız muhteşem. Sakinlik, sanki İsviçre’de bir göl kıyısındaymışız hissi veriyor. Hafif sis inmiş, serin ve ortalıkta diri bir hava var. Oldukça da temiz. Hindistan için biraz alışılmadık bir hava yani.

Gölün muhteşem manzarası kenarında kahvaltımızı etmek için buluştuk Vedat ile. Ama benim biraz midem bulandı. Sanırım aç karnına sıtma hapını aldığım için kötü oldum. Tok karnına almak gerek aslında.

Hatırlarsanız, İstanbul’dan yola çıkmadan 4-5 gün önce sıtma haplarımızı almaya başlamıştık ve tüm seyahat boyunca her gün almak ve döndükten sonra da 28 gün daha almak zorundayız. Yoksa etkisi olmuyor. Bazen tembellik edip, “aman unuturum” diyerek, kahvaltıdan önce odamda alıyorum sıtma hapını. Ama bu gün midemi kötü yaptı yahu. Yola çıkmadan önce odamda bir yarım saat uzandım ve sonrasında kendimi daha iyi hissettim. Bir daha aç karnına hap map almam ben.

Kahvaltımızın ardından, hemen motorlarımızın başına geldik. Motorları kahvaltıdan önce yüklemiştik zaten. Vedat motorunu hemen çalıştırdı. Ve tabiî ki benim motor yine çalışmadı!. 30 sıkıcı ve sıkıntılı dakika kadar, orasını burasını kurcaladıktan sonra nihayet çalıştırdım ve hemen yola çıktık. Ama neden çalışmadığını tam olarak bilmiyorum. Nasıl çalıştırdığımı da bilmiyorum. Ama baş suçlu olarak yan ayak scvicini görüyorum. Zira kendisi daha önceden sabıkalı bildiğiniz gibi. Biraz svicin kablolarını kurcaladım, biraz benzin deposunu salladım, azıcık karbüratördeki biriken suyu boşalttım. Sonunda çalıştı ama, dediğim gibi, sorun ne halen bilmiyorum.

Bu gün amaç Delhi’de kalmamak! Çünkü çok kalabalık ve trafik felaket ötesiymiş. Herkes böyle söylüyor. Delhi’ye doğru 125 km.yi kolayca ve hızla bir şekilde atlattık. Çünkü Pazartesi olduğu için trafik hemen hemen bomboş. Ben salak gibi dün, hem kendimi hem de zavallı Vedat’ı korkunç bir hafta sonu trafiğine sokmuşum. Kendisinden bir ara özür dilemeliyim sanırım.

Delhi şehir sınırına vardık. Önceden araştırıp öğrendiğimize göre, Delhi’ye girmeden, etrafından dolaşıp geçen bir Ring Road, (çevre yolu) varmış. Yani, o korkunç trafiğe girmeden rahatça Agra’ya varacağımızı düşünüyoruz. Al sana bir masumane düşünce daha. Hindistan’dayız yahu, olur mu öyle şey. “Rahat yol” diye bir kavram olabilir mi hiç? Hindistan’da iseniz olamaz elbette. Ha, bir de Hintli değilseniz tabi. Onlar pek umursamıyorlar.

Delhi’nin etrafından dolanan sözde çevre yolu ama milim milim ilerleyen bir yol. Daha doğrusu, genelde hep birlikte duruyoruz, ara sıra ilerleyip yine duruyoruz. Çevre yolu dediysem, öyle bizim köprü yolu falan değil ha, aman yanlış düşünmeyin. Bildiğiniz Eminönü, Karaköy trafiği. Onlar Ring Road diyor ama kime göre çevre yolu, orası bilinmez. Sonuçta 12 km. yolu 2,5 saatte geçip!, Delhi’den kurtulduk. Hem de Delhi’ye girmeden. Girsek ne olacaktı, bilmek bile istemiyorum. Ama zamanı gelince öğrenecektim.

Meşhur Red Fort’u da yol üzerinde gördük. Delhi’de görülmesi zorunlu devasa bir kale Red Fort. Çevre yolu şehrin içinden geçmemesi gereken bir yolken, Delhi’de gayet şehir içinden geçiyor. Ama neyse ki, şehir içi trafiğe pek bulaşmıyor.

Ama Hindistan trafiğinden asla kurtulamazsınız. Zira trafik bitmiyor. Çünkü yerleşim yerleri bitmiyor. Hani, bizde, bir şehir veya kasaba, hatta köy bitimlerinde bile insanlar azalır, yollar nispeten boşalır ya. Sonra yeni bir yerleşim yerine girerken, kalabalık yeniden artar ve araçlar insanlar çoğalır. Aralarda ise pek az araç ve yaya olur ya. Hah işte, Hindistan’da böyle bir şey yok! Ne zaman hangi yerleşim yeri başladı, ne zaman bitti, iki yerleşim yeri arasında ne kadar mesafe var, bilmek anlamak mümkün değil. Genelde yerleşim yerlerinde, başlangıç ve bitiş levhaları da kullanmadıkları için, bir yerden çıktık mı, bir yere girdik mi, nereye girdik, ne zaman girdik bilmek çok zor oluyor. Haritadaki mesafeleri baz alarak tahmin ediyoruz, önümüzdeki lokasyona geldik mi, yoksa ne kadar km. daha var. Daimi olarak, yani devamlı bir kalabalık var. Yollarda arabalar, kamyonlar, at arabaları ve motosikletli insanlar. Hep bir telaş içinde bir yerlere gidiyorlar. Nereye gidiyorlar, neden gidiyorlar, nereden geliyorlar, çok muamma! Ama hep bir gitmece durumu var insanlarda. Hep kalabalık, bitmeyen bir araç ve insan seli. Alışmak pek zor. Olduğu gibi kabul etmek lazım. Bu da zor ama üzerinde çalışıyoruz…

Dediğim gibi, yol bölünmüş ama, sizin tarafınızdaki iki şeridin tekinden, hem de hızlı gidilmesi gereken şeritten, her türlü araç rahatça gelebiliyor. Yani sizin şeridinizden, size doğru gelenler var. Kamyonlar, at arabaları, bisikletler, motorlar, traktörler ve hatta yayalar. Öylesine ve umarsızca geliyorlar. Sanki sizin solama şeridinizden değil de, kendi şeritlerinden geliyor gibi bir rahatlıkta, üstümüze üstümüze geliyorlar insanlar. Tabi ki, kimsenin bizi salladığı falan da yok.

Başta bize ilginç ve komik gelen bu hadise, bazen çok ciddi olabiliyor. Düşünün siz sol şerittin gidiyorsunuz. 2 şerit var zaten. Soldaki yavaş şerit, sağdaki solama şeridi gibi düşünün. Önünüzde kamyon var ve siz sağından, yani hızlı şeritten kamyonu geçeceksiniz. Karşıdan gelen bir şey olamayacağı! için, sadece arkaya bakıyor ve sağa çıkıyorsunuz. Ve karşınızda kocaman bir kamyon size doğru geliyor. Ne, ha, hu, kim, neden, nasıl yahu bile diyemeden, adam geçip gidiyor. Hem de son derece rahat şekilde. Eğer çok nazikse, size bir zahmet selektör yapıyor. Ama genelde nazik değiller ve hatta farları olmadığı için zaten selektör de yapamıyorlar.

Aynı hızlı şeritte yerde oturup dilenenlere ne demeli, hiç bilemiyorum. Neden hızlı şeritte insanlar yerde oturur ki? Dilenecek yer mi kalmadı. Anlamak mümkün değil. Her ne kadar “Neden” kelimesi ile başlayan sorular sormamayı alışkanlık haline getirmeye çalışsak da, çok da başarılı olduğumuz söylenemez. Olmayan bir mantığı, mantığımıza oturtmaya çabalamanın sıkıntısı içindeyiz, mütemadiyen.

Geçen gün, “Kuralsızlığın Kural Olduğu Memleket” dedim Hindistan için. Vedat pek güldü vallaha. Gerçekten anlayanlar da benimle aynı fikri paylaşacaklardır eminim.

Motosikletler de başka bir alem. Pakistan’da bir motosiklete 3, 4, hatta 7 kişinin bindiğini görmüş ve resimlemiştim. Ama Hindistan daha farklı. Yine bir motosiklete çok insan biniyor ama, bu sefer çok da yüklüyorlar motorlarını. Hem de ne yükleme. Kocaman kağıt kumaş balyaları, koyunlar, devasa süt güğümleri, tepeleme yığışmış plastik bidonlar ve daha neler neler. Ama işin ilginci, hemen herkes kask takıyor. Hani hatırlarsınız, Pakistan’ın Pencap eyaletinde, yolun kenarında kocaman “kask takın” yazısı vardı ya, aynı onun gibi. Hindistan’daki kask takma yüzdesini görünce şaşaladık vallaha. Trafik polisleri de çok şık. Eski İngiliz Koloniyel disiplininden kalma olsa gerek, hepsi İngiltere’deki polisler gibi, çelik ve çok şık baslıklar takıyorlar. Beyaz tiril tiril ve tertemiz gömlekler giyiyorlar. Lacivert, jilet gibi ütülü, yandan beyaz şeritli pantolonları ve omuzlarından sarkan kırmızı ipin ucundaki düdükleri ile çok şıklar. Ama yine de ağızlarında maskeleri var. Hava kirliliği çok tehlike boyutta ve zavallı adamlar her daim trafiğin göbeğindeler.

Bir ara, Vedat’la konuşurken, Hintli sürücülerin çok “İleri Görüşlü” olduklarını bahsetmiştim. Zira hep ileri bakıyorlar! Ne sağa, ne sola, ne de arkaya hiç bakmıyorlar. Öylesine, sadece ve sadece, direk ileri bakıyorlar. Genelde aşağı bakıyorlar ama neyse. Benim gibi bir İleri Seviye Sürüş Eğitmeni için çok korkunç bir manzara. Bundan sonra önüne bakan öğrencilerime daha esnek olacağım.

Yanlarından bir tehlike gelirse, kaçmayı bilemeyecek şekilde ileri bakıyorlar. Bu kadar beceriksiz sürücülerin nasıl olup da bu kadar az kaza yaptıklarına inanmakta hala zorlanıyoruz. İstanbul’da, sonu rahatlıkla ciddi bir kavga ve hatta ölüm ile bitebilecek binlerce durumda, hiç umursamayıp yollarına devam ediyor insancıklar. Sanki hiç bir şey olmamış gibi. Allah’dan böyle yapıyorlar. Yoksa burada kan gövdeyi götürürdü.

Sonunda Agra’ya gelebildik. Akıllılık edip, Lonely Planet veya Zafer abinin kitabından otelleri kendimiz aramak yerine, girişte hemen duruyoruz. Durunca zaten bir sürü insan üşüşüyor. (üşüşmek komik kelimeymiş bu arada ) Üşüşen sevgili arkadaşlardan, güzel motoru olan ve İngilizce konuşan birisini seçiyoruz. Kendisinin bizim gideceğimiz yeri bilme ve/veya bulabilme yeteneği olduğunu gözünden hemen anlıyoruz. Genelde tabiî ki… Bazen çok feci yanılabiliyoruz da.

Sonra arkadaşımızın arkasına takılarak otelimize doğru gidiyor veya yol üzerinde gözümüze iyi gelen başka bir otel bakıyoruz. Yorgunluk durumumuza bağlı olarak elbette. Önceliğimiz her zaman motorlarımızın güvenli bir yere park edilebilmesi. Sonra konfor fiyat, vs. ye bakıyoruz. Bazen tekin ve temiz olmayan yerlerde, sırf güvenli park alanı olduğu için, çok para ödediğimiz oteller oldu. Ama ne yapalım, yol arkadaşlarımızın güvenliği hep öncelikli olmalı.

Gerek yolda, gerek park ettiğimiz yerlerde nedense hep Vedat’ın “dandik” R1200GS Adventure’ına bakıyor insanlar. Bence zevksiz bu adamlar. Benim misler gibi kavuniçi BMW F 650 motorum varken, hapishane duvarı rengindeki gri 1200GS e neden bakarlar anlamadım!! Ama biliyorum ki benim kızım daha güzel. Hintliler motordan anlamıyorlarsa ne yapalım…

Otelimiz, yol üzerinde gördüğümüz, bir yanında Pizza Hut diğer yanında Costa Cafe olan, Hotel Amar Yatri Niwas…1000 rupi. Yani 22 $. Çok ucuz değil ama idare eder. Kathmandu’da acısını çıkartırız nasılsa.

Birkaç gündür dolunay var. Bunun bilincinde olarak, hemen bir rikşaya atlayıp rezervasyon ofisine gidiyorum. Zira her ay sadece dört gece, Taj Mahal’in kapılarını dolunay zamanı, saat 19:00 dan sonra da açıyorlar. Taj Mahal’in tamamı beyaz mermerden yapılmış. İçerisinde ise ince kesim renkli mermerlerden bin bir şekilde desenler var. Bunlara Pietra Dura sanatı deniyor ve güneşin her evresinde, içlerinden geçen ışığı inanılmaz güzel bir şekilde yansıtıyorlar. Hepsi farklı renklerde minicik kesilmiş bu renkli mermerler, inanılmaz bir ustalıkla, devasa beyaz mermer blokların içerisine gömülmüş. Dolunay zamanı muhteşem renk ve ışık oyunları yaptıklarını bildiğimizden, oraya gitmeyi, Taj Mahal’i dolunay zamanı ışıkta görebilme ayrıcalığını yaşamayı çok istedik ama olmadı. Bir gün ile kaçırmışız. Eh ne yapalım, daha yarınımız var ve hava da fena değil. Gündüz görmekle yetineceğiz artık, Şah Cihan’ın sevgili eşi Mümtaz Mahal için yaptırdığı muhteşem yapıyı.

Bu arada yapının gerçek ismi Mumtaz Mahal… Yani Arcüment Banu Begüm Sultan. Ama Hintçede Z harfi olmadığı için yerine J harfi kullanılıyor. Yani MUMTAJ MAHAL deniyor. Zamanla kısalarak, bizim bildiğimiz TAJ MAHAL adını almış. Tüm hikayeleri gibi, bu da çok ilginç Taj Mahal’in. Bu arada Taj Mahal her Cuma kapalı. Aklınızda olsun.

Akşam Pizza Hut’da çok keyifli bir yemek yedik. Bira da vardı. Garsonların dansını seyrettik. Müşterilerin arasında 5 erkek garson, gayet uyumlu şekilde bir Hint dansı yaptılar. İlginçti, ne diyeyim. Yemekten sonra ise, Taj’ı akşam ışığında gören bir teras bara gittik ama bir şey göremedik. En azından, Agra’nın güzel manzarasının, Hindistan’ın lezzetli çayının keyfini çıkardık.

Hotel Amar Yatri Niwas…1000 rupi. – 22 $.

Fatehabad Road, Agra-282 001 – www.amaryatriniwas.com

2233030-034, 4008400-001

 

31 gün. 16 Aralık.08 Salı – Agra – Dinlenme günü

Önerildiği gibi sabah saat 08:30 da, kiraladığımız bir rikşa ile Taj Mahal’e gittik. Oldukça pahallı olan giriş biletlerimizi aldık 750 rupi/adam başı. 16 $. Parayı bayıldık ve içeri girdik. Oldukça ciddi bir güvenlik vardı. Geçen ay Mumbai kendinde 250 turistin öldüğü bombalı saldırıdan sonra, Taj Mahal’de işi sıkıya almışlar belli ki. Fener, çakı, Latherman, her şeyi dışarıdaki bir merkeze bıraktık. Ama ilginç olarak biletlerimize, birer adet 0,5lt su dahildi! Elimize birer şişe su tutuşturdular Sevindik. Gerçi suyun tadı çok kötüydü, içemedim ben.

Yine önerildiği üzere, içeri girerken yanımıza, yapışkan turist rehberlerinden almadık. Yalnız gezmek daha iyi. Öncesinde rehber kitaplardan oldukça bilgi edinmiştim Taj hakkında. Sakince, iki saatimizi ayırarak, havasını koklayarak, ünlü Moğol İmparatoru Şah Cihan’ın, büyük aşkı Mümtaz Mahal uğruna nasıl devasa bir anıt yaptırdığını, kendi gözlerimizle görerek ve keyfini çıkartıp, ruhunu yakalamaya çalışarak doyasıya gezdik anıt mezarı. Bir çok da resim çektik.

Şah Cihan, nasıl bir aşkla sevmiş olmalı ki, 17 yıllık sevgili eşini, 14.cü çocuğunu doğururken öldükten sonra (1629), 2 yıl boyunca yas tutup münzevi bir hayat yaşamış, sonrasında ise, imparatorluk sorumluluklarını bile bir kenara bırakarak, sevgilisine olan ölümsüz aşkını tüm dünyaya kanıtlamak için, hemen hemen tüm taşlarını kendisi seçip onaylayarak, 20.000 kişiyi, 21 yıl boyunca, parasını vererek çalıştırıp, bu muhteşem anıt mezarı yaratmış. Hiç bir kusur olmadan, insan eli ile yaratılan yegane anıt, böylece yapılmış.

Dünyanın dört bir yanından en iyi ustaları getirtip çalıştırmış. Çalışan üç ustanın birisi Türk İsa Khan, diğer ikisi İtalya Bordo’dan Austin usta ve Venedik’ten Veroneo ustalar. Bu üç usta da, Mimar Sinan‘ın öğrencileri olduğu için, Taj Mahal, bir Türk yapısı olarak da niteleniyor.

Taj Mahal’in tamamı çok ince kesilmiş mermerlerle işlenmiş. Mermerlerin içi oyularak yerleştirilen çeşitli değerli ve yarı değerli taşlarla yapılan çiçekler, dallar, süsler, çok ilginç ışık oyunları yapmakta. Bu kakma işleme sanatının adı Pietra Dura. Daha önce hafifçe belirtmiştim.

İki saatlik Taj Mahal gezimizden sonra, Agra kalesine gittik. Buraya Amber Fort’da deniyor, amber rengi taşlardan yapıldığı için. İmparatorluk işlerini aksatması sebebi ile Şah Cihan, oğlu Alemgir tarafından tahttan indirilip, Agra kalesine kapatılmış. Kalede, Şah Cihan’ın eşi Mümtaz Mahal için, çok daha önceden yaptırdığı muhteşem bir bölüm var. Oktagonal Kule deniyor. Şansa bakın ki, eşi ölünce, kendi ölümüne kadar geçecek son 7 yıl boyunca burada, aynı kulede yaşamış Şah Cihan. Kuleden, sevgili eşi mümtaz Mahal’in içerisinde yattığı Taj Mahal’i seyrederek, ölümsüz aşkının yanına gitmeyi beklemiş.

Şah Cihan, Amber Fort ile Taj Mahalin tam ortasından geçen, muhteşem Yamuna nehrinin manzarası eşliğinde, muhteşem eserini, yani eşinin mezarını seyrederek geri kalan tüm ömrünü geçirmiş. Bu muhteşem sevgiyi anlamaya çalışmak bile gözlerimin dolmasına sebep oluyor Umarım herkes, böyle olmasa bile, buna yakın bir sevgi, bir aşk yaşar.

Aslında Taj Mahal’in yapımına 1632 de başlamışlar. Yani Mümtaz Mahal öldükten üç yıl sonra. 1653 yılında, tam 21 yıl sonra yapım bitmiş. 2,5 ton ağırlığındaki mermer bloklar 300 km. uzaktan getirtilmiş. Ne iş gücü, siz düşünün artık. Bu devasa blokların, yapının tepesine çıkartılması için de, 3,2 km. uzunluğunda bir rampa yapılmış. Efsaneye göre kubbeyi desteklemek için yapılan iskele, kubbeden daha fazla masraf ve iş gücü gerektirmiş. İnşaatın bitimine yakın Şah Cihan’a iskeleti sökmenin 5 yıl alacağı bilgisi verilmesi üzerine Şah Cihan, kurnazca ve hatta dahice bir fikir üreterek, “herkesin söktüğü tuğlanın kendisine kalacağı” şeklinde bir emir yayınlamış ve iskele, bir gecede sökülmüş.

Çok ilginç bir not daha size; Taj Mahal yüksek bir mermer platform üzerine oturtulmuş. Dört köşesinde de birer minare var. Ve minareler simetrik değil! Vedat’a dedim aynısını. Hakikaten bayağı yamuklar aslında. Ama sebebi çok dahice. Her hangi bir deprem durumunda, minareler yıkılarak ana yapıya zarar veremiyorlar. Hepsi ayrı taraflara yıkılacak şekilde tasarlanmışlar. Ne muhteşem fikir değimli? Aslında, oğlu Alemgir kendisini tahttan almasaymış, Şah Cihan, aynı anıtın tamamen siyah mermerden olanını da, kendisi için yaptıracakmış ama olmamış. Şimdi ikisinin de mezarları Taj Mahal’in içinde. Ama aşağıda. Sembolik olan iki mozale, biz turistler için üst katta duruyor. Gerçek mezarlar, sembolik mozalelerin yaklaşık 15 m. altında bulunuyor.

Taj Mahal’in muhteşem dokusu, ne yazık ki günümüz teknolojisine ve hava kirliliğine yenik düşmüş vaziyette. Araçların egzostlarından gelen kirlenmeler, sanayi kirlenmesi ve kimyasal gübrelerin etkileri gibi çevre şartları, Taj Mahal’in mermer temelli yapısını çürütmekte ve bozmakta. Buna önlem olarak, Tac Mahal’in etrafında dört kilometrelik bir alan içinde motorlu taşıt trafiğine izin verilmiyor. Taj Mahal’e gidecekseniz, sizin için elektrikle işleyen minibüsler, faytonlar ve Rikşalar hizmetinizde. Biz de Rikşa ile gittik ziyaretimize.

Amber Fort ise,(Agra Kalesi) bizi girişindeki maymunlar ve sincaplar ile karşıladı. Çok şirin olan bu makak maymunlarını, Hindistan’ın hemen her yerinde görmeniz mümkün. 2,5 km. uzunluğu ve 20 metre yüksekliğindeki duvarları, önündeki kocaman hendeği ile Agra Fort, gerçekten çok korunaklı ve heybetli duruyor.

İçerisi labirent gibi. Bir çok seramoni alanı, fazlaca manzara seyretme balkonu, muhteşem ince işçilikleri ve kocaman ama kocaman boş alanları ile, Agra Fort bizi çok etkiledi.

İki saate yakın da, bu muhteşem kaleyi ve içindeki bölümleri gezdik. Hayran kalmamak elde değil. Hele Oktagonal Kule’den, Taj Mahal’in seyri inanılmaz etkileyici. Şah Cihan’ın, son yedi yılını buradan, Taj Mahal’i seyrettiğini de düşünürsek, kule çok daha önemli hale geldi gözümde.

Yanımızda yüksek kaliteli fotoğraf makineleri olmadığı için, gördüğümüz güzellikleri daha az görsel doküman haline çevirebildik. Bir dahaki sefere paraya kıyıp çok iyi bir dijital makine alacağım ve kullanmayı öğreneceğim, söz size. Ama çalınırsa da çok üzülürüm yahu. Siz siz olun, yanınıza iyi bir fotoğraf makinesi alın.

Bu arada kızlı erkekli bir çok kişi, benimle fotoğraf çektirmek istedi. Eh kırmadım tabi. ( Çatla Vedat )

Aynı günün akşamında çok güzel ve bir o kadar da özel olan bir gösteriye gittik. Profesyonel Hintli şarkıcı ve dansçılar, Taj Mahal ve Şah Cihan – Mümtaz Mahal hikayesini, müthiş bir dans gösterisine çevirmişler. Adı KALAKRİTİ. Hindistan’da bu güne kadar yapılmış en büyük ölçekli ve modern sahne şovu olarak adlandırılıyor. Şansımıza bakın ki, iki bilet bulduk ve aynı akşam bu güzel gösteriyi seyredebildik. Hemen hemen tamamı müzikal ama, bize özel bir kulaklık sistemi verdikleri için, sahnedeki Hintçe olan gösteriyi, İngilizce dinleyebildik. Yukarıda anlattığım hikayeyi güzel işlemişler. Sevdik. Ayrıcalıklı bir gösteriye katılabilmiş olmanın mutluluğu ile otelimize geri geldik.

www.kalakritionline.com veya www.sanskriptiknatyashala.com

Tac Mahal, 1983’ten bu yana UNESCO‘nun Dünya Miras Listesi‘nde yer almaktadır.

32 gün. 17 Aralık.08 Çarşamba – Agra – Varanasi – 665 km.

Sabah 09:00 da güzel otelimizi ve çok sevdiğimiz Agra’yı arkamızda bırakarak, tüm yolculuğumuzun en beter gününü yaşayacağımızı bilmeden yola çıktık. Aslında çıkamadık zira, otelin önünde, benim yan ayak svici yine sıkıntı yarattı, motor çalışmadı. Tüm otel görevlileri ve mir miktar halkın önünde, azcık ittir kaktırdan sonra çalıştırmayı başardım. Bir şey başardığım falan yok aslında, geçen sabah ki gibi yine yan ayaktaki kabloları kurcaladım, sağa sola çekiştirdim ve sonra motor kendi kendine çalıştı. Ne oldu da çalışmıyor ve ne yaptım da çalışıyor bilemiyorum. Kendi kendine bağımsızlığını ilan etti kızım. Paşa gönlü isteyince gidiyor, nazlanınca çalışmıyor. Neyse…

Kahvaltımızı sıkı ettik, hava çok güzel, keyfimiz gıcır, çıktık yola. Amaç 300 km. ilerideki Kanpur’da kalmak. Varanasi çok uzak. Hindistan’da, günde 700 km. civarı gitmek, hemen hemen imkansız. Yol şartlarını anlattım size daha önce, bırak 700 km. gitmeyi, 350 km. gidersen, öp de başına koy. Çünkü, Hindistan’da bir günde 300 km.den fazla yol yapmak çok ciddi iş ve bazen çok da tehlikeli olabiliyor. En istemediğimiz ise, bu dandik Hindistan trafiğinde karanlığa kalmak. Akşamları herkes, ama herkes uzun farlarını yakıyor. Hatırlarsanız, kamyonların arkasında bu ibare yazılı idi. “Use Dipper At Night” (Akşamları uzunlarınızı yakınız). Neden acaba. Ah işte, Hindistan’da, “neden” sorusu yoktu değil mi? Gene unuttum. Pardon.

Bu arada benzin kalitesi çok iyi. Hep merkezlere yakın istasyonlardan ve özellikle Indian Oil‘den benzin alıyoruz. Hiç ciddi bir sıkıntımız olmadı.

Klasik trafik içinde debelenerek ve ama aslında rahatça ve şaşılacak bir şekilde 300 km.yi 4 saatte! geçtik ve Kanpur’a vardık. İnanılmaz. Biz mi Hindu trafiğine alıştık, yoksa 1001 Hint tanrısından bir kısmı bize yardım mı ediyor, bilemiyorum. Kanpur’a varmasına vardık ama, saat henüz 13:00. Ne yaparsınız bu durumda. Tabi ki, son derece gereksiz şekilde, yağız bir Türk genci cesareti ile karar vererek, Varanasi’ye gitmeye, yani diğer 400 km.yi zorlamaya karar verdik. Verdik ve 40 km. sonra, 120 km/s. ile giderken benim ön lastiğim patladı. Beyin bir an korktu, hemen sakinleşti, Sağ bileğe “gazı aç” komutu gönderdi. Bilek gazı açtı, gözler önde giden Vedat’a baktı. Nihayet önden gitmekte olan Vedat’ı yakalayıp durdurdum. Yaklaşık milyon kilometrelik motor sürüş hayatımda, sadece bir defa lastiğim patladı. O da, motor hayatımın ilk günü ve evimin önünde motor dururken dururken.

İkincisi ise, sanırım en istemeyeceğim yerde ve şekilde oldu. Hindistan’ın tam göbeğinde. İnanılmaz yahu.

Yıllardır, binlerce öğrencime defalarca şöyle söyledim; “Eğer 120 km/s ile giderken ön lastiğiniz patlarsa, başınız ciddi derde girebilir“. En sonunda, bunca kilometre sonra, benim başıma eldi ve büyük şans eseri ciddi bir şey olmadı. Şansımı, motorumun çok yüklü olmasına doğal olarak arka lastiğin üzerindeki basıncın da çok fazla olmasından dolayı, ön lastiğin yere daha az basmasına, sonuç olarak da, motorum ciddi bir reaksiyon vermemesine bağladım.

Bu arada, hemen bir vites düşüp, hızımı arttırınca, ön lastik biraz daha daha da rahatladı ve yere değen kısmı azaldı. Ve sorun olmadan, 160 km/s hıza çıkarak Vedat’ı yakalayabildim.  Elimle ön lastiğimi gösterdiğimde, Vedat’ın yüzündeki korku ve şaşkınlık ifadesini görmenizi isterdim.

Sonunda, ikimiz beraberce yolun sol kısmında rahat ve güvenli bir yere park ettik. Nispeten boş bir yere denk geldik. Şaşırtıcı ama, etrafta çok çok az insan var. Yerleşim yeri de yok. Yok ama, bir dakika içinde 80-100 kişi birikti bile çevremize. Nereden geldi bu adamlar, nasıl bu kadar hızlı ve biz anlamadan gelebildiler. Zaten neredelerdi ki? Anlamak mümkün değil.

Dandik Amerikan filmlerinden hatırlamaya çalışın. Vietnam savaşında, Amerikalı askerler orman içinde ilerler. Etrafta hiç düşman askeri yoktur. Çıt çıkmıyordur. Kendi nefes sesleri bile, çığlık gibi gelmektedir. Bir anda, orman canlanır. Tüm ağaçların arkasından, tüm otların arasında Vietnam’lı askerler fırlar. Bir anda Amerikalı askerlerin on katı kadar Vietnam askeri, etraflarını sarmışlardır. Tüm askerler şaşkın, gözlerinde kocaman korku ifadesi ile, bu adamların nereden çıktığını, neden daha önce bu kadar kalabalık askeri göremediklerini düşünür dururlar. İşte bizim durumumuz da böyle oldu. Bir anda, hiçbir yerin ortasında, bir sürü adam çıkıverdi ortaya. Işınlandılar sanırım.

Alıştık aslında etrafımızda her daim kalabalık olmasına. Buna rağmen, yine de her seferinde, sevinme ile karışık bir şaşkınlık da oluyor. Vedat’ın insanları benim ve motorların etrafından uzaklaştırma çabaları pek para etmezken, aman bir şeyimiz çalınmasın diye motorlarımızı kollamaya çalışırken, ben yan çantalardan birisini açıp, içinden lastik tamir ekipmanlarımı çıkartıp, ön lastiğe tamir spreyi sıktım. Hiç bir işe yaramadı tabiî ki. Oldum olası güvenmem şu tamir spreylerine. Hele iç lastikli motor kullanıyorsanız. Sanırım delik çok büyüktü ve sonuç olarak, hemen tüm sprey lastikten dışarı çıktı. Mecburen ön lastiği komple sökmeye giriştim. Yan çantanın diğer tekini çıkartıp, içinde lastik olmayan, üzgün ön amortisörlerimin altına koydum ki, motor öne doğru düşmesin. Bu arada tüm insanlar dibimizde. Ama çok dibimizde. Kafamda, sırtımdalar ve üstümüzdeler. Öylesine bakıyorlar ki, sirk maymunu seyreder gibi. Öylesine, sirkte maymun seyreder gibi bakmayan o bir kişi, bana yardım talebinde bulundu, çok az İngilizcesi ile. Sevinerek kabul ettim. Meğer tam karşı kaldırımda bir lastik tamircisi varmış. Aramız 50 metre bile değil, ama aradaki devasa Zakkum ağaçlarından dolayı tamirciyi görmek mümkün değilmiş. Etrafta hiç bir yerleşim ve yapı yokken, neden o tamirci tam orada ve benim lastiğim de, koca Hindistan’da tam onun önünde patladı? Yine “neden” sorusu sordum ama, bu sefer çok büyük bir mutlulukla sordum… Şans mı, şanssızlık mı bilemedim. Lastiğimi tamir edebilecek tüm ekipmanım yanımda olmasına rağmen, sadece lastiği sökme ve takma işini ben yaptım. Söktüğüm lastiği kaptığım gibi, Vedat’ı 80 kişi ile motorların başında yalnız bırakarak, sirkte maymun seyreder gibi bakmayan o bir kişi ile birlikte, karşı kaldırımdaki lastikçiye gittim. İnanılmaz basit bir lastik tamircisi. Ama çok ustaca, lastiği tamir etti ve iki kuruş para alarak beni uğurladı. Bir dakika sonra, 40 m. ilerideki motorumun başında, tekerleğimi motoruma takmaya çalışıyordum. Taktım da. Süper oldu. Kalabalığın, şaşıkın ve delici bakışları altında, kendilerine el sallayarak yolumuza devam ettik. Hiçbir şeyimizi de çaldırmamayı başardık.

Düşünsenize, iki tane kocaman motor var adamların dibinde. En büyük motosikletin 350 cc hacimde olduğu bir ilkede, iki kocaman motosiklet çok ilginç gelmeli arkadaşlara. Kafada kasklarımız, gözlüklerimiz, garip garip uzaylı gibi kıyafetlerimiz. Bu uzaylı adamlar kasklarını çıkartıyor ve altında daha da ilginç iki tip. Birisi kocaman saçlı ve sakallı, birisi kel ve garip sakallı, küpeli. Sakal Hindistan’da pek yok ve kel kafalı Hint’li hiç yok. Adamların saçları kalpak gibi. Seyrelme bile yok. Kel olmanın işe yaramadığı zamanlardan birisi.

Lastik tamiri işini bitirip, yola koyuluyoruz. Çok acıktığımız ve ben biraz yorulduğum için, çalışmayan bir benzinci girişinde durup öğlen yemeği molası verdik. Çok tatlı iki köpecik de bize eşlik etti. Dördümüz beraber ıvır zıvır yemeğimizi yedik, ben de biraz dinlenme fırsatı bulmuş oldum. Lastik değiştirme faslı çok değil ama, Hintli arkadaşları sırtımdan itekleme savaşında oldukça yorulmuşum.

Varanasi’ye gittikçe yaklaşıyoruz. Yaklaşık 150 km. kaldı ama bu arada da hava karardı. İran’da olsak, iki saatlik yol, hemencik bitiveriyor. 150 km. demek, zaten geldik demekti. Ama burada, Hindistan’da, işler hiç de öyle değil ve biz bunu öğrenmek üzereyiz.

Tüm seyahatimiz bu ana kadarki bölümde, içinden ilerlediğimiz en korkunç trafikten geçmek sorunda kaldık. İki şerit olan yol bitti. Ara yola girdi tüm trafik. Gidiş geliş yani. Farları yanmayan binlerce araba ve bir o kadar da rikşa, at, eşek, domuz, inek, insan vs. arasında Allahabat denen yere vardık. Allah korusun oraya gireni. Artık o kadar yorulduk ki, 45 dakika boyunca milim milim giden korkunç ötesi trafikte, Allahabat’ın içinde, tam ortasında durup, yol kenarında dinlenmek zorunda kaldık. Başımıza üşüşecek onlarca insan ile başa çıkmayı göze aldık yani, gerisini siz düşünün.

İki saatte toplam sadece 45 km. gidebildik! Bu olay, sabah yola çıktıktan 520 km. ve bir kez lastik patlamasından sonra oluyor bu arada dikkatinizi çekerim. Oturduğunuz rahat koltuklarda bu detayı kaçırmayın. Zaten 9,5 saattir yoldayız. Daha önümüzde, 150 Hindistan kilometremiz! var ve hava karardı, bir de üzerine sis bastırdı. “İşler daha iyiye gidecek” düşüncemi kaybedeli yaklaşık zaten 3 saat kadar oldu.

Vedat önde gidiyor. Farları benden daha iyi diye, ben O’nu takip ediyorum. Kendisine “Mıknatıs Vedat” adını işte bu yolda taktım. Önümüzü göremediğimizden, Vedat önde giden ve mümkün olduğunca hızlı arabalara öyle bir yapışıyor ki, gülmeden duramıyorum. Adam yavaşlıyor, biz yavaşlıyoruz, adam hızlanıyor, biz de hızlanıyoruz, adam solluyor (sağlıyor) biz de aynen peşindeyiz, ama bu sayede daha hızlı ve güvenli yol yapabiliyoruz. Öndeki aracın farlarını da kullanıyoruz böylece. Eh ne yapalım artık, bu şekilde daha güvenli olduğunu düşündük.

Sonunda Varanasi levhasını gördük. İçimizi bir neşe sardı ki anlatamam. Şehir merkezine girebileceğimiz yol ayrımını ararken, bulamadık o lanet olası yol ayrımını. Ve şehre giremeden çıktık gittik şehirden!…

Hep “City Center” levhalarını takip etmeye alışmış olan Vedat, şöyle bağırıyordu Arai kaskının içinden:

Nerde ulan bu city nin center ı kardeşim?

Çok güldüm valla. Bu yorgunluğa, moralsizliğe bile gülünecek bir şeyler bulabiliyorsak, biz hakikaten istediğimiz şeyi yapıyoruz demektir değil mi?

Dünyanın, içerisinde insan yaşayan ve en eski şehri olarak bilinen meşhur ve kocaman Varanasi’ye girmeyi beceremeyip, şehrin dibinden, ışıklarından geçtik ve düz gittik. İnanamıyoruz kendimize. Bizim yorgunluğumuzdan kaynaklandığını düşünmek yerine, bu Hintlilerin şehir yapmayı bilmediklerini düşünmek içime bir huzur verdi ki sormayın. Eh ne demişler: Kötü aşçı bıçağı suçlar.

Bence halen Hintliler şehir girişi yapmayı bilmiyor kardeşim. Banane…

İleride bir yerlerde benzinciye sorduk Varanasi nerede diye. Adam bize gülerek, 18 km. kadar geçtiğimizi söyleyince, tamamen bittik. Ama yine de neşemizden pek bir şey kaybetmedik. Nasılsa artık Varanasi’ye geldik ve en geç yarım saat sonra yatakta olabileceğiz.

Al sana bir hatalı düşünce daha. Ne zaman akıllanacağım ben ?

Sora sora şehrin girişini bulduk. Girmesine şehre girdik ama, Allah’ım bu ne kargaşa, ne kalabalık. Rehber kitapların önerdiği otelleri aramaya halimiz yok. Bitmiş vaziyetteyiz. Bu gün, hala sabah uyandığımız günü mü acaba? Aynı günü mü devam ediyoruz hala. Arada bir yerlerde uyuduk ve bu öbür gün mü? Yo, bün gün halen aynı gün. Çok uzun sürdü bu gün yahu. Neden bitmiyor, neden bitemiyor? Geldik ya kardeşim işte Varanasi’ye. Bitsin istiyoruz bu kelek gün ama, hayır…! Bitmiyor. Bize işkence etmeye doyamıyor sevgili gün. Eh biz bittik ama, günün bundan haberi yok!

Yine peşine takıldığımız bir adam, bize bilumum oteller, Guest House ( Pansiyon bozması ) gösteriyor. Vedat motorların başında bekliyor, ben adam ile beraber, üzerimde tam koruma Aerostich kıyafetim ile, hava sıcaklığı 30 derece, beynimin sıcaklığı 50 derece olmuş, terler bırakın sırtımı, paçamdan aşağı akar bir şekilde otel arıyoruz. Motoru kullanmak mümkün değil daracık ve vıcık vıcık Varanasi caddelerinde, sadece yürüyoruz korkunç trafikte veya ara sokaklarda. Ben soyunmaya, motor kıyafetlerimi çıkartmaya bile halim olmadığı için, tam tekmil, yani tam koruma, hızlı yürüyen Hintli arkadaşı takip ediyorum. Ama bırakın rahat, konforlu, iyice bir otel bulmayı, mütevazi bir yer bile bulamadık son bir saattir. Şehre geleli de bir saat oldu ama biz halen otel arıyoruz. Ben arıyorum aslında. Vedat ise, motorların başında ve Tanrı bilir, toplanmış kalabalıkla başı ne biçim dertte. Hangimiz daha iyi durumdayız bilemiyorum.

Feci pis bir yer burası. Hem de karanlıkta görebildiğimiz karı ile. Gündüzü hiç düşünemiyorum bile. Herhangi bir canlının dışkısına basmadan on adım atmak mümkün değil gibi. Beynim bana oyunlar mı oynuyor sanrım. Burası aslında bir film seti ve şimdi güzel ablalar ve yakışıklı aktörler çıkacak ve hep bir ağızdan “sürpriiiiiiiz” diyecekler. E ama demiyorlar hala. Neyse ben beklemeye devam ediyorum. Dur bakalım.

Sonunda minimum standartlarda kalabileceğimiz bir yer buluyor ve yerleşiyoruz. Pek de istemeye istemeye ama başka da çaremiz yok, çünkü daha fazla otel motel aramaya halimiz yok. Otele 50 m. civarı kala, benim motor sustu yine. İtsen itemezsin. Fener ışığında uzun bir zaman debelenerek, hiç tekin olmayan bir noktadayız ve yine bir sürü adam geldi başımıza, motoru çalıştırdım. Ne yaptığımı hiç bilmiyorum. Bir şeyleri ittirdim kaktırdım. Ama çalıştı ya, o da yeter. Gecenin köründe kilometrelerce yürüyerek otel aramaktan ve terlemekten kaç kilo kaybettim, onu da bilmiyorum. Adımı sorsanız Nüfus Kağıdı’ma bakıp söyleyeceğim. O kadar kafam darmaduman yani. Beyin herhangi bir komut vermiyor, vücut kendi kendine takılıyor.

Otelin önüne park ettik, odalarımıza eşyalarımızı koyduk. Yemek yemek için otelin lokantasına! gittik. Bir şeyler atıştırdık ve sabaha kadar geçici olarak ölmek üzere odalarımıza çekildik. Uyumak kesmez, geçici bir süre ölmeniz gerekiyor … Saat 00:23

Son kalan gücümle, son not: Tüm seyahatin en beter gününü geçirdik. En pis şehrine geldik, km. olarak en uzun sürüşlerden birisi yaptık. Zaman olarak en uzununu yaptık. Bir daha kimse beni Allahabat’dan geçiremez. 14,5 saat ve 665 km. günlük ortalama hızımız 47,5 km. sabah 09:00 – akşam 23:30.

Yarın ne ilginç bir şehir ile karşılaşacağımızı bilemeden uyuduk.

Sai Kripa Guest House. Yerini bilmiyorum. Bir daha da bulamam zaten.

Bence bulduğunuz daha iyi bir yerde kalın. – 250 Rs – 5 $.

33 gün. 18 Aralık.08 Perşembe – Varanasi – Dinlenme günü.

Biraz Varanasi’den bahsedeyim size. Varanasi, Tanrı Şiva’nın şehri sayılmakta. Hindu hacılar buraya günahlarından arınmak için geliyorlar. Ganj kıyısında ölü yakma törenleri düzenleniyor ve yakılan ölülerin külleri Ganj’a atıyorlar. Böylece ruhlarının kurtuluşa ereceğine inanıyorlar.

Varanasi iki bin yıllık geçmişi ile, içinde halen yaşanan dünyanın en eski yerleşim merkezi. İlk kuruluşu M.Ö 1000 yılına kadar gidiyor.

Dediğim gibi, Varanasi çok kalabalık. Tüm Hindistan içinde insan kalabalığı burada en üst noktasına ulaşıyor. Biz Hindistan’a, kalabalığa, artık alıştık derken, Varanasi’yi görünce, aslında hiç bir şeye alışmadığımızı anladık. Tabi kalabalık ile beraber, temizlik de aynı oranda kayboldu. Şehrin ana yolları diyebileceğim asfalt yollarda, insanlar kaldırımda yürür gibi yürüyorlar. Aslında kaldırım ve yol ayrımı olmadığı için onları suçlayamam. Tüm Hindistan’da olduğu ve anlatmaya çabaladığım gibi, insanlar araçları, araçlar insanları pek umursamıyor. Herkes kendisine göre bir yoldan gidiyor ve ama, nasıl kimse zarar görmüyor, anlamak mümkün değil.

Otelden çıktığımız anda alışılması imkansız bir pisliğin içinde bulduk kendimizi. Tam bir hayal kırıklığı. Meşhur Varanasi’ye gelmek ve böyle bir sabaha başlamak… Ama moralimizi bozmadık. Bu günkü amacımız Ganj kıyısında yürümek, şehrin içlerinde yürümek ve akşam da bir kayık kiralayıp, nehirden, kıyıdaki ölü yakma törenlerini ( Ganga Aarti törenleri ) ve Ganj kıyısını izlemek. Aslında planladığımız her şeyi de yaptık bu gün. İşte detayları;

Hindistan’da gördüğümüz en pis şehir olarak Varanasi’yi seçtik. Tüm Hindistan buyunca pisliğe alıştığımızı ve adapte olduğumuzu fark etmiştik. Çok da dert etmiyorduk. Yolculuğumuzun bir parçası idi. Ama burada durum en üst seviyesine ulaştı. Burası “Katlanılabilir Pislik” limitinin çok ötesinde. Her taraf keçi, inek, maymun, köpek ve insan dışkısı dolu. Herhangi birisine basmadan 10 adım atmak nerde ise imkansız. Kayak yaparken bile bu kadar çok slalom yapmamıştım son 40 yıldır.

Etraf dilenci ve turist avcısı dolu. Yapış yapış bir sürü adam etrafımızda. Bir yandan kendilerini nazikçe reddedip, bir yandan da eşyalarımıza, bel çantamıza sahip çıkmaya, bir yandan da her hangi bir “şeye” basmadan yürümeye, öte yandan da, milim ile yanımızdan geçen araba, rikşa ve motosikletlere karşı savunma stratejileri geliştirmekle meşgulüz. Varanasi’de yürümek zor zanaat yani. İlk hedef Ganj kıyısı. Oraya kapağı attık mı tamamdır.

Aramalarımızdan sonra, sadece bir iki kaybolmada, hemen Kutsal Ganj nehrini bulduk. Ganj nehrinin kıyı şeridi, beş – on metre genişliğine rahat bir yürüme yolu ve yol ile nehir arasında bir çok merdivenden oluşuyor. Merdivenlerin amacı, Himalaya’lardan gelen kar sularının getirdiği yüklü miktardaki debiden dolayı oluşan gel gitlerde, Ganj nehrinin yükselme ve alçalmalarında bile, su seviyesinin, gelen hacıların halen yıkanabileceği bir yükseklikte olması. Yani sular yüksekse, üst basamaklardan, sular çekilmiş ise, alt basamaklardan, ibadetlerini sürdürmelerini sağlamak. Ne dahiyane değil mi?

Bu basamaklardan oluşan büyük alanlara, yani Hinduların kutsal banyolarını aldıkları geniş alanlara Gath deniyor. Varanasi’de yüze yakın Gath yan yana sıralanmış. Hemen hepsine aynı kıyı yolundan yürünebilir ama biz bunu yapmadık.

En önemli Gath olan Dasaswamedh Gath a kadar yürüdük. Bu yürüyüşümüzde Ganj’ı, kutsal banyolarını alan hacı Hindu’ları, dua edenleri, çamaşır yıkayan kadınları, nehirde poposunu yıkayan çocukları, şaşkın şaşkın yürüyen turistleri, dilencileri ve kriket oynayan gençleri gördük. Kriket Hindistan’ın milli sporu sayılıyor ve sanıldığı gibi çıkış yeri İngiltere değil, tam tersi Hindistan. Ve tabiî ki burada çok da yaygın. Bizde mahalle arasında top onayan çocuklar gibi, burada da her yerde, en ufak boş toprak alanda bile kriket oynayan gençleri görebilirsiniz.

Ganj çok pis bir nehir. Bunu biliyorduk. Ama bu kadarını düşünmemiş, tahmin edememiştik. Her gün 350 civarı ölü yakma töreni ve küllerin Ganj’a atılması seramonisi yapılıyor. Ganj kıyısındaki tüm yerleşim mekanlarının kanalizasyonları, açık bir şekilde Ganj’a akıyor. Akan yerin hemen dibinde Hindular, nehre girerek, yıkanarak, ağızlarına suyu alıp çalkalayarak “arınma” yani, Pancha Tirthi Yatra ritüellerini yapıyorlar. Nehrin hemen yanında, bir duvarın dibinde ise açık tuvalet var. Yani bir duvar var ve herkes hacetini oraya yapıyor. Ve tabi ki direk Ganj’a akıyor.

Beklediğimizin çok ötesinde bir Ganj manzarası bulunca, ben yine huysuzluk yapmaya ve;

-Gidelim buradan Vedat.

demeye başladım. Genelde bu durumlarda Vedat beni idare ederek, yürüyüşümüze devam etmemizi sağlar, beni ikna eder ve yolcuğumuzun keyfini çıkartmamıza yardımcı olur. Ama Vedat bile dayanama dı ki;

-Hadi gidelim artık.

dedi. Aslında oldukça uzunca bir yürüyüş yaptık ve hemen tüm, Gath’ları gördük. Sonrasında biraz daha az pis olan şehir merkezine doğru, hemen hemen kaçarak seyirttik. Vedat dedi ki;

Dünyanın ilk şehri burası ve ne yazık ki aynen korumuşlar. Aynı ilkellik devam ediyor.

Pek güldük buna. Alışmak zaman alıyormuş ama sonunda alışılıyormuş. Yolculuğumuzun ilerleyen evrelerinde tanıştığımız dostlarımız bundan bahsetti, ama bizim o kadar zamanımız yok ki. İki gün sonra yola çıkacağız.

Diyeceksiniz ki, “kardeşim hiç mi güzel yeri yok bu şehrin?”. Haklısınız. Var tabi. Bizimki sadece ilk intiba. Aslında burada olmaktan, yaşadığımız şeyi yaşamaktan, inanılmaz mutluyuz. Bakmayın huysuzluk yaptığımıza.

Şehrin çok karışık ve bir o kadar da derin mozayiği karşısında etkilenmemek elde değil. Renk ve insan karmaşası, gülen fakir ama gururlu insanlar, bize yardımcı olmak için uğraşan insanlar, güzel yemek vermek için çalışan insanlar, hepsi burada da mevcut. Kentin mimari karmaşasının getirdiği garip bileşim, her tarafa yansımış. Klasikleşmiş daracık sokakları, rengarenk boyanmış duvarları, gerçek dünyadan çok aykırı olduğu belli olan reklam afişleri ve çok nadiren de olsa gördüğümüz çok lüks otomobiller ve insanlar, bu dünyanın içinde insan yaşayan en eski şehrindeki keşmekeşi, zıtlığı inanılmaz körüklüyor. İşin güzeli de bunları görmek değimli zaten.

En etkileyicisi de çocuklar. Müthiş ifadeli yüzleri var. Belli ki, büyüdüklerinde bu güzel ifade geçiyor ama, o miniklerdeki o ifadeleri çok etkileyici. Otelimizin önünde, bir çocuk, keçisini beline iple bağlamış, yemek yemesini bekliyordu. Keçiler de kutsal mertebede oldukları için, bu sahneye Tanrıya bel bağlamak olarak adlandırdım.

Aralık 18. Bize göre oldukça soğuk bir mevsim. İstanbul’daki arkadaşlarımla konuştuğumda, havanın çok soğuk olduğunu ve üşüdüklerini söylüyorlar. Biz ise burada çok rahatız. Sadece bir tişört, olmadı incecik bir polar ile tüm günü ve geceyi geçiriyoruz. Malumunuz buradaki insanlar için kışın göbeği. Hemen herkes oldukça kalın giyiniyor. Genelde gömlek, üzerine kazak, üzerine de mutlaka başlarını da saracak şekilde çok kalın bir şal. Ama bu kadar çok giyinmeye tezatlık olacak şekilde, çıplak ayaklarında sadece terlik var! Çok matrak.

Yola çıkmadan önce, sevgili Koray Özden gitmeden dişçinize kontrole gidin demişti. Varanasi’de sebebini anladık. Sokakta, kaldırımın kenarına çömelmiş üç kişi gördük. Yanlarına alçak bir masa ve üzerinde ise, bir çok yapma diş vardı. Adamın birisi, bir alçı karıştırıyor, diğeri ise yapay damak elinde, alçının damağın içine konmasını bekliyordu. Çok belli ki ölçü alınacak. Sonra dişler yapılacak. Yolun kenarında, kaldırım ile yol arasından (20 cm. yanlarında) kanalizasyon akarken. Şaşırsak mı, korksak mı bilemedik. Resmini çekmekle yetindik.

Hemen yanda, keçisine yeşil yırtık tişört geçirmiş bir adam. Sanırım keçisinin üşümesini engellemeye çalışıyor. Üç tekerlekli bisikletler, yani Rikşalar, yine üç tekerlekli motorlu Rikşalar, öğrenci taşıyan at arabaları, tekerlekli arabalarında yiyecek satan basit tezgahtarlar, ve yine bir motosiklette 4-5 kişi. Çok klasik bir Hindistan sokağı. Aslında alıştık gibi yahu. Fena değil.

Karnımız acıkıp da yorulunca, dün tüm gün ve akşam çektiğimiz zahmetli yolculuğa bir ödül olsun diye, bir rikşaya atlayarak 5 yıldızlı Radisson otele gittik. Çok da güzeldi. İzole edilmiş bir vaha gibi geldi bize bu otel. Hemen çok zevkli döşenmiş lobisindeki, geniş rahat koltuklara oturduk. Biralarımızı söyledik. Pizzalarımızı söyledik ve klimatize olmuş temiz havasını içimize kocaman çekerek, sakinliğin keyfini çıkarttık. Sadece iki saat dinlendik, arındık ama bize yetti bile.

Son derece lüks Radisson otelin lobisinde bir çok turist gördüm. Yandan cepli, pek ütülü pantolonları, taba renkli gömlekleri, kocaman out door botları ile, ciddi bir Indiana Jones kılığında Varanasi’yi, Hindistan’ı yaşıyorlar!. Görseniz, sanki yarın Everest ana kampına tırmanışa geçecekler ya da, balta girmemiş ormanlarda, zorlu bir hazine avına başlayacaklar. Giyimleri ile o kadar hazırlar yani. Ama sadece şehirde yürüyecekler bu halleri ile. Aslında turist otobüsü ile gidecekleri yere varıp, otobüsten inip, resim çekip, yine otobüs ile yemek yemeye gidip, sonra da 5 yıldızlı otele dönecekler. Sonra da otantik tatillerini yaşamış olacaklar!!! Ülkelerine dönünce de “Hindistan’ı gezdik geldik, güzel ülkeydi, gene gidelim” diyecekler. Ama bu güzelim ülkenin hiçbir dokusunu, tadını, kokusunu almamış olacaklar. Yazık vallaha.

 

Kendi kendime notlar:

 

Gittiğin yerin, havasını koklamalısın… Boğazını yaksa, miden bulansa bile.

Gittiğin yerin, pisliğini görmeli, üzerinde yürümelisin.

Gittiğin yerin, insanları ile konuşmalı, onları anlayana kadar çalışmalı, kendini onlara anlatmaya denemelisin.

Gittiğin yerin, yemeklerinden yemeli, içkilerinden içmeli, tatları öğrenmeye çalışmalısın.

Gittiğin yerin, yaşam şeklini, alışkanlıklarını, onların normal saydığı şeyleri hissetmeye, anlamaya çalışmalısın.

Gittiğin yer, senin yaşadığın, alıştığın yer gibi elbette olmayacak. Farklılıkları yaşamak için buralara geldin zaten. Unutma!

Gittiğin yere bakınca, kendi yaşadığın yere, sahip olabildiklerine, yaşam şartlarına şükretmeyi bilmen lazım. Sen sadece geçici olarak buradasın. O insanlar ise hep burada, senin beğenmediğin, şaşaladığın, burun kıvırdığın, garipsediğin yerde ve gördüğün şekilde yaşayacaklar, unutma. Şükret ve yine şükret.

Gittiğin yere bakınca, hiçbir şeyi olmayan, insanların, ne yaparak bu kadar mutlu olabildiklerini anlamaya çalış. Kendi hayatındaki sorunları buralara taşıma. Sende bir kaç şey öğren ve mutlu olmak için yollar bul. Mutlu olmak, sahip olduklarınla olmaz. Paylaştıklarınla, aldığın kadar da verebildiklerinle ve karşındakileri mutlu etmek ile olur.

 

Ee ne demişler; Dünyayı en iyi yürüyerek dolaşırsınız. Olmadı bisikleti ile dolaşırsınız, o da olmadı motosiklet ile dolaşırsınız. O da olmadı otur evine Discovery Channel seyret.

Şaka bir yana, motor ile buralarda olmaktan çok gurur duyuyoruz. Kendi kendine giden araba içinde veya uçak ile gelmediğimizi biliyoruz. Tüm komutlarını bizim verdiğimiz, hiç bir saniye kendi haline bırakamayacağımız motosikletimiz ile geldik. Biz geldik. Kendimiz yaptık. Zorluklarını, sıkıntılarını birebir yaşadık. Yapmacık bir pencereden bakmadık insanların hayatlarına, içine girip ellerimiz ile dokunduk. İstediğimiz de buydu zaten en baştan beri. Olmamız gerektiği kadar mutluyuz. Amacımızı yaşıyoruz, hem de her şeyi ile…

Akşamüzeri saat 17:00 de bir kayık kiralayıp, Ganj’a açıldık. Amacımız ölü yakma törenlerini ve Aarti seramonilerini seyretmek. Hem de Ganj’ın üzerinden kıyıya bakarak.

Bahsettiğim bazı Gath’lar özeldir. Bunlara Burning Gath denir. Yani sadece ölülerin yakılabildiği Gath’lar. bir ölüyü yakmak için yaklaşık 350 kg. odun kullanılıyor ve tören 3 saat civarı sürüyor. Genelde ölünün yanında en büyük oğlu veya ailenin ileri gelen büyükleri oluyor. Odunların ve muhteşem çiçeklerle, rengarenk harika kumaşlara sarılmış bedenin kolay yanması için Ghee denen bir çeşit tereyağı kullanılıyor. Aklınıza gelen ilk soru kötü kokmuyor mu? olabilir. Ama hayır, kesinlikle kötü koku yok. Çünkü, ölünün yanarken güzel kokması için, sandal ağacı tozu, çok çeşitli baharatlar ve bir çok çiçek losyonu kullanılıyor Yani sanıldığının aksine etrafta güzel kokular geziniyor.

Ölünün yanması sırasında, aile ve yakınları da Puja (dua) larını okuyorlar. Daha çok bütçe ayırabilmiş aileler, ilahi okunması için birkaç kişilik mini bir müzik gurubu da tutabiliyorlar. Ama para tabiî ki. Rikşacımızın dediği üzere, bir ölü yakma töreni, 100 $. ile 1000 $. arasında fiyatlandırılabiliyor. Tamamen bütçe işi anlayacağınız. Ama sonunda ölünün bedeninin Kutsal Ganj nehri ile buluşması ile, sonunda ruhunun da kurtuluşa erdiği sayılıyor. Artık reenkarne olmayacaklar ve sonsuza kadar tanrılarının yanında olacaklar. Yani Varanasi’de ölmek, ruhu dünyaya tekrar gelmekten kurtaran Moksha ya ulaşmayı sağlar.

Kayıkçımızın anlatması ve verdiği bilgiler ile beraber, ilk ölü yakma ayinimizi seyrettik. Hava henüz karardığı için, Ganj ve kıyısı nispeten iyi görünüyordu. Nehrin kıyısında yakılmış ateşlerin renkleri ise, dingin Ganj sularına vuruyor, kayığın çıkarttığı minik dalgalarda bin bir renk oyununa sebep oluyordu. Çok güzel diyebileceğimiz bir şey yaşıyorduk. Üstelik gündüz beğenmediğimiz Varanasi’de… Sevinçli ve biraz da heyecanlıyız. Kayıktan, ölü yakma törenlerinin resimlerini çektik. Çok yaklaşmadık. Zira aileleri huzursuz etmek istemiyoruz.

ÖNEMLİ UYARI !

Burning Gath’larda, kıyıda iseniz fotoğraf ve video çekmek

kesinlikle yasaktır.

Yas içinde olan ölü yakınlarının yanında dolaşarak, rahatsız etmeyin.

Saat 18:00 olduğunda, kıyıda Aarti Törenleri başladı. Aarti törenleri, Ganj nehrinin tanrısı Ganga‘ya saygı içeren ve ona ibadet edilen bir törendir. Hiç aksatılmadan, 365 gün, her akşam güneş batışında yapılıyor. Tam adı Ganga-Aarti Töreni.

Ganj kenarında bir yere, 5,7,10 kadar platform kurulur. Özel giysiler içinde Hindu Ashramında eğitim gören öğrenciler, tören için hazır bekliyorlar. Ana Ganj tapınağında akşam Puja‘sı (dua) sı bittikten sonra, küçük bir Hit müziği gurubu ilahiler çalmaya başlıyor. Toplanmış ve Aarti törenini seyreden büyük kalabalık da hep bir ağızdan bu ilahilere eşlik ediyor. Biz karada değil, kayıkta ve Ganj üzerinde olduğumuz için olan biteni daha rahat görebiliyoruz. Ama ilahilere eşlik edemedik. Ashram üyesi gençler, birbirlerine çok uyumlu bir şekilde Puja yapıyor. Dualarına eşlik eden ve Mudra denen el hareketlerini, son derece zarif ve uyumlu bir şekilde yapıyorlar. Çok uyumlular gerçekten, feci iyi bir senkronizasyonları var. Tören için çok mütevazi bazı aletler kullanıyorlar. Bir çan, bir tutam tütsü, biraz taze çiçek, buhardanlık, mumlardan yapılmış piramit şeklinde, 50-60 cm. yüksekliğinde, parlak metal birkaç meşale, mink bir kap süt ve bunun gibi şeyler. Basit şeyler ama, bunların hepsinin belli bir sembolik anlamı var. Fakat ben bilmiyorum. Aarti törenin sonunda, meşaleler halk arasında dolaştırıldı ve hemen herkes bu kutsal ateşe dokunarak, yüzüne sürdü. Sanırım bunu kutsanmak için yaptılar. Tam bilemiyorum. En son, Ganj nehrine bir miktar süt dökülür ve Aarti töreni sona eriyor.

Törenden sonra biz de otelimize döndük ve iyi bir yemek yiyerek yataklarımıza çekildik. Yarın yine sıkı bir gün var önümüzde.

34 gün. 19 Aralık.08 Cuma – Varanasi – Gorakpur – 227 km.

Sabah dokuz civarı motorlarımızı yükledik. Yolumuz 220 km. civarı. Pek acelemiz yok. Ama benim kız yine çalışmadı. Bir gün önce, Melih usta ile konuşarak, lanet olası yan ayak svicini iptal etmiş, kabloları keserek direk birbirlerine bağlamıştım. Yani artık motor yan ayağı açıkken de çalışıyor ama, en azından çalışıyordu. Dün motoru çalıştırıp test etmiştim ve hiçbir sorun yoktu. Ama bu sabah çalışmadı.

Motor çalışmayınca, aklınıza bir sürü sebep gelir haliyle. Benzinden mi, karbüratörden mi, sudan mı, ateşlemeden mi? Ne bileyim işte, bir çok sebep geliyor aklıma. Ama hangisi sorunu oluşturuyor bilemiyorum.

Yıllarımı mekanik işletmecilik yaparak geçirmiş ve bir sürü devasa matbaa makinesi ve tamiri ile geçirmiş birisi olarak çok iyi biliyordum ki, sorunları her zaman en basitinden çözmeye başla. Zaman içinde komplike olanlara geç. Yani motorun çalışmıyorsa, tutup da motor bloğunu sökmeye çalışma. Önce benzin var mı yok mu ona bak.

Benzinim olduğunu bildiğim için, ilk iş olarak benzin filtremi söktüm ve temizledim ama olmadı. Sonra karbüratörlerdeki benzini boşalttım temizledim, yine olmadı. Halk yine toplandı etrafımıza. Hafif sıkıcı olmaya başladı artık. Motorları tam yüklememiz, zaten yeteri kadar zor ve uğraşmalı. Bir de, motor çalışmayınca, yüklediğim her şeyi geri sökmek ve tamire girişmek, dünyanın en keyif verici işi olmuyor. Özellikle, yine beni seyreden ama dibimden seyreden onlarca adam varken.

Bujileri söktüm, hafifi zımparaladım, temizledim ve yerine taktım, yine olmadı. Bu sefer bujileri komple söküp değiştirdim, yine çalışmadı. Marş basıyor ama motor çalışmıyor. Aküyü bitireceğim bu gidişle. Yine takım taklavatı çıkartıp serdim yere, orasını burasını kurcaladım motorun bilgim dahilinde ama, halen tık yok. Benim kız bu gün yine nazlanıyor ve inatla çalışmıyor. Bir çok şeyi deneyip de, aklıma yapabileceğim başka bir şey gelmeyince yardım isteme zamanı geldi artık. Yanımdaki ilk adama yani, otelin sahibi genç arkadaşa sordum klasik soruyu. Tanıdık motor tamircisi var mı yakınlarda diye. Varmış meğerse.

Otelin sahibi genç, motor tamircisini, yakındaki bir mahalleden aldı geldi. Zira motoru götürmek mümkün değil. Adam iki dakikada sorunu buldu. Gitti yenilerini aldı ve motoru çalıştırdı. Sorun BÜKLE lerdeymiş. (Bujilerin Üstüne Konan L şeklindeki Ekipman ) Adını ben buldum. Nasıl ama…? Gerçek adını bilmiyorum o zımbırtıların. Galiba pipo diyorlar ki bence bu da saçma. Ama bana hiç teknik bir isim gibi gelmiyor. Neyse…

2 adet metal olarak yapılmış, orijinal BMW Bükleyi çıkartıp, yerine havalı kırmızı renkli ama plastik olanlarını takınca, bujilere akım gelmeye başladı ve motor canavar gibi çalıştı. 500 Rupi, 20 $. verdim.

Sonuçta 13:15 gibi ancak yola çıkabildik.

Yolda önemli ve ilginç bir şey olmadı. Bildiğiniz Hindistan yolu. Çok sıkıntı çekmeden, Hindistan’daki son gecemizi geçireceğimiz Gorakpur’a vardık. Temiz bir şehir. Şehir gibi şehir yani. Varanasi’den sonra cennet gibi geldi bize. Güzel bir otel bulduk, yerleştik, yemeğimizi yedik. Vedat, Varanasi’de kirlendiğini ve dayanamayacağını söylediği ayakkabılarını attı ve kendisine yeni bir çift ayakkabı aldı. Aslında bende hafif iğrenmedim değil ama mis gibi outdoor ayakkabılarımı atmaya da kıyamadım. Akla gelebilecek en pis şeylere bastığım ve mikrop içindeki ayakkabılarımı, ellerime hijyen eldivenlerini giyip, şampuan ve yedek diş fırçası kullanarak bir güzel temizledim. İyi oldu. Temiz görünüyor. Ama eminim bu ayakkabıları İstanbul’a getirmeyeceğim. Sanırım Kathmandu’da atarım. Temiz görünmesine rağmen hala pis hissediyorum.

Çok zaman kaybetmeden rahat yataklarımıza çekildik ve Hindistan’daki son gecemizi de bitirdik.

Hotel President – Golghar, Gorakhpur 273001 Uttar Pradesh

+91-551-2337654/2338654 –  13 $.

Gorakpur – Kathmandu – 394 km. Nepal’e geçiş – 1$ : 70 Rupee (Nrp)

Nepal Federal Demokratik Cumhuriyeti

नेपाल अधिराज्य
Nēpāl Adhirājya

Sabah otelimize para ödeyemedik . Aslında ödemedik! Çünkü oteldeki sevgili resepsiyon bey, bize kazık atmaya kalktı. Yani, 1 $. ı bize 48 Rupi yerine, 38 Rupiye kakalamaya çalıştı. Biz de yemedik tabiî ki. Aradaki fark çok fazla oluyor ve bizi de zorlar açıkçası. Aslında, göz göre göre kazıklanmaya hiç niyetimiz yok . Bazen 3 kuruş için para hesabını hiç yapmıyoruz ama, bu otel ve özellikle resepsiyon bey için bir istisna yaptık, onların istediği parayı ödememeye karar verdik. Ama yanımızda yeterli Rupi de olmadığından, tamamen yüklenmiş motorlarımızın başında ben kaldım ve Vedat banka aramaya gitti. Bankalardan kredi kartınız ile rupi çekebiliyorsunuz. Ve kur, otelinkinden daha merhametli. Ben motorların başında yaklaşık 45 dakika zavallı Vedat’ın banka aramasını bekledim. Hint’liler çok çok ve çok sakinler. Hiçbir şey erken başlamıyor. Aceleleri hiç yok. Bankalar bile geç açıyor. Dükkanlar daha geç açılıyor. İnsanlar da geç uyanıyor. Yani her şey ağırdan alınıyor. Zamanla alışıyorsunuz ama, Nepal’e gitmek gibi bir aceleniz var ve Kathmandu’ya giderken yolda karanlığa kalmak istemiyorsanız, kaybettiğiniz her bir dakika, sonrasında sizlere saat olarak geri dönüyor. Hiç hoş değil. Hem de hiç…

Sonuç olarak, otelden 1 saat geç çıkış yaptık ama, son 12 km. lik şehir içi çıkışını da 1 saat 15 dakikada yapabildik.

Sakin bir sabahta, klasik sinir bozucu bir trafikte, nihayet büyülü Hindistan’daki son şehrimiz olan Gorakpur’dan çıktık. Bildik yol trafiğini geçerek, nispeten rahat bir yolculuktan, 1,5 saat ve 100 km. sonra Hindistan – Nepal sınırına yani, Sounali Kapısı‘na vardık. Sabah saat 10:00 da Gorakpur’dan çıktık ve sadece 11:30 da sınıra vardık. Ama siz siz olun, bizden daha erken sınıra varın. Sabah tembellik etmeyin. Zira, Sınır ile Kathmandu arasındaki mesafe haritada çok uzun görünmüyor ama, yol git git bitmiyor. Az sonra anlatacağım. Bence çok daha erken çıkın Gorakpur’dan.

Sınır kapısından 300 metre önce, hemen sağda Immigration Office var. Kapıda kocaman INDIA IMMIGRATION yazıyor. Hemen bir adam bize yardım etti. Formlarımızı doldurup, Pasaportlarımızı beş dakika içinde çıkış damgalarımız vurulmuş şekilde teslim aldık. Çok kolay oldu. Ofisten 20 metre ilerde solda ise Motosikletlerimizin Triptik işlerini hallettik. Çıkış defterine imzalarımızı attık. Aklıma gelince, imza defterindeki sayfaları geri çevirmeye başladım. Bakalım başka Türk var mı diye.15.05.2007 tarihinde Özcan Kaynak – Reşat Sabuncu kaydını görünce pek sevindim. İki sayfa geride, 06.10.2005 tarihinde ise Savaş Balaban – Koray Özden kaydını görünce daha da sevindim. Ne biliyim, çok hoşuma gitti.

Koray-Savaş ikilisini takibimiz devam ediyor hala…

Sınırdan girerken, her sınır girişinde olduğu yanımıza birileri geldi ve para bozdurmak isteyip, istemediğimizi sordu. Biz de bozdurduk tabiî ki. İkimiz toplam 250 $. bozdurduk ve karşılığında, 4.000 Npr. (Rupi) aldık. Ama Vedat’ın tüm yol boyunca dalga geçtiği ve elimden hiç düşürmediğimi, 1 Ytl. lik İKEA hesap makinemi çıkartıp, adam gibi hesap yapınca, adamların bizi acayip kazıkladığını fark ettim. Vedat koştu adamları buldu, tartıştı ve “bir karışıklık olmuş abi pardon” diyip, 250 $. karşılığı olarak 17.500 Npr. aldık. yuh dimi. Uyanmasak, acayip girecekti bize.

Sınır, şimdiye kadar gördüğümüz en lakayt, yani çok rahat bir sınır. Kapı yok. Sadece bir geçiş tagı var. Altından ise, Nepal ve Hindistan vatandaşları, hiç bir kimlik, pasaport göstermeden, ellerini kollarını sallayarak diğer tarafa geçiyorlar. Zaten kapıda da, “Hindistan-Nepal kardeşliği” gibi bir şeyler yazıyor. Belli ki ciddi şekilde birbirlerine çok yakınlar.

Üzerinde, Welcome To Nepal yazan kocaman tagın altında Vedat ile beraber bu güzel yerde hatıra resim çektirdik. İşte o anda da benim cep telefonumu çaldılar. Biraz da paramı. Depo üstü çantamı 35 gün ve 9000 küsur km. boyunca gözümün önünden ilk defa kaçırdım. O da 1 dakika için. Ve olan o anda oldu. Murphy Kanunları yine iş başında. Neyse hikayeyi uzun anlatmayacağım ama çok canım sıkkın. Kendi salaklığıma kızıyorum. Her şeyi o kadar göz önünde bulundurmaya özel çaba harcayan ben, bu boşluğu nasıl yarattım. Kendime çok çok kızdım. Elimde olsa kendime ceza vereceğim. Seyahatin son gününde olur mu bu şimdi. Akşama Kathmandu’ya varmış olacağız -umarım- ve şimdi, birkaç saat önce telefonumu yürüttüler.

Hemen Vedat’ın telefonundan Turkcell’i aradım ve hattımı kapattırdım. Bana İstanbul’dan yardım eden Berrak ve Cenk’e haber verdim. Onlarda anneme, kardeşime ve bir iki arkadaşıma daha haber verdiler.

Sıkıntılı bu olayı unutup, Nepal’e girmenin keyfini çıkartmaya karar verdim. Nepal sınırını, elimizi kolumuzu sallayarak geçip, hemen sağdaki ofiste giriş kaydımızı yaptırdık. 30 gün kalma üzere 40 $. karşılığı vizemizi aldık. ( 15 günlük vize 25 $. ) Nepal için vizei hemen kapıdan alınıyor ve çok kolay. 20 metre ilerde soldaki ofise gidip triptik işlerimizi de bitirdik. Kimsenin motorlara veya eşyalarımıza falan baktığı yok. Ne şase numarası, ne motor numarası, hiç bir şey. Böylelikle hemen bitti işlemler. Ve nihayet Kathmandu’ya doğru yola çıktık.

Sevgili Murat’ın daha önce dediği gibi, Nepal’e girince, pislik bıçak gibi kesildi. Alt tarafı bir sınır geçtik ama doğa muhteşem bir hal aldı. Etraf yemyeşil ve üstelik harika kokuyor. Yollar çok güzel. Artık Hindistan’daki dümdüz, kalabalık ve sıkıcı yollar yerine, bol virajlı, inişli çıkışlı, nehir ve vadiler içinden geçen harika yollar başladı. Asfalt kalitesi de süper. Ara sıra bozulmakla beraber, hiç de şikayet edecek halimiz yok.

35 gün ve 9400 km. geldikten sonra, ön lastiğimiz ile hedefimiz Kathmandu arasında sadece ve sadece 294 km. kalmıştı. Bu ne ki, hemen biter dedik. Ama bitmedi. Yolun çok virajlı olması, çok keyifli oldu, ama bu arada hızımızı da çok düşürdü. Nepal’de araçlar, Hindistan’daki gibi üzerimize kırmak yerine, artık bize yol veriyorlar. Kamyonların arkasında, Hindistan’daki gibi “Please Horn-Klakson çalın” ibaresi yerine, Wait for Sign – Geçmek için işaretimi bekleyin !! yazıyor. Gerçekten de, kamyon sollamak, ( Sağlamak aslında. Trafik halen ters yönden akıyor. ) çok kolay hale geldi. Biz sollamak için girişimde bulunmadan, adam bizi aynadan görüyor, gerçekten görüyor ve sağ sinyalini yakarak ya da eli camdan çıkartarak “geç” işareti yapıyor ve bize yardımcı oluyordu. Hafif şok içinde bu güzel sisteme hemen alışarak, çok keyifli bir ritim tutturduk. Binlerce km. düz yollardan sonra, bu harika manzaralı ve iyi asfaltı olan virajları görünce, Vedat’dan izin isteyip önüne geçtim, gazı açtım ve biraz virajların keyfini çıkarttım. Ama yine de tedbiri elden bırakmadan, Vedat’ın aynada kaybolmasına izin vermeden, yavaşlayıp, bekleyip, O’nu gördükten sonra, yine virajlarla oynaya yoluma devam devam ettim.

Bu arada, aklımda tüm eğitim hayatım boyunca öğrencilerime-arkadaşlarıma, binlerce kere tekrar ettiğim o meşhur söz var;

Bir seyahatin kazalara en açık bölümü, toplam yolun ilk %10 u ile son %10 u dur. Çok daha dikkatli olmak gerekir. Sürücü, varılacak noktaya yaklaştıkça, psikolojik olarak rahatlar, gevşer, varacağı noktaya yakın olmanın verdiği yalan güven ile tedbiri elden bırakır, yolun sonunda yorulmuş ve konsantrasyonu zayıf hale gelmiş olduğunu göz ardı eder, sonuç olarak da, kaza yapmaya son derece açık hale gelir“.

Bu yüzden ikimiz de, çok daha dikkatliydik.

Son iki saatte yine karanlığa kaldık ama, sınırdan sonraki çok zevkli 294 km. yi 6,5 saatte alıp, sonunda Kathmandu’ya vardık. Bizim için çok yavaş bir genel sürat. Ama yine de, Hindistan’dan sonra bize cennet gibi gelen Nepal’in muhteşem yolları, çok sıkıntı yaratmadı, hatta keyif bile verdi.

Toplam 25 yol sürüş günü ve günlük ortalamamız 438.7 km. olarak yol yaptık. Hem de Türkiye yolları gibi olmayan, hatta bildiğiniz yollardan çok daha farklı yollar ve çevrelerde. Hiç fena değil sanırım. Oldukça sıkı gelmişiz. Daha çabuk da gelebilirmişiz ama amacımız bu değildi ki. Geze geze geldik ve çok feci keyif aldık. Tavsiye ederim hepinize. Gazlayarak 20-22 günde de gelebilirsiniz ama, hemen hiçbir güzelliği göremezsiniz. Çok da risk almış olursunuz. Bence 22-30 gün arası bir İstanbul-Kathmandu seyahati, son derece normaldir. Daha azını yapmaya çalışmamanızı, profesyonel bir eğitmen olarak, ciddiyetle ve hararetle tavsiye ederim.

Kathmandu’nun çok büyük bir şehir olduğunu ve sokaklarının levhasız ayrıca labirent gibi olduğunu bildiğimizden hemen girişte durduk. Çok da yorgun olduğumuzdan, otel aramakla debelenmeyip, Kathmandu’ya gelen gezginlerin ilk adresi olan, ( KGH ) Kathmandu Guest House‘a bizi götürmesi için bir taksi ile anlaştık. Yaklaşık 20 dakika içinde, inanılmaz dar yollardan ve kötü bir trafiğin içinden, pis bir havada, KGH‘a vardık. Ve taksi tutarak peşinden gitme fikrinin ne kadar işe yaradığını da böylece anlamış olduk. Birbirimizi içten tebrik ettik. Saat 20:30. www.ktmgh.com

Motorlarımızı, otelimizin otoparkına, bildik meraklı bakışlar altında bırakıp, odalarımıza yerleştik. Odalarımız gayet güzel ve adam başı 20 $. ( Ben yarın daha basit olan 4 $. lık bir odaya geçeceğim.)

Üzerimizi değiştirip, yıkanıp temizlendik. Yoldaki bozuk bölümler yüzünden tamamen kahverengi-gri arası olmuş ve çok feci kirlenmişiz. Vedat depo üstü çantası elinde, tam korumalı olarak ( Mont, pantolon, eldiven, çizme ) ile duşa girmiş. Akşam yemekte söyledi bana. Öldüm gülmekten.

Ben efendi gibi yıkanıp, tıraş olup, lobide Vedat’ı bekledim. Hemen yakınlardaki bir lokantaya giderek, Hindistan’da kutsal olduğu için yiyemediğimiz ve uzun zamandır özlediğimiz (inek) biftek ve (koyun) kebaplarımızı yiyip, Gurkha marka çok lezzetli Nepal biralarımızın tadını çıkarttık. Seyahatimizin son durağına, hedef noktasına kazasız belasız varabilmiş olmanın kutlamasını, baş başa mütevazi bir şekilde yaptık. Gözlerimizde garip bir mutluluk, bir o kadar rahatlama ve biraz da üzüntü vardı. O kadar yoldan geldikten sonra, rahatlamak en doğal hakkımız sanırım.

Yorgunluktan kızarmış gözlerimle Vedat’a bakarak,

Tebrikler dostum, işte başardık.

dedim. Konuşmayı benim kadar çok sevmeyen Vedat ise, her zamanki sakin, içten hali ile, sadece;

Evet.

dedi. Evet’in yanında kocaman gülümsemesini de sunarak. Az ama öz adam şu Vedat. Ama tanıyanlar bilir, bir kelime, bin cümleye bedel Vedat’ta…

Yine komikti her şey. Ya da biz çok mutluyduk.

Toplam : 9.653 km. İstanbul – Kathmandu

Şimdilik Kathmandu’dayız. Bakalım neler yapacağız. Biraz dinleneceğiz ve şehri gezeceğiz.

KATHMANDU’da gezinme: (Nepali: काठमाडौं) 27°42′N, 85°19′E

 

Önce Sizlere Nepal ve Kathmandu hakkında bazı bilgiler vereceğim.

Nepal bayrağı, dünyada dikdörtgen olmayan birkaç sayılı bayraktan birisidir. İsviçre, Vatikan, Ohio gibi.

Nepal bayrağında hem güneş hem de ay var. Güneş sarayı, ay ise, 1951 yılına kadar ülkeyi yöneten Rana ailesini temsil ediyor. Ülkenin sınırında, dünyanın en yüksek dağı yani, Everest yer alıyor. 8848 metre. Biz de, ilerleyen günlerde, Everest’in üzerinde uçakla bir tur yapacağız.

Devletin resmi dili Nepali, Sanskritçe ve Moğolca. Yönetim şekli Anayasal Monarşi. Bu Monarşik sistem altında, çok partili hayat sürdürülmekte. Başkenti, bildiğiniz gibi Kathmandu ve en gelişmiş, en büyük şehri de burası.

Kişi başı düşen milli geliri, 240 $. Ve bu yüzden Nepal, dünyanın en fakir ülkeleri arasında gösteriliyor.

Telefon kodu +977. Nüfus normalde 1.500.000 kişi ama, turist yoğunluğu ile bu nüfus, 3-4 katına rahatlıkla çıkabiliyor.

Artık hedefimize, çok etkileyici olan Kathmandu’ya gelmiştik. Geriye sadece bu çok eski ve ilginç tarihi olan bu şehrin, hatta civar şehirlerin, tapınakların, tarihi yerlerin, aslında burası ile alakalı her şeyin keyiflerini çıkartmak kaldı.

36 gün. 21 Aralık.08  – Pazar – Kathmandu

Uzun konaklama – 2. Gün

 

Kathmandu’daki ilk sabahımızda oldukça erken kalktım. Çok değişik hisler içindeyim. Nedenini bilmiyorum Hem çok acayip mutluyum, hem de çok mutsuzum. Sanırım hedefe varmak, dahasının olmaması ve “bir sonraki etap” diye bir şey olmaması canımı sıkıyor. Sonrası için plan yapmayı seven bir adamım, azıcık anlamışsınızdır sanırım ama, burada işler değişti. Aslında tüm yol bitti!!!. Yani, yarın ne yapacağız, nereye gideceğiz, gitmeyecek miyiz, neden gitmeyeceğiz. Dinlenecek miyiz? Eh, ben dinlendim bile… Uyumama gerek yok ki. Ufff yaa. Gelir gelmez sıkıldım ben. Dur bakalım neler olacak.

Sabah erkenden Vedat’ın kapısına minik bir not yapıştırarak kahvaltıya indim. Biliyorum ki Vedat uyumayı sever. KGH otelimizin güzel, çok güzel bahçesindeki oldukça pahalı! kahvaltı esnasında, üç Türk ile tanıştım. Sibel hanım ve çocukları, biri kızı, biri oğlu. Çocuklar dediysem, ikisi de kocaman ve sanırım 30 lu yaşlardalar. Bir süre konuştuk ve kartlarımızı birbirimize verdik. Sibel hanım, Kapadokya’da minik bir butik otel işletiyormuş. Umarım bir gün ziyaretine gidebilirim.

Otelin giriş kapısındaki bir çok çıkartma içinde, sevgili Koray Özden ve Savaş Balaban’ın çıkartmalarına rastladım. www.yolbizibekler.com 2005 Çok etkilendim tabiî ki. İstanbul’dan binlerce km. uzakta, bir otelin kapısında, dostlarımın çıkartmalarını görmek, beni çok duygulandırdı. Hemen onların çıkartmalarının altına, kendi çıkartmamı, LAMATECH- Rahmi Barutçu – Vedat Diriker 2008 i yapıştırdım. Umarım bir gün siz de bizimkileri bu kapıda görürsünüz kendi çıkartmanızı yapıştırırsınız ve bir yerlere de bunu yazarsınız.

Vedat nihayet saat 11:05 de kahvaltıya geldi. Eh o kadar yol geldikten sonra, biraz dinlenmek hakkı tabiî ki. Güzel ortamdaki, standart bir kahvaltının ardından bilgisayarımı çıkartıp, otelin son derece ucuz kablosuz internetine bağlandım. Hem de otelimizin çok rahat lobisinden. Pek sevdim bu işi.

Türkiye’den bir çok arkadaşım, seyahatimizi, internet sitem www.lamaorda.com üzerinden takip ediyor. Bir kaç gün bir şeyler yazmazsam hemen e-mail ve sms atarak, beni uyarıyor ve nerede olduğumuzu merak ettiklerini bildiriyor, seyahatin devamını yazmamı istiyorlar. Hemen tüm seyahat boyunca bu isteklerin ardı arkası kesilmedi. Tanıdık, tanımadık bir çok dostum, motor sever, ailem ve dostlarım, bize hep destek oldular ve seyahatimizi bizimle beraber yaşadılar. Biraz yazmayınca da, bizi merek edip;

Hadi abi, nerdesiniz ya, yazsana bir şeyler, kaç günüdür bakıyorum sitede yeni haber yok.

Diyarlar. Hem hüzünlü, hem çok keyifli, hem de oldukça gurur verici istekler bunlar. En çok da motive edici oldu bizim için. Yola devam etmek için gereken kuvveti ve motivasyonu, buralardan aldık diyebilirim. Bir çok dostumuz bizimle birlikte geldi Kathmandu’ya, bunu biliyorum. Dahası da olacak, merak etmeyin.

Telefonum çalındığı için, bir çok arkadaşıma e-mail atarak, telefonlarını istedim ve en azından birilerin ulaşabilmeyi hedefliyorum.

Kalan zamanımızda, otelin çevresinden çok uzaklaşmadan, civarı gezdik ve şehrin bu bölümünü tanımaya çalıştık. Kendimizi şımartmak için biraz bol keseden (ama aslında çok ucuza) bir çok yemek yedik. Akşam ise gerçekten dinlenmek üzere otelimize çekildik.

37 gün. 22 Aralık.08  -Pazartesi – Kathmandu

Uzun konaklama – 3. Gün

Ben bu gün odamı değiştirdim ve 20 $. dan 4 $. lık odaya geçtim. Yeni odam çok şirin. 3m. x 4m. gibi. Yani minicik bir yer. İçerisinde ne mi var? : İki kişilik kocaman bir yatak var, büyük bir dolap, ayna, büyücek iki kanatlı pencere ve bir sehpa var. Peki odacığımda neler yok: İşte bu ilginç. Elektrik prizi yok, telefon yok, banyo yok, tuvalet yok, lavabo yok. Sadece bir tek ampul var tavandan sarkan. Ama bana yeter. Lobimiz çok temiz ve geniş. Her türlü olanak var. Mp3, cep telefonu, bilgisayar, vs. şarjlarını, lobide hallediyorum. Tuvalet işini, gayet temiz olan, ortak wc bölümde hallediyorum. Duş işini de bazen yine ortak banyoda, bazen de Vedat’ın odasında hallediyorum. Keyfim gıcır vallaha.

Çok havalı ve karizmitik bu güzelim otelde, minicik ve sıcak odamda, sadece 4 $. a kalıyorum. Daha ne olsun. Aslında, Kathmandu Guest House’da, 2 $. ile, 140 $. arasında değişen fiyatlarda odalar var. Yani istediğiniz her konfor düzeyine göre oda var.

Otelimiz KGH, Everest dağı turları ve ekspedisyonlarına, treking ve hiking (doğa yürüyüşü) aktivitelerine de ev sahipliği yaptığı ve çok da bilinen bir yer olduğu için, gelen gidenin haddi hesabı yok. Hemen her gün sırt çantası elinde, onlarca kişi gelip gidiyor. Saymak, takip etmek mümkün değil. Dolayısı ile de her bütçeye hitap edecek bir sistemleri var ve bence çok da işe yarıyor. Sevdim yani.

Dün sabahki kahvaltı fiyaskosundan sonra, kendimize daha ucuza kahvaltı edecek bir yer aramaya başladık. Zira, otelimizde, sevgili kahvaltımız 8 $. dı!. İnanamıyorum. Sadece çay, omlet, ekmek, az reçel. Yeni bir kahvaltı mekanı bulmamız için çok da aramak gerekmedi. Otelimizden çıkınca, 8 metre sağdaki, çok güzel ve temiz bir lokantada kahvaltı edebileceğimizi öğrendik. Gittik konuştuk ve çok da mutlu olduk. İki adet yumurta, istediğimiz gibi pişirilecek (omlet, çırpma, rafadan vs.), tereyağı, reçel, ekmek, çay, karamelize olmuş soğanda pişirilmiş, biberli patates (kahvaltı için garip geliyor ama inanın çok lezzetli) ve portakal suyu. Hepsi 0.8 $.!!! Yani oteldeki ile hemen hemen aynı ve 8 $. yerine, 0.8 $. Çok da temiz, büyük bir yer. Kablosuz internet ve terası da var. Canımıza minnet. Çok bir sevdik, ne diyim.

Kahvaltıdan sonra, kendime bir Nepal cep telefonu hattı almak üzere, şehir içinde gezinmeye başladık. T-Mobile şirketinden bir hat aldım. İçinde 20 dakikalık konuşma var. Ben, artı 20 dakika daha yüklettim ve toplam 40 dakikalık konuşma sürem oldu. Vedat’ın yanındaki eski telefonuna kartı taktım ve hop diye çalıştı. Şimdi rakamların konuşma zamanı, sıkı durun.

Turkcell ile Nepal’den İstanbul’u ararsam, dakikası 4,5 TL. T-Mobile ile İstanbul’daki bir cep telefonunu ararsam dakikası 1.2 TL.!! Ne güzel değimli. Ve hat için topu topu, 40 dakikalık konuşma bedeli olan 2000 Nrp. (Nepal Rupisi) verdim. Yani 28 $. = 34 TL. Çok ucuz yahu…

Tavsiye ederim. Her ne kadar Turkcell, tüm seyahat boyunca, rahat rahat her yerden çekiyorsa da, şöyle bir tarifesi var; Ben Türkiye’deki bir cep telefonunu ararsam, dakikası 4,5 TL. Beni ararlarsa, bana dakikası 1,5 TL. yazıyor. Sms in tanesi 0.6 TL. Yani evet, hizmet var ama oldukça pahalı. Nepal hattımdan Türkiye’deki cep telefonunu arayınca dakikası 0,9 TL! Süper değimli?

Tavsiyem, tüm gittiğiniz ülkelerde, çok az paraya bir yerel hat alın ve, keyfini çıkartın. Paranız da cebinizde kalsın.

38 gün. 23 Aralık.08  -Salı – Kathmandu

Uzun konaklama – 4. Gün

 

Bu gün de aynı yerde kahvaltımızı ettik ve şehri tanıma turlarımıza, elimizde harita ile devem ettik. Bu arada, internet kafelerden, İstanbul’u aramanın dakikasının 0.6 TL olduğunu keşfettik ve telefon işlerimiz için, tam anlamı ile, internet kafelere dadandık. Tavsiye ederim. Cep telefonumuzun Türkiye hattını kullanmamıza pek gerek yok artık

 

 

39 gün. 24 Aralık.08  -Çarşamba – Kathmandu

Uzun konaklama – 5. Gün

Bu gün otelimizde yalnız başına kalan sevgili Marie ile tanıştık. Marie, Fransız ve 45 yaşında. Evli olmadan evlatlık edinmenize izin veren bir kaç ülkesinden birisi olan Nepal’e gelmiş. Çok efendi, sakin, dingin, hafif saf, tatlı bir hanım. Devamlı yetkili kurumlar ile görüşüyor ve bir çocuk evlatlık edinmek istiyor. Ciddi şekilde takmış kafaya. Bakalım neler yapabilecek.

Şehri tanımaya devam ediyoruz. Yürüyerek gezmek, tanımanın ilk yolu. Vasıta kullanmak istemiyoruz henüz. Zaten otelimiz şehrin en turistik yerinde. Yani tam kalbinde. Yürüyerek bir saat içinde görmemiz gereken her yere gidebiliyoruz. Çok yorulursanız da, sudan ucuz rikşalar, üç tekerlekli bisiklet taksiler emrimize amade. Kıyak yermiş yaşamak için vallaha.

 

40 gün. 25 Aralık.08  -Perşembe – Kathmandu

Uzun konaklama – 6. Gün

 

Şehri gezdik.

 

 

41 gün. 26 Aralık.08  -Cuma – Kathmandu

Uzun konaklama – 7. Gün

 

Şehri biraz daha gezdik.

 

 

42 gün. 27 Aralık.08  -Cumartesi – Kathmandu

Uzun konaklama – 8. Gün

Akşamları bazen otelimizin hemen yan tarafındaki rock bara gidiyoruz. Eğlenceli tipler ve güzel müzik var. Bu akşam ise, Koreli bir gurup ile tanıştık. Çok çok sempatik ve aşırı sarhoşlar. Yaş ortalamaları 35 gibi. Pek eğlenceliler. İnanılmaz içki içiyorlar. Anlattıkları hikayelerin yarısını anlamadık ama, anladığımız kadarı bile son derece eğlenceli. Yarın akşam yine buluşmak üzere gülerek ayrıldık. Zaten gülmekten başka bir şey yapmıyorlar ki…

 

 

43 gün. 28 Aralık.08  -Pazar – Kathmandu

Uzun konaklama – 9. Gün

 

Kayda değer bir şey yapmadık.

44 gün. 29 Aralık.08  -Pazartesi – Kathmandu

Uzun konaklama – 10. Gün

 

Kayda değer bir şey yapmadık. Ucuz doğa malzemeleri satan dükkanlardan, inanılmaz fiyatlara çok güzel malzemeler aldık. Camel bot, North Face polar, pantolon vs. Cennete düşmüşüz de haberimiz yok. Yerel kıyafetler ve hediyelik eşyalar da aldık. Devam da edeceğiz sanırım.

 

45 gün. 30 Aralık.08  -Salı – Kathmandu

Uzun konaklama – 11. Gün

Bu gün çok sevindirik oldum. İstanbul’dan sevgili Dostum Cenk Barutçu (kendisinde tam teşekküllü bir vekaletnamem vardı. Benim adıma her işimi yapabilir.) bana bir telefon, I Phone göndermiş. Kendi hattımı Turkcell’den açtırmış, telefonu almış ve buraya kadar göndermiş. Sevgili eşi Berrak ise, çok sevdiğim, Tadım Antep Fıstığı göndermiş. Vallaha, fıstığa, telefondan daha çok sevindim. Bira ile çok iyi gider.

Yine bu gün çok acayip alışveriş yaptım. Burada outdoor malzemeler sudan ucuz. İnanılmaz hem de. Bakın neler aldım. North Face marka 60 litrelik bir ekspedisyon sırt çantası, Su geçirmez, Vibram tabanlı Camel bot, North Face uyku tulumu, mat, eldiven, polar ve altlık iç pantolon. Tamamına 10.200 Npr. yani 136 $. yani 204 TL. verdim! İnanılmaz… Sadece Camel bot İstanbul’da 200 Euro civarı. Neden bu kadar ucuz biliyorum. Hem üretim yerleri çok yakın hem de vergi yok. Pazarlık payı ise çok fazla. Tavsiye ederim, buraya gelirken çantanızda çok boş yer ile gelin. Eminim doldurup döneceksiniz.

46 gün. 31 Aralık.08  – Çarşamba – Kathmandu

Uzun konaklama – 12. Gün – YILBAŞI

 

Bu gün, yılbaşı ve özel bir şeyler yapmak istiyoruz. Belki Kore’li dostlarımızla bir şeyler planlarız, belki de otelde tanıştığımız turistler ile. Ama bundan önce daha önemli bir planımız var. Everest dağı uçuşu.

Bir kaç gün öncesinden, organizasyonu yapmıştım. Adam başı 166 $. a, Buddha Air ile, bir saatlik bir Everest uçuşu organize ettim. Evet ucuz değil ama, sevgili Nasuh Mahruki gibi, Everest’e tırmanacak halimiz yok ki.

Sabah çok erken, 05.00 gibi kalkarak, otelden ayarladığımız araç ile Kathmandu hava alanına gittik. Yaklaşık 3,5 saat bekledik, ama nafile. Dağ üzerinde hava çok güvensiz ve uçuşlara izin verilmiyormuş. Kös kös otele geri döndük tabiî ki. Bakalım artık, yarın yine deneyeceğiz şansımızı.

Malum, uçuş, dünyanın en yüksek dağı ve onun arkadaşı olan dağlarının üzerinde olacak. Tüm Himalaya’ları görme şansımız olacağını düşünüyoruz. Hava şartlarından dolayı bir sıkıntı olursa ve uçak düşerse, maazallah bizi Nasuh Mahruki bile kurtaramaz. Zaten uçuşa izin de vermediler.

Akşama, otelde edindiğimiz birkaç arkadaşlarımızla, güzel bir yemek yedik ve getirdiğimiz, Tekirdağ Rakısı ile süper bir yeni yıl yemeği yedik. Otelimizin bahçesindeki kocaman şöminenin etrafında, otelimizde kalan arkadaşlarımız ile harika yılbaşı geçirdik. Yemek sonrasında biraz dışarı çıktım ama, çok gürültülü ve kalabalık olan Kathmandu sokaklarında sıkılıp, otelimize geri geldik. Bahçedeki şömine keyfine devam ettik.

Ama sonuçta Kathmandu’da girmiştik yeni yıla. Kaç insana nasip olur ki, memleketlerinden kalkıp, nice sıkıntılar çekip, nice güzellikler görüp, hemen hemen hiç sorunsuz şekilde, hem de motosiklet ile Kathmandu’ya, bu mistik şehre gelip, yılbaşı kutlamak. Çok çok şanslı sayıyoruz kendimizi. Hem de çok. Umarım sizin de bu şekilde anılarınız çok olur sevgili dostlarım.

 

 

47 gün. 01 Ocak.09  – Perşembe – Kathmandu

Uzun konaklama – 13. Gün

 

2009 a girdik. Yeni yılın ilk günü. Sevgili Kathmandu daha yeni yeni uyanıyor. Biz ise yine 05:30 da kalkarak ve taksimize binerek, hava alanının yolunu tuttuk. Amacımız Everest uçuşunu yapabilmek ama ne mümkün. 2 saatlik eklemeden sonra yine otele geri döndük Evet haklısınız. Sorun hava şartlarının el vermemesi. Eh ne yapalım.

Everes / Himalaya uçuşları tarifeli şekilde yapılıyor. Önceden bilet alıyorsunuz, gününüzü ve saatinizi bekliyorsunuz. Uçağa binip, dağların üzerinden gezip geliyorsunuz. Normal uçuşlardan tek farkı, hava şartlarına çok daha hassas bir şekilde bağımlı olması. Zira, havanın çok çok elverişli olmadığı her durumda uçuş erteleniyor. Aman dikkat edin ve siz de kendinize önceden birkaç gün tanıyın. Ne olur ne olmaz. Son dakikaya sıkıştırılacak bir plan olamıyor Everest uçuşu. Yaşayarak öğrendik.

Otelimize dönüp ne yapacağımızı konuştuk. Rehber kitaplardan öğrendiğimiz bir yere, Kaiser Garden’a gitmeye karar verdik. Otelimize yaklaşık 25 dakikalık yürüme mesafesinde. Eskiden burada yaşayan bir Alman’ın kurduğu muhteşem bir bahçe. Yemyeşil, çok çok özenilerek tasarlanmış, çok sakin, içinde kaliteli bir lokantası olan, Kathmandu’nun tam ortasında saklı bir vaha. İnanılmaz dingin ve temiz havası, şehirden izole edilmiş sükuneti ile bizi, kendisine hayran bıraktı. Yemyeşil çimenlerin üzerine atılmış, rahat yeşil minderlerde biraz kestirmek çok iyi geldi. Burasını pek sevdik, yine geleceğiz.

Akşam yemeği için, Kathmandu’nun en havalı otellerinden birisine gitmeye karar verdik. Gerek tarihi dokusu, gerek tasarımı ile muhteşem bir Hotel Dvarika… Çok güzel bir yemek yedik. Ucuz değildi ama değdi açıkçası. Bir kerelik nasılsa. Odaları 350 $. ile 3500 $. ! arasında değişiyor.

48 gün. 02 Ocak.09  – Cuma – Kathmandu

Uzun konaklama – 14. Gün

 

Nihayet, ama nihayet bu sabah Everest uçuşumuzu gerçekleştirebildik.

Klasik yine 05:00 koğuş kalk ile Hava limanına yollandık. Bu sefer de, Hava limanındaki Tv. monitörlerinin birisinin üzerinde, bizim Savaş Balaban ve Koray Özden’in, Yol Bizi Bekler çıkartmasını gördüm. Manyaklara bak ya, nerelere çıkartma yapıştırmışlar. Biliyordum ki onlar da Everest uçuşu yapmışlardı. Demek ki bizim gibi sıra beklerken, sağa sola çıkartma yapıştırmayı da ihmal etmemişler. Tabi ben de hemen kendi çıkartmalarımı, onlarınkilerin altına yapıştırıverdim. Sizinkilere de yer var ha unutmayın.

Buddha Air in, sabah 08:30 daki, tarifeli minik uçağına bindik. Uçak çok şirin. Çift pervaneli, 22 kişilik bir uçak. İçi de çok şirin Nepal’li hostes kızlar bize hizmet edip, dağlar hakkında bilgi verdiler.

Sağlı sollu tek sıra koltuklarımıza oturduk ve bir saatlik uçuşumuz başladı. Önce Kathmandu semalarında minik bir tur attık. Meşhur Kathmandu Valley denen bölgeyi yukarıdan görmek çok etkileyici oldu gerçekten. Aslında ciddi büyük bir şehirmiş burası. Tabi etrafında çok büyük bir varoş mahallesi yerleşimi var. Hemen her şehirde olduğu gibi. Ama merkez şehir tamamen turistik ve iyi korunuyor.

Uçağımız biraz daha yükselip Himalaya sıra dağlarını sol kolumuza alarak uçuşuna devam etti. Bize verilmiş olan, Himalaya’lardaki tüm dağların isimlerinin ve yüksekliklerinin yazdığı resimli mini el broşürüne bakarak, hangi dağ hangisi tanımaya çalışarak, bol bol da resim çekerek, keyifli seyahatimizi sürdürdük. Ara sıra hostes ablalar yanımıza gelerek bize dağları tanıtıyor, hatta bizim fotoğraf makinelerimiz ile resim çekiyorlardı. Dağları bizden daha iyi bildikleri için, çektikleri resimler de bizimkilerden daha iyi oldu tabiî ki.

Birer ikişer, herkesi pilotların olduğu kokpite davet ederek, önümüzdeki manzaradan da faydalanmamızı sağlamalarına bayıldık. Kokpitten çok daha güzel görünüyor tüm manzara.

Ve sonunda meşhur Everest dağı tüm heybeti ile karşımıza çıktı. 8848m lik dev bir kütle. Uğruna ölümü bile göze alarak, dağcıların neden buraya geldiklerini çok az da olsa anlamaya çalıştım. Ne kadar etkileyici bir yer tanrım. Etrafındaki devasa 7000m. lik dağlar bile cüce gibi kalıyor.

Hatırlarmısınız, seyahatimizin üçüncü gününde, Ağrı dağını karşımızda görünce, heybetinden nasıl etkilenmiştik. Ne kadar devasa bir kütle demiştik. Ağrı sadece 5.137m. lik bir dağ. Halbuki Everest in yanındaki, daha küçük birkaç dağ şöyle sıralanıyor. Gyachungkang 7.652m, Pumoki 7.161m, Nuptse 7.850, Lothse .8.561m ve bu dağlar, Everest’in yanında bebek dağlar gibi duruyor. Varı gerisini, Everest’in ne büyük olduğunu.

Uçaktan hepsini yan yana görünce, Nepal’cede “Sagarmatha” denen, Tibet’çe de ise “Chomolungma” diye bilinen bu muhteşem kütlenin, ne kadar devasa olduğunu daha da iyi anlayabiliyorsunuz.

Uçağımız, yarım saat sonra ters yöne döndü. Bu sefer ise, tüm manzara, sağ koltuklarda oturan kişilerin yanında devam etti. Kathmandu’ya dönerken sarhoş gibiydik. Everest’e tırmanmasak da, insan gözümüzle görmüştük. Canlı canlı hem de. Nice resimlerde, belgesellerde, sunumlarda izlemiştim ama yaşayarak görmek hepsini gölede bıraktı. Bu muhteşem dağa tırmanan, tırmanacak cesareti ve becerisi olan dağcıları bir kez daha tekdir ettim.

Everest hakkında birkaç küçük bilgi:

Everest’e tırmanma girişimleri 1920’de Tibet yolunun açılması ile başladı. İlk olarak Kraliyet Coğrafya Derneği ile, Dağcılık Kulübü Birleşik Himalaya desteklediği bir ekip, 1953 de zirveye ulaştı.29 Mayıs 1953 günü, Yeni Zelanda’lı Sir Edmund Hilary ve Nepal’li Tenzing Norgay, Güneydoğu sırtına tırmanarak, Güney doruğundan geçip, zirveye vardılar. Dağcılar bu tırmanış sırasında açık ve kapalı devre oksijen sistemleri, özel olarak yalıtılmış ayakkabılar ve giysiler ile, elde taşınır telsiz aygıtları kullandılar. Bu tarihten sonra çeşitli ülkelerin desteklediği çok sayıda dağcı ekibi, doruğa ulaşmayı başardı.

Türk tırmanıcılar:

Everest’e ilk çıkan Türk dağcı, 21 Mayıs 1995’te Nasuh Mahruki oldu. Zirveye ikinci çıkan ve Nepal yönündenilk tırmanan Türk ise, 23 Mayıs 2001’de yaptığı tırmanışla Tunç Fındık olmuş. Elif Eylem Maviş, 15 Mayıs 2006’da Everest’e tırmanan ilk Türk kadın oldu. Aynı tırmanış, Türk’lerden oluşan bir ekibin, ilk Everest zirve çıkışıydı. Ekibin hedeflerinden olan ilk Türk oksijensiz tırmanışı, lider Serhan Poçan gerçekleştirmeyi demekle birlikte, bu hedefe ulaşamadı. 2007 yılında Fenerbahçe Spor Kulübü’nin 100. Kuruluş yılı etkinleri kapsamında, tunç Fındık ve Mustafa Kalaycı, Everest dağına beraber tırmandılar.

49 gün. 03 Ocak.09  – Cumartesi – Kathmandu

Uzun konaklama – 15. Gün

Sabah Vedat ile, klasik saatte ve artık klasikleşmiş kahvaltı mekanımıza gittik. Genelde o kocaman lokanta, sabah saatlerinde boş olur. En fazla birkaç masa doludur. Bu sabah da farklı değildi. Boş olan masalardan hangisine çökeceğimizi tartışırken, masalardan birisi üzerinde bir plastik poşet gördük. Masa boştu ama poşet üzerinde kuzu kuzu yatıyordu. Şaşkın vaziyette, Vedat ile önce birbirimize sonra da etrafa bakarak, torbanın sahibini görmeye çalıştık. Zira kuzu formatında yatan poşetin üzerinde kocaman harflerle NEZİH KIRTASİYE! yazıyordu. Poşetin ahı gitmiş, vahı kalmıştı. Bir gurup fil üzerinde tepinmiş, bir sürü at arabası, poşeti arkasında yerlerde kilometrelerce sürüklemiş gibi görünüyordu zavallı poşet. Yani darmaduman olmuştu ama sapları sağlamdı. Şaşkın şaşkın sağa sola bakınırken, uzunca boylu, yakışıklı, esmer bir genç geldi poşetin başına. Tabi ilk sorumuz, “Türk müsün” demek oldu. Genç de “evet” diyince, pek sevindik. Evden on bin km. uzakta, Nezih Kırtasiye poşeti görmek çok hoş bir tesadüf oldu. Poşetin sahibini bulmak daha da hoş oldu.

Arkadaşın adı Serkan Orkan. Geç bir arkadaş. Tek başına, uçak, tren ve otobüs ile İstanbul’dan kalkmış gelmiş. Seyahati hayli hareketli, maceralı olmuş. Hemen hemen aynı rotayı kullanmışız. Ama Serkan bizden daha uzun süreler konaklayarak seyahat etmiş.

Uzun uzun lafladık. Motorlar ile geldiğimizi söyledik. Pek şaşırmadı nedense!. Halbuki, istisnasız, tüm yol boyunca motor ile seyahat ettiğimizi duyan herkes şaşırmış ve bir şekilde tepki vermişti. Ama öyle olmadı. Ben biraz bozuldum ne yalan söylesem. Serkan bizden daha mütevaziydi. Mesela, bizim çok çok pis ve çekilmez (ama bir o kadar da etkileyici) bulduğumuz Varanasi’yi, kendisi çok beğenmiş. Pislik ve sefaletten bir haber, gözüne batmamış şekilde mutlu. Bu fikir de bize gösteriyor ki, kişinin beklentisi, ve görmek istediği ne ise, gördüğü de odur. Latince “Scotoma” kelimesi gibi. Beyin görmek istediğini görür. Mutluluk da bu şekilde mümkündür.

Kahvaltımızın sonunda, Serkan ile vedalaşarak, birbirmize iyi seyahatler dileyerek ayrıldık.

Yarın, yani 50. Günümüzde, Kathmandu’dan ayrılarak, otobüs ile Pokhara’ya gideceğiz. Böyle bir plan yaptık. Ama önce bilet milet işlerini halletmek lazım.

Otelimize geri döndük. Gayet başarılı organizasyonlar yapabilen bir otelimiz olduğu için çok şanslıyız. Nereye istersek, nasıl istersek bize hemen plan ve program yapabiliyorlar. Bu planlar, basit şehir içi turlardan, Everest üzerinde uçuşa kadar ve hatta, Tibet’e, Lahsa’ya treking turlarına kadar olabiliyor. Hemen her işimizi otelimizde halledebiliyor olmamız, uygun fiyata para bozdurmak dahil, bizi pek sevindiriyor ve işimize geliyor elbette.

Hemen Green Line otobüs şirketinden iki adet bilet aldık. Nepal standartlarında lüks sayılabilecek bir şirket ve otobüslerin de gayet lüks olduğu söyleniyor. Gidiş geliş adam başı 18 $. Hiç fena değil. Planımız iki gece, üç gün kalmak. Otel işini yine çok kolay çözdük. Kathmandu Guest House (KGH) oteller zincirinin, Pokhara’daki otelinde kalacağız. Otelimizden rezervasyonumuzu yapıverdik. İş hemen bitti. Geceliği adam başı 10 $. ve içinde banyosu, duşu, iki yatağı, Tv. si olan, orta lüks sayılabilecek bir otelmiş. Sevindik tabiî ki.

Biletlerimizi aldık, sabah otobüse bineceğimiz yeri iyice öğrendik, Otel rezervasyonumuzu yaptık ve tüm ödemeleri kendi otel hesabımıza yazdırabildik. Çok büyük kolaylık oldu elbette… Klasik şekilde akşam yemeğimizi yedik ve erkence odalarımıza çekildik. Yarın bizi uzun bir otobüs yolculuğu bekliyor.

50 gün. 04 Ocak.09  – Pazar – Pokhara 1. gün

Uzun konaklama – 16. Gün

Erken bir saatte, yürüyerek Pokhara’ya gideceğimiz otobüsümüze gittik. Azcık kaybolduk ama sonunda yeri bulduk. Bizim çok severek gittiğimiz, Kaiser’s Garden’a yakın bir yermiş. Otobüs fena değil. Yerimiz konforumuz da fena değil. İşler tıkırında yani.

Hemen hemen tam saatinde 05:30 da, sevgili Green Line otobüsümüz hareket etti. Kathmandu’nun daracık sokaklarından geçerek, geniş sayılabilecek caddelerine çıktık. Görmediğimiz bir yüzü daha varmış bu güzel şehrin. Etrafı seyrederek yaklaşık 25 dakikada şehirden çıktık. Ve rampa aşağı daracık, çok sık, çok da kalabalık virajları inmeye başladık. Trafik halen bize göre ters yönde unutmayın. Bir yanımız felaket yüksek bir uçurum ve altında seyredilmesine doyulmayacak kadar güzel akan kocaman bir nehir, üzerinde rafting yapan turistçikler diğer yanımız ise görkemli bir dağ. Kah nehre, kah dağ tarafına bakarak, yol kenarlarına serpiştirilmiş minicik köylere ve içinde yaşayan insanlara bakarak, inişimizi sürdürüyoruz. Minik köy dediysem, hakikaten minik. 5-10 ev var ve tahminen 20-25 kişi yaşıyor. Yol boyunca, birkaç kilometre aralıklar ile, nehir sırtında ve kenarında, bir çok köy geçtik. İçindeki insanların, günlük işlerini yapmalarını seyretmek çok ilginç ve keyifli. Bir de bu arada, Nepal insanlarının aslında oldukça güzel olduğunu fark ettik. Giyimleri, temizlikleri, bayanların duruşu bile, Hindistan ve Pakistan’dakilerden çok çok farklı.

Saatler saatleri kovaladı ve minik bir boşluğa konumlandırılmış mütevazi bir tesiste kahvaltı ve ihtiyaç molası verdik. Saat 07:30

Mütevazi dedim ama, yemekleri lezzetli, çay – kahve içebileceğimiz düzgün bir yer. Az olmakla beraber kahvaltımızı ettik. Az dedim çünkü, yol üzerinde güzel bir yerde öğlen yemeği molası vereceğimizi baştan öğrenmiştik. İştahımızı oraya saklamaya karar verdik.

Otobüs çok rahat. Amortisörleri, iç ısısı, insanların kokmaması, sessizliği çok keyif verdi bize. Hiç rahatsız olmadık desem yeridir.

Nihayet saat 12:30 gibi Pokhara’ya geldik. Rahat sayılabilecek bir yolculuktan ve doyum olmaz manzaralardan sonra, işte, buradayız. Değişik bir ülkede, yerel taşımacıkla seyahat etmek ne garipmiş. Ama sevdik biz bu işi. Motosikletle gelmek kadar keyif aldık.

Pokhara, otobüs ile Kathmandu’dan 7 saat mesafede.

Pokhara’ya, aslında sadece 198 km. batısında olmasına rağmen, daha yüksekte bulunan Kathmandu’dan, çok bol ve bitmez tükenmez virajlardan aşağı inerek, ancak 7 saatte varılabiliyor.

Deniz seviyesinden 1000m. yukarıda, sırtını Himalaya dağ sırasının önemli bir bölümü olan, meşhur Annapurna (7000m.) dağlarına dayamış, yeşillikler içinde, harika bir yer. Şehrin hemen önünde devasa bir göl olan, Phewa Gölü bulunuyor. Şahane… Şahane ve şahane.

Kathmandu ve Birathnagar’dan sonra, Nepal’in, üçüncü büyük şehri ve içinde yaklaşık 200.000 kişi yaşamakta. Ama o kadar sakin ve sessiz ki, nerde bu adamlar dememek imkansız. Nerdeyse bomboş görünüyor. Sadece, aylak aylak gezen birkaç turistçik ve az miktarda yerel halk.

Ama yine de buna aldanmamanız gerek. Zira Pokhara, Kathmandu’dan sonra ülkenin en çok turist çeken bölgesi. Hemen herkes, Annapurna dağlarına trekkinge, doğa yürüyüşlerine ve kampa geliyor.

İşin ilginci, 1000 m. yükseklikteki Pokhara’dan, sadece 30 km. devam ederseniz, kendinizi 7.500m. yükseklikte bulabilirsiniz. Tabiki ciddi bir tırmanıcı olmanı şartı ile. Yükselmenin, en keskin, en ani olduğu yer burası. Doğal olarak da ülkenin en çok kar ve yağmur yağışının olduğu yer Pokhara. Ama biz şanslıydık. Hava neredeyse 25-28 derecelerde devam etti. Sadece tişört ile gezdik. Ben bir ara üstümü de çıkartmak istedim ama, çıkartmadım tabiî ki.

Şehre geldikten sonra otele gitmek de sorun olmadı. Sevgili otelimiz KGH, bizi alması için bir araç göndermişti. Eski model bir Toyota ama olsun. Temiz bir araçtı. Bizi alacak olan genç şoförümüz, otobüs terminalinde bizi kolayca bulup, otelimize götürdü.

Yerleştikten sonra, bu minik şehri ve muhteşem göl kenarını keşfe çıktık. Göl kenarındaki şirin lokantalardan birisini seçerek, akşam yemeği yedik. Hotel Glasier’in önündeki lokanta. Tavsiye ederim. Tüm seyahatimiz boyunca ilk ve son defa olarak burada balık yedik ! Evet gerçek balık. Phewa gölünden tutulmuş, bizim alabalıklara benzeyen bir balık. Kiremitte pişirilmesi, suyunun fokur fokur kaynaması, üzerinde erimiş peynir ve bolca baharatlı olması bile, balığın saman gibi lezzetini değiştirmemişti ne yazık ki. Göl balığı her yerde saman gibi işte. Ama olsun. Balık balıktır. Ben tabi ki balıkla doymayacak yapıda bir adam olduğumdan, peşi sıra adam gibi bir porsiyon kırmızı et söyledim. Harika şöminemizin yanı başında, kesilmiş olan elektrikler sebebi ile mecburi romantik mum ışığında ve yan masalarda turistçiklerle muhabbet ede ede, çok güzel akşamımızı bitirdik ve otelimize döndük. Dönerken de, her daim yanımızda bulundurduğumuz el fenerlerinin çok yararı oldu.

Bu seyahatte bize en lazım olan ekipmanların başında el feneri gelmesi, şans değil sizin anlayacağınız. Olmazsa olmaz. Pasaport gibi hep üzerinizde olması gerek. Bir de çok amaçlı çakı, ya da Leatherman. www.leatherman.com

51 gün. 05 Ocak.09  – Pazartesi – Pokhara 2.gün

Uzun konaklama – 17. Gün

Saat 08:00 gibi zımba gibi kalktık. Manzara, hava, etraftaki sakinlik inanılır gibi değil. Kathmandu’nun o pislenmiş havasından sonra, oksijen zehirlenmesi yaşamazsak iyidir vallahi. Muhteşem bir sessizlik içinde, cam gibi sakin gölün kenarındaki şirin kafede kahvaltımızı yaptık. Hemen kafenin önünde bisiklet kiralayan adamı da görünce aklımıza parlak bir fikir geldi; Bisiklet kiralamak. Hiç aklımızda yoktu ama, Pokhara’yı bisiklet ile gezmek çok iyi bir fikir gibi geldi bize.

Al takke ver külah, adamla biraz pazarlık yaptıktan sonra, günlüğü 100 rupi yani 2 TL. ye, iki adet, çok şahane SEB marka dağ bisikleti kiraladık. Gölün çevresinde, inanılmaz manzaralar eşliğinde gezdik. Şehrin iç kısımlarına, halkın yaşadığı yerlere, pazar alanlarına da gittik. Bu arada söylemeye utanıyorum ama, ben yolun bir bölümünde, paldır küldür bisikletten düştüm! Daracık bir kaldırımın üstüne zıplamıştım. 20-30 metre kadar 10 cm. genişliğinde kaldırımın üzerinden gittim – çok lazımmış gibi- ve son birkaç metrede, dengemi kaybedip! Vedat’ın önüne, patates çuvalı gibi düşüverdim. Adam üstümden geçecekti nerdeyse. İstanbul’dan kalk, Kathmandu’ya kadar gel. Ve bisikletten düş, Vedat seni az daha ezsin. Bu arada Vedat’da dengesini kaybetti bir an ama, hemen toparlandı. Sonuç olarak benim dizim ciddi sıyrıldı, elim soyuldu, ve gururum kırıldı. Sıyrıklar çabuk geçer de kırılmış gururumu ne yaparım bilemiyorum…

Öğlene doğru, Phewa gölünün tam ortasında bulunan, kutsal Barahi Mandır Tapınağına gitmeye karar verdik. Burası minik bir ada içindeki minik bir tapınak. Aslında adacığın tamamı tapınak desem daha doğru olur. Çapı 40-50 metre ancak var.

Kürek kullanılan, kesinlikle motorlu taşıt kullanılmayan göl üzerinde, biz de mecburen kürekli bir kayık kiraladık, adacığa gitmek için. Tapınaklı adacık veya adacıklı tapınağa gitmek, sadece 8-10 dakika kürek çekmeyi gerektiriyor. Zaten küreği siz değil, kayık sahibi çekiyor. Kayıklar da çok güzel. Pastel renklere boyanmış, rengarenk bir çok kayık gölde süzülüyor. Karşı kıyıdaki Machapuchare dağının harika görüntüsü, süper durgun suya aksediyor. Sanki özenerek, sakin bir şekilde, gördüklerini tabloya aksettirmiş usta bir ressamın elinden çıkan resim gibi, yeşillikler içinden fırlamış, kocaman bu dağın silueti, göle öyle bir yansımış ki, zaten çok güzel olan manzaramıza, daha da güzellik katıyor. Buraya kadar gelebilmek için ne çok badireler atlattığımızı düşünüyor ve her birisinin bu manzaraya fazlası ile değmiş olduğunu fark ediyoruz.

Nihayet adaya çıktık. Bir çok fotoğraf çektik. Neleri, ne kadar çok resmetmek istediğimi anlatamam. Dört bir yanımız da birbirinden güzel manzaralar ile kaplı.

Adadan dönerken kayıkta, kıyı şeridinde gözümüz, çok güzel bir kafeye takıldı. Karaya çıkınca, bisikletlerimize atlayıp, kıyıdan gördüğümüz güzel kafe‘yi aramaya giriştik. Biraz ileri gidip, biraz da geri gelerek, ana yol üzerinde, göle inen yollardan birisinde kıyıdan gördüğümüz güzel kafe’ ye vardık. Dışarıdan göründüğünden daha da güzel olan kafe, bize olanca güzelliği ile kapılarını açtı. Adı meçhul olan fakat, manzarası inanılmaz olan

kıyıdan gördüğümüz oldukça güzel kafe’de, sevimli garsonların da yardımı ile, hemen göl kenarında iki adet kocaman ahşap şezlonga kapağı attık.

Hava sanırım 25 derece civarı. İnanılmaz şanlıyız. Ülkenin en çok yağış alan şehrinde, hem de Ocak ayının göbeğinde, yazdan kalma bir hava yakaladık.

Gereken yerlere, gereken şekilde teşekkürlerimizi sunduktan sonra, biralarımızı, patates kızartmalarımızı ve pizza mızı sipariş ettik. Ama ne de iyi ettik.

Hava süper, yemek süper, göl süper, toplam manzara süper ötesi. Sağlığımız yerinde, keyfimiz daha da yerinde. Dert ve tasa, bu aralar tatile çıkmış gibiler. Altımda bozulma ihtimali olan sevgili motorum Liz yok. Düşmeme rağmen çok sağlam şekilde ilerleyen sevgili bisikletim SEB var. Düşünce yere vurduğum dizim ağrısı da gitmiş, haberim olmadan!

Sanırım bu gün, tüm seyahatin en güzel günü. Bitmesini hiç istemeyeceğiniz anlardan birisi gibi, biz de günümüzün keyfini çıkartmaya, yorulmamış olmamıza rağmen dinlenmeye ve doğayı dinlemeye gömüldük.

Kıyıdan gördüğümüz kafe ye bizden başka müşteriler de geldi. Çoğu bizim gibi turist. Ama yerli yabancı herkes, ortamın huşusuna, sessizliğine ayak uydurmuş, sessizliğin sesini, alışmadığımız kadar temiz havanın keyfini, bir daha ne zaman göreceğimiz belli olmayan sevgili güneşin tadını çıkartıyor. Bu uyum sinir bozucu şekilde güzel. Bir daha ne zaman buluruz bilinmez.

Ben yine alış veriş manyaklığıma yenik düşüp, kıyıdan gördüğümüz kafe’ye gelirken yol üzerinde bir yerlerde gördüğüm outdoor dükkanlarına, minik bir ziyaret yapmak istedim. Vedat’ı, anlaşılamaz derecede huzurlu ve güzel Phewa gölü ile Machapuchare dağının harikulade manzarası ile, ağzı bir miktar açık olarak bıraktım ve SEB marka bisikletime atlayıp, önünden geçtiğim ama, tam nerede geçtiğimi hatırlamadığım dükkana doğru yola çıktım.

Önünden bir kaç kez geçmiş olduğumu, sonradan küfür ederek fark ettiğim dükkana gelince, içimi yine çocuksu bir his kapladı. Şekerci dükkanına girmiş ama hangi şekeri alacağına asla karar veremeyecek bir çocuk edası ile, güzelim sırt çantalarına, montlara, botlar, çadırlara ve dükkan içinde oraya buraya baka kaldım. Zaman durmuş gibiydi ve bende pek umursamıyordum. Yapacak daha iyi bir işim yoktu zaten. Hatta yapacak, bundan daha iyi iş mi olurdu kardeşim.

Kendisini pek beğendiğim dükkanın camında güzel bir çıkartma dikkatimi çekti. 2005 yılı ve Ankaralı Gezginler… Aynı çıkartma bizim Kathmandu’daki otelimiz KGH da da mevcut. Güzel geziyormuş adamlar. Ben tanımadım ama tanımak isterim.

Doğa malzemeleri dükkanından birkaç tane Oakley gözlük, bir sırt çantası ve Mammuth marka rüzgar geçirmez (wind stopper) ceket aldım. Tamamına 68 TL!! para verdim. Çok keyifli vallaha. Aklımın bir kısmını dükkanda bırakarak, SEB bisikletime atladığım gibi, kıyıdan gördüğümüz kafe ‘nin yolunu tuttum. Vedat aldıklarımı görünce hafif kıskanarak, ama her zamanki gibi belli etmeyerek birkaç şey söyledi. Ne mi söyledi;

Nerde tam bu dükkan, geçerken uğrayalım mı?

Dedi. Sevinerek;

Evet tabiki.

Dedim. Dönüşte uğradık ve Vedat’da kendisine bir şeyler aldı. Önceliğimiz nedense hep gözlük oldu. Ben gene bir gözlük aldım. Berrak duysa kafamı kıracak ama, dayanamadım ne yapayım.

Bisikletlerimiz ile geze geze, otelimize geldik. Biraz dinlendikten sonra, ileri gitmek için gaz kolu yerine, bacaklarımızı kullanınca, hamlamış vücutlarımız biraz sızlamış haliyle, akşam yemeği için yine göl manzaralı şirin bir lokantaya geçtik. Bu sefer, çok güzel görünen ama tadı olmayan balık yerine, adam gibi et yemeği sipariş ettik. Kiremitte et, yanında harika pişmiş mantarlar, mantarlara eşlik etsin diye ince şekilde düşünülmüş lezzetli patatesler, haşlanmış sebzeler ve şarap eşliğinde, kendimize harika bir ziyafet çektik. Midemizi doldurup, aldığımız kiloları göz ardı ederek ve bundan hiç de vicdan azabı duymayarak yataklarımıza çekildik.

İyi geceler olsun bize.

52 gün. 06 Ocak.09  – Salı – Kathmandu

Uzun konaklama – 18. Gün

Erken kalktık bu gün de. Yaklaşık 05:45. Düm akşam yemek yediğimiz Hotel Glasier’de güzel, lezzetli bir kahvaltı ettik. Nepal’li insanlar gibi olmaya hafif alışmış bir şekilde, yani acele etmeden, azıcık da sallana sallana, otobüsümüze gittik. 06:45 de Green Line otobüs ofisine geldik. Bu seferki otobüs, çok daha konforlu ve güzel. Biz, bir öncekine de razı iken, ikinci otobüs tam bingo oldu açıkçası. Yerlerimiz yine aynı numaralarda. Cam kenarı, en arka ve onun önü. İlgiçtir ki tam saatinde de hareket ettik. 07:30.

Bu sefer 8 saat süren, harika manzaralı bir yolculuktan sonra “eve“, KGH’a geldik. Kathmandu’ya girerken, yine çok kalabalık bir trafik bize hoş geldin dedi. Şehir girişine kadar 6 saat 45 dakikada gelmemize rağmen, otelimize varabilmek için, fazladan 1 saat 15 dakika daha zamanı, trafikte harcamamız gerekti. Ama olsundu, sağ salim ve çok keyifli birkaç gün geçirerek geri gelmiştik. Çok da mutluyduk. Keşke, daha önce uyansaydık da, Pokhara’da daha uzun zaman geçirseydik. Neyse, bir daha ki sefere artık.

53 gün. 07 Ocak.09  – Çarşamba – Kathmandu

Uzun konaklama – 19. Gün

Dönüş yolculuğumuzu hakkında, artık yavaş yavaş, Vedat ile konuşmaya başladık. Birkaç planımız var dönüş için.

İlk plan: Kathmandu’dan motorlar ile, geldiğimiz yolun aksine, Hindistana girmeden, tamamen Nepal’in içerisinden seyahat ederek, Nepal’in en batısındaki sınırdan Hindistan’a gireceğiz. Böylece, çok sevdiğimiz Nepal içinde daha uzun süre kalmış ve motor kullanmış olacak ayrıca, Hindistan trafiğinden de uzak kalmış olacağız. Sınırdan 300 km. civarı sonra da, Delhi’ye varmayı hedefliyoruz. Delhi’de, Motorları Kühne und Nagel şirketi ile deniz yolundan İstanbul’a göndereceğiz. Vedat uçak ile direk İstanbul’a geçecek.

Ben ise, Kathmandu’dan Pakistan dönüş vizesi almaya çalışacağım ve, Delhi’de Vedat’dan ayrılıp, tren ve otobüs ile, sırt çantamla beraber, tamamen kara yolundan İstanbul’a gideceğim.

İkinci plan: Plan bir de bahsettiğim şekilde, Kathmandu – Delhi yapacağız. Motorları kargo edecek ve ikimiz de uçakla eve döneceğiz. Basit gibi değimli? Ama ben dönüş için Pakistan vizesi alamazsam, yapacak bir şey kalmıyor. Bakalım artık…

Hedefimiz Kathmandu’dan ayın 10 unda yani, 3 gün sonra hareket etmek.

Vize planımı uygulamak üzere, otelden bir araç ayarlayarak, sora sora bile zor bulduğumuz Kathmandu’nun, azıcık dışındaki Pakistan konsolosluğuna geldik. Ben vize konusunda çok ümitliyim. Her ne kadar İstanbul’dan turistik vize alamamış olsak da, Kathmandu’dan alacağımı düşünüyorum. Adamlara, “kardeşim kalktık 10.000 km. geldik buralar, bir zahmet tek giriş vize verin de evimize gidelim” diyecek, gerekirse azcık ağlayacağım… Benim suratım ile ağlamak ne işe yarar pek emin değilim ama, vizeyi almaya pek kararlıyım.

Konsolosluğun kapısına arabayı park ettik. Gelme sebebimizi kapıdaki asker ağabeylere anlattım ama, kapı duvar çıktı. Meğerse, Pakistan’da mühim bir kişi vefat etmiş. üç gün milli yas ilan edilmiş ve benim de üç gün sonra gelmemi istiyorlar. Ama üç gün sonrası Cumartesi olduğu için, yine kapı duvar olacak. Pazartesi olmalı diyorum adamlara. Adamlar ise, pazartesinin tatil olduğunu, Salı gelmem gerektiğini söylüyorlar bana, süper umursamaz bir suratları ile.

Aynı gün, olmadı ertesi gün vize alabilmeyi hayal ederken, içimiz nerdeyse bir hafta sonraya kaldı. Üstelik vize alamama riskim de teknik olarak çok yüksek. Aldı beni bir düşünce. İyi niyetli olmak ile, salak olmak arasındaki çizgiyi aştığımı fark ediyorum, ürpererek.

Bindik dandik Toyota arabamıza sevimli şoför bey ile ve otelimize geri geldik.

Gelir gelmez Vedat’ı buldum ve konuyu anlattım. Az aşağı gittik, az yukarı gittik ve bir sonuca vardık. İkimiz de uçakla dönecektik. Bir hafta daha Kathmandu’da beklemeye gerek yoktu. Bu seyahatte öğrendiğimiz üzere, kader bazen bize kendi istediğini yaptırıyordu bize ve buna uymakta yarar vardı. Her şeyi zorlamayı seven ben bile, buna boyun eğdim.

Moralim bozuk mu, yoksa mutlu mu olmalıydım tam anlamadan yattım uyudum. Aslında daha mı iyi olacaktı acaba? Belki de Şubat ayı başında İstanbul’da yapılacak olan Motosiklet Fuarı’na yetişebilir, kendime güzel bir stant ayarlayabilir, ilgilenenlere, Kathmandu seyahatimi fuar çerçevesi içinde PPS sunum ile, uzun uzun anlatabilir, eğitim için öğrencilerimle daha yakın temasta bulunabilirdim. Fena fikir gibi gelmedi aslında.

Şu “kader” denen şeye bazen çok sinir olmakla beraber, bazen de işleri oluruna bırakmanın da gerekliliğini öğrendim sanırım. Çok emin değilim ama…

Bazen çok düşünmemek, önüne gelen dalga ile birlikte gitmek daha iyi sanki.

Yoksa değimli?…

54 gün. 08 Ocak.09  – Perşembe – Kathmandu

Uzun konaklama – 20. Gün

Dönüşe başlamadan önceki son iki günümüz. Yapacak hiçbir işimiz yok. Kathmandu, hafif vaziyette etkisini kaybetmiş ve bizi eve dönüş heyecanı -yine hafif vaziyette sarmış durumda.

Yapacak bir şey olmayınca, biz de motorlarımıza dadandık. Ne de olsa, bizi buralara kadar getiren vefakar dostlarımızı, yirmi gündür unutmuş vaziyetteydik. Kendilerine güzel bir bakım yaptık. Yıkadık, parlattık. Eksiklerini tamamladık, beraber resim çektirmek isteyenleri buyur ettik, gönüllerini hoş tuttuk. Motor başı sohbetlerden çok keyif aldık.

Seyahatimiz çok fazla kişiye ilginç geldiği için, biz de hatıralarımızı anlatmayı sevdiğimiz için, ( aslında Vedat’dan çok ben konuştum, malumunuz üzere ) meraklı yerli halk ve turistçiklerle, bol bol sohbet etme imkanı bulduk. Herkes bizi zaten tanımıştı. Gittiğimiz lokantalarda, “ siz Türkiye’den motorla gelenlersiniz değimli” sorusunu sık sık duyar hale gelmiştik. Keyifli aslında, hafif de guru verici mi ne sanki, bilemedim. Ama güzel bir his. Umarım siz de bu hissi yaşar ve bizlere anlatırsınız.

Akşam otelimizde yemek yiyoruz. Bahçede oturuyoruz. Hava yine harika. Bir tişört bir ince polar ile rahatlıkla oturabiliyoruz.

Vedat arka masamızdaki bir kızı gösterdi. Elinde minicik bir laptop, bilgisayar var. Beyaz ve çok şirin. Dedi ki;

-Oğlum şu hanımdan bilgisayarı al da, internetten dönüş için uçak bileti bakalım, seninki yukarda kaldı, odada uğraşmayalım şimdi.

Ben de en şirin halimle;

Banane be, git kendin al o kadar istiyorsan.

Dedim çok şirin bir şekilde!… Kızcağızın konuşmalarımızı duyup duymaması önemli değildi zaten. Tartışmamız biraz daha sürdü ve o sırada beyaz bilgisayarlı hanım yanımıza geldi. Hafif toplu, şirin gülen, güzel gamzeleri olan esmer hanım bize;

Selaaaaam, siz de mi Türk’sünüz, aa ne güzel.

Diyiverdi. Vedat ile önce birbirimize bakıp azcık utandık, sonra da hanıma bakıp biraz kızardık ve;

Evet Türk’üz, selam sana da.

Şeklinde bir şeyler geveledik. Akabinde de masamıza buyur ettik, masamıza buyur edilmeye dünden razı bayanı. Sevinerek ve kocaman gamze lerini de yanına alarak oturdu masamıza. Ve sevgili çok şirin Arzu Ortaç ile tanışmış olduk.

Kendisi rehber. Dünyayı sırt çantası ile gezmekle ilgili bir takıntısı var. Gitmediği yer kalmamış. Bayağı cevval bir kız. Çok da konuşkan maşallah. Tüm gece bize maceralarını anlattı. Anlattı. Anlattı ve anlattı. Sonunda, sessizliği seven, uyumayı daha çok seven sevgili Vedat dayanamadı ve odasına gidip yattı. Beni rehin alan kocaman gamzeli Arzu  maceralarının devamını bana aktarma işini büyük bir ciddiyetle yapmaya devam etti. Aslında ilgimi çekmedi değil ama, benden bile daha fazla konuşuyor olması, erken yatmayı sevmeyen benim bile uykumu getirdi. Kendisine bir miktar bira ısmarlayarak, sarhoş olmasını ve odasına gidip sızmasını planlarken, Arzu, içtikçe dillendi, içtikçe açıldı. Allah’tan bende içmiştim de, ayak uydurabildim Arzu’nun, kocaman gamzeli konuşma ritmine.

Sonunda çok geç bir saatte odalarımıza dağıldık ve sevgili minik odamdaki, sıcak yatağıma kavuştum. Rüyamda bol miktarda, Arzu ve kocaman gamzeli maceralarını gördüm. Rüya ile kabus arasında gidip gelen bu süreç, sabahın ilk ışıkları ile sonuçlandı. Ben de rahatladım.

55 gün. 09 Ocak.09  – Cuma – Kathmandu

Uzun konaklama – 21. Gün

SON kelimesi, bazen çok mutluluk verici, bazen ise, çok üzücü olabiliyor. Evimizden bilmem kaç bin kilometre uzağa, kalkıp da ta Kathmandu’ya kadar geldik. Çok güzel ve çok özel zamanlar geçirdik. Zaman bazen oldukça hızlı geçti, bazen ise geçmek bilmedi. Hızlı geçtiğini anladığımız anlarda, yavaşlatmaya çalıştık, hızlı geçtiğini fark ettiğimizde ise, ağırdan almaya çalıştık. Karton kutudan kamış ile meyve suyu içen çocuğun, tamamı bitmiş meyve suyunu, halen höpürdete höpürdete çekerek, son damlalarının keyfini almaya çalışması gibi, biz de tüm seyahatimizin keyfini, damla damla çıkartmaya çalıştık, höpüredete höpürdete.

Ama bir dakika yahu, daha bitmedi ki, neden demotive oldum birden ben, neden bittiğini düşünüyorum ki? Böyle bir yerde, her gün yeni bir macera olmaz mı? Cevap veriyorum. OLUR…

 

Üzerinde fazla düşünmeye gerek duymadan, yataktan zıpladım ve kalktım. Her yeni güne, mutlulukla başlamaya, bir amaç için başlamaya alışmış bendeniz, bu güne de aynı şekilde başlayacağım.

Klasik kahvaltı seramonimize bilin kim katıldı?.. Evet haklısınız; Arzu. The kocaman gamzeli kız. Sevimliliği ile günümüze neşe kattı. Keşke daha erken gelseydi. Zira bazı günler oldukça sıkıldık. Arzu iyi gelirdi bize açıkçası.

Kahvaltı sonrası kahvelerimizi içmeye otelimizin açık bahçesine geldik. Biri bayan biri erkek iki dost ile tanıştık. Simon ve Isabelle Bu iki tıbben deli bence…

Arkadaş, Avusturalya’dan yola çıkıp, bilmem kaç ay sonra bisiklet ile!! buraya gelmişler. Daha da devam ederek İngiltere’ye gitmeyi hedefliyorlar. Dediğim gibi, delirmişler. Her ne kadar, ” kardeşim, o bisikletlerin motorluları icat oldu, onla gidin daha kolay olur, debelenmeyin boşuna” gibi iyi niyetli önerilerime rağmen, sanırım beni dinlemeyecekler ve pedal çevirmeye devam edecekler. Şaka bir yana, inanılmaz takdir ettim kendilerini. Vedat yorum yapmadı. Gülmekle yetindi sakin Vedat.

Bu gün Kathmandu’daki son günümüz. Sabah çok erken yola çıkacağız.

Hemen bilgisayarı kapıp, ayın 15 i, Perşembe günü için, THY’dan Delhi – İstanbul uçak bileti aldık. Acayip ucuza bulduk hem de. Her şey dahil 270 $. Yaşasın yahu.Yuppi .Airbus A 310, kocaman uçak. Dönüş rahat olacağa benziyor. Şimdiki amacımız, ayın 15 ine kadar Delhi’ye varmak, Kühne und Nagel şirketini bulmak, motorları göndermek için işlemleri halletmek, otel bulmak, motorları kasalamak ve gönderime hazır hale getirmek.

Aman ya, hangi problemin üstesinden gelmedik ki, bu derdi de çözemeyeceğiz. Bakalım artık.

Yarın akşam, Lumbini’de yani Budizimin kurucusu Buddha’nın doğduğu yerde kalacağız. Yakşalık 300 küsur km. yolumuz var. Son birkaç alışverişimizi yaptık.

Sevgili otelimiz Kathmandu Guest House (KGH) yine yapacağını yaptı.

Arzu’nun kocaman gamzeli halini aratmayacak kadar kocaman gülümsemeli, otel rezervasyon yetkilisi bayana, Lumbini’ye gidip, orada kalmak istediğimizi söyleyip, otel konusunda nasıl yardımcı olabileceklerini sorunca, “çok kolay” diye cevap verdi. Zira, KGH zincirlerinin, Lumbini’de de bir oteli varmış! Lumbini Buddha Maya Hotel… Ne güzel değimli?

Geceliği, adam başı 20 $.’a anlaşıp, yarın akşam için, nerede olduğunu bile hiç bilmediğimiz, nasıl gideceğimizi daha da bilmediğimiz Lumbini oteline rezervasyonumuzu hemen yaptırdık. KGH otelleri bize, Nepal içerisinde oldukça yardımcı oldu. Ziyadesi ile memnun kaldık. Son derece yardımsever, iyi niyetli, istekli ve keyifle bizlere yardımcı oldular. Anlamsız ama yine de teşekkür etmeyi bir borç biliyorum. Ve ediyorum.

Odalarımızda, eşyalarımızı zar zor toplayabildik. Aldığımız hediyelikler ve gereksiz outdoor malzemeleri o kadar çok yer tuttu ki, zaten zor sığdığımız motorlarımıza daha da zor yükleyebildik malzemelerimizi.

Kilitli yan çantalarımızı toparlayıp, akşamdan motorlara yükledik. Bende sorun yok ama Vedat’ın sağ yan çantasının kilidi, Kathmandu’dan ayrılmak istemiyor belli ki.

Arka çanta tamam, sol yan çanta tamam, ama sağ yan çantanın kilitlenmesini sağlayan mekanizma bir inatçı çıktı ki sormayın. Çantayı bir türlü yerine oturtamıyoruz. Kilit oturmuyor, oturur gibi olsa da kapanmıyor. Kapansa da kilitlenmiyor ve hemen atıyor. Çıldırmak üzereyiz. Kime sorarsın, ne yaparsın bilemedik. Bir tam saatten fazla, başımıza üşüşen kalabalığa aldırmadan, kafa fenerlerimizin eşliğinde, inatçı sağ çantayı yerine takmaya çalıştık. Düşünsenize, o lanet çantayı yerine oturtamazsak, dandik bir kilit sistemi yüzünden tüm dönüş seyahatimiz, uymamız gereken zamanlar tehlikeye girecek. Ne komik.

Neysek ki bir saatlik çabadan sonra, inatçı kilit, bir şekilde yerine oturdu. Sistemi ve problemi çözdük. Yaşasın. Artık rahatız.

Akşamı zor ettik bu gün.

Hafif bir mide ağrısı, garip bir mutluluk, ilginç bir mutsuzluk, eve gidiyor olmanın verdiği iç dürtüsel bir huzur, buruk bir hüzün, beni ordan oraya savuruyordu. Neden bilmiyorum ama ruhen sağa sola savrulmak, az sonrasını düşünememek, mistizimini elimle tutabileceğim kadar gerçekçi olan bu çok etkileyici şehirden ayrılacak olmak, bir daha buraya gelip gelemeyeceğimi bilmiyor olmak, içimde anlatılmaz duygular uyandırıyor. Sanırım bu akşam uyuyamayacağım. Ama uyumalıyım. Sabahleyin, 22 gündür binmediğim motoruma atlayıp, hemen hiç bilmediğim bir coğrafyada, hiç bilmediğim bir rotada 300 küsur kilometre yol yapmam gerekecek.

Dinlenmeliyim. Aslında yorgun bile değilim. Hatta pelte gibiyim, çok mayıştım burada. Sabaha diri ve çok dinç olmalıyım. Alışık değilim mıymıntı olmaya. Ufacık odamda şınav mı çekeyim gecenin saat iki buçuğunda. Ne yapayım ben şimdi? Her şeyi bilen Google abiye sorsam bilir mi acaba ne yapmam gerektiğini. Bence bilmez. Google abi kaç defa İstanbul’dan Kathmandu’ya geldi ki, dönüşünü bilsin. Boş verdim kendisini. Sormayacağım aptal internete.

Aşağı inip biraz süt içsem? Şekersiz soğuk süt içmeyi çok severim. Sevgili arkadaşım Berrak aklıma geldi İstanbul’da. O nefret eder soğuk sütten. Ama belki iyi gelebilir. İndim aşağıya, resepsiyon beye süt Sordum. Sanki evrenin büyüklüğünü sormuşum gibi salak salak baktı suratıma gecenin üçünde.

Çıktım gittim otelden dışarıya. Ortalık çok feci kalabalık. Yahu insanlar, yatsanıza. Dinlensenize, sabah ben yola çıkacağım. Ama onlara ne ki benim seyahatimden, onlar yarın da burada olacaklar, haklılar uyumamakta.

Saçma süt arayışım sona erdi. Süt satan yer yok, bira satan yer var. Ama içemem ki, sabah yola çıkacağım.

Saçma bir şekilde çıktığım odama, daha saçma şekilde geri geldim. Sevgili arzu ve kocaman gamzesi ne yapıyor acaba. Berrak’ın, benim süt arama çabalarımdan haberi var mı acaba. Nerden olsun, İstanbul’da saat akşamın yedisi. Millet akşam yemeği derdinde, ben ise, beyaz inek sıvısı kısıtlı Kathmandu’da süt arıyorum. Yok işte.

Yatak halen sıcak.

Aman tanrım!. Pokhara’ya giderken, otobüs ile geçtiğimiz o feci virajlı yolardan yarın biz de geçeceğiz değimli? Hadi ya.! Birine rüşvet versek olmaz mı?.

Ben artık yatmalıyım. Pek de yerinde olmayan akıl sağlığım daha da gitmek üzere.

Beynimin bir yarısı bas bas bağırıyor:

Yat zıbar artık Rahmi …

Yattı zıbardı Rahmi. Saat bilmem kaça bilmem kaç var. Çok geç olmuş yani. Eyvah!…

56 gün. 10 Ocak.09  – Cumartesi – Kathmandu-Lumbini – 316 km.

Sabahın yedisi demek, bizim yola çıkmamız demek. Normal olarak saat 05:30 da motorların yanına indik ve elimizdeki son birkaç parçayı, depo üstü çantayı, yağmurlukları, vs. motora yüklemek istedik. Aaa! O da ne, Sevgili Arzu ve kocaman gamzeleri motorlarımızın yanında bizleri bekliyor. Çok sevindik. Birkaç gün içinde, uykusundan fedakarlık edebilecek kadar iyi bir arkadaş kazanmıştık. Arzu bizi geçirmek için gelmişti. Hafif duygulandık ama sonra hemen geçti.

Basit bir kahvaltı ettik. Arzu ile vedalaştık. Motorlarımıza son defa bir göz attık. Her şey tamamdı. Yıllarca hayalini kurup, gelmek için çok enerji harcadığımız, sevdiklerimizi ardımızda bıraktığımız, büyülü kent Kathmandu’dan ayrılmak üzereydik artık. Ne acayip. İçim cız etmiyor hiç Eve dönüyor olmanın keyfini yaşama başladım sanırım. Bu da güzelmiş yahu. Sevdim.

Önceden ayarladığımız sevgili otel şoförümüz Ram, bize Şehir dışına kadar arabası ile rehberlik etti. Benim motor da, 22 gün sonra, ilk marşta tık dedi ve çalıştı. Günlerden cumartesi, saatlerden ise, karga henüz uyuyor saatini şetçiğimiz için, Kathmandu sokakları henüz oldukça boştu. Hava hafif serin, ortalık kuru, manzara anlamsız şekilde -yine- güzeldi.

Akşam rüyalarıma giren, Kathmandu’ya gelirken bize çok sıkıntı ve keyif veren meşhur rampalı virajlar, sabahın güzelliği ve dön üşün verdiği motivasyon ile, bana hiç de korkutucu gelmediler. Hatta, birkaç yerde Vedat’tan izin isteyip, açtım gazı ve virajların keyfini çıkarttım. Yata yata, bir tarafım muhteşem bir dağ, diğer tarafım daha da müthiş nehir manzarasında, yolun keyfini çıkarttım. Sanki annem görmeden, onun kızacağı bir şey yapıyormuşum ve beni yakalayacak kimse yokmuş gibi mutluyum şu an. Ver gazı Rahmi, yat virajlara.

 

Yollar harika, asfalt harika, doğa daha da harika. Motorum güzel çalışıyor. Midesinde Nepal benzini olmasından çok mutlu, istediğime yakın bir performans sergiliyor.

7 saat ve 316 km. sonra Lumbini’ye, KGH’un Buddha Maya Hotel’ine vardık. Kolay da bulduk yeri. Nepal yine harika bir sürüş sergiletti bize. Saat 14:00 civarı. İyi geldik vallaha

Otelimiz çok hoş. Mütevazi odalarımız var. İçinde pırıl pırıl tuvaletleri, Tv.,banyo-duş, ve rahat yatakları var. Gayet yeterli benim için. Hiç şikayet edecek durum yok ortada.

Ben gelir gelmez, hemen motoruma ilgi gösterdim. Yolda fark ettiğim üzere, yan çanta bağlantı civatalarından birisi kırılmış ve düşmüş. Gerçi çanta sallanmıyor ama yine de, diğer bağlantı elemanlarına çok yük bindiriyor. Kırılan civatayı yenisi ile değiştirerek sorunu hallettim. Benim yanımda uygun boyda cıvata bulamadım ve Vedat’tan bir tane aldım. Yanımızda her türlü tamir ekipmanı olmasının yararını bir kez daha gördüm.

Biraz dinlendikten sonra, Buddah’nın doğduğu yer olan Mayadewi Temple görmek üzere, yaya bir şekilde otelden çıktık. Yarım saatlik bir keyifli bir yürüyüşten sonra, devasa bir bahçeye vardık. Burası yaklaşık dört kilometre kare bir alan. İçinde ise, bir çok ülkeye ait tapınaklar var. Yani her ülkenin Budist insanları, kendi ülkelerinin bölümüne giderek dua edebiliyor. Biz de içeri girip bir rikşa tuttuk. Çünkü burası çok büyük ve bizim de yedi saatlik bir sürüşten sonra daha fazla yürümeye halimiz yok.

Buddha’nın doğduğu kocaman binayı ve diğer tapınakları gördük. Güzeldi. Çok ilginç gelmemekle birlikte bir ruhu vardı. Aklımıza güzel anılar ile yerleşti burası.

Yürüyerek otelimize geri geldik. Hafif bir akşam yemeği yedik ve kesilen elektriklere aldırmadan yattık. Yarın ciddi yolumuz var. Yaklaşık 500 km.

 

Buddha Maya Garden – 10 $.

Kathmandu Office – Kathmandu Guest House – Thamel, Kathmandu, NEPAL
Tel: (977 1) 4700 800 Fax: (977 1) 4700 133
info@ktmgh.com veya info@kghhotels.com
www.ktmgh.com/buddha veya www.kghhotels.com

57 gün. 11 Ocak.09  – Pazar – Lumbini – Khatima (Hindistan) – 521 km.

Kahvaltımızı edip, 08:30 gibi yola çıktık. Planımız, Nepal ile Hindistan sınırındaki son kasaba olan, Mahendragar’da konaklamak ve ertesi gün, sabah yola çıkarak Hindistan’a girmek. Sonrasında ise 300 küsur km. daha giderek Delhi’ye varmak. Tüm seyahatimiz Delhi’de son bulacak.

Son derece sisli ve oldukça serin bir hava bizi yola çıkarken karşıladı. Otelden çıktığımızda görüş mesafemiz yer yer 10 m. ye kadar düşüyordu. Nemin de getirdiği serinlik, yerini soğuğa bırakıyordu. Her ne kadar, Nepal’de kaybolmak zor olsa da, yine de temkini elden bırakmadık. Yol ayrımlarında sorarak, iki defa sorarak yola devam ettik. İlk hedef Butwal’e varmak.

Butwal’den sonra, yaklaşık 44 km. sonra sis açıldı. Biz de rahatladık. O beklediğimiz güneşli havaya, Nepal’in müthiş doğasına ve doğanın tam kucağından içinden geçen harika yollara kavuştuk. Keyifli keyifli, güle oynaya yol alıyorduk. Zaman zaman bazı kasaba girişlerinde, yolumuzu kesen liseli gençler oluyordu. Bizden olduğu gibi, aslında tüm araçlardan da, okullarına yardım için para istiyorlardı. Çok sevimli bulduk bu durumu. Hafif zorla da olsa, durdurulup para vermek garip gelebilir size belki ama, yinede, okumak pahasına bunu yapmalarını anlayışla karşıladık.

Birkaç saat sonra, seyahatimizin en ilginç ve hafif korku dolu olayını yaşadık.

Yine gidiş geliş güzel, düz bir yolda, çok kalabalık bir gurup, yolu kapattığı için durmak zorunda kaldık. Bizimle birlikte bir çok araç da, kuyruk olmuş, eylem yapan halkı sabırla bekliyorlardı. Yaklaşık 100 kişi kadar, kadınlı erkekli insanlar, yolun tamamını kapatmışlar, ellerinde pankartlarla, bağıra çağıra, sinirleri yüksek bir şekilde, belli ki bir şeylere tepkilerini dile getiriyorlardı. Ama biz anlamadık neler olduğunu. Etrafta jandarmaya benzer, polis gibi resmi üniformalı insanları da görünce biraz rahatladık.

Birkaç dakika kuyruğun en önünde, motorlarımızın üzerinden inmeden ve soyunmadan bekledikten sonra, efendi görünümlü, yetkili gibi bir kaç adam, bize geçmemizi işaret etti ve bizi yolu açmaya hiç de niyetli olmayan kalabalığın arasına yönlendirdi. Biz de kalabalığın arasına yavaşça girdik. Yarım debriyaj, çok temkinli ve dikkatli olarak birkaç metre ilerledik. Tam tüm topluluğun ortasına kadar varmıştık ki, birkaç kadın, sebebini hiç bilemediğimiz şekilde bağırarak bize vurmaya, itip kakmaya başladı. Kuru samanların bir anda alev alıp harlanması gibi, bağıran ve bizi itip kakan kadınları gören, kadınlı erkekli bir çok insan da, bir anda bizim üzerimize yürüdü. Yürüdü demek saçma aslında zira, zaten insanların birkaç santim diplerindeydik ve hatta onlara sürtünerek geçiyorduk. Vedat önde, ben arkasında, iki ayağımız yerde, yürüme hızının yarısında motorlarla ilerlemeye çalışırken, bir yandan da bize vuran, ciyak ciyak bağıran, motorlarımızı tutup sallayan, durdurmaya çalışan insanların arasında, bu iş nereye varacak acaba diye düşünüyordum. İttirmeler, motorları tutmalar sonunda, nihayet, tamamen durmak zorunda kaldık. Halk bizi elleri ile çekiştirerek resmen durdurdu ve ciddi şekilde motorlarımızı sallamaya başladılar. Korkum motorları devirmekti. Ancak iki-üç zar zor kişi kaldırabiliyorduk motorlarımızı yerden ve etraftaki kalabalık ise, motorlarımızı kaldırmamıza yardım etmeye pek hevesli gibi durmuyordu.

İki kadın, kaskımın açık olan vizöründen ellerini sokmuş yüzümü tırmalıyor, birkaç kişi yandan motoru iterek devirmeye çalışıyor, öndeki zavallı Vedat’ı ise üç- dört kişi sallıyordu. Hayatımın en uzun 20-30 saniyesini geçirdim sanırım. İnsanları daha da sinirlendirmemek için, ne bir şey söylüyor ne de onlara dokunuyorduk. Olay her an daha da kötü hale gelebilirdi.

Nereden çıktıkları belli olmayan sivil polisler geldiler. Zorla, kendilerini hiç dinlemeyen ve umursamayan halkın arasından bize yol açmaya çalıştılar. Oldukça uğraşarak da olsa, zar zor yolu açtılar ve bizde hafif korkarak aralarında sıyrıldık ve açıklığa çıktık. Vallaha ne yalan söyleyeyim, arkamıza bile bakmadan gazladık bir süre. Saatler sonra bir benzincide durup yakıt alana kadar da durmadan devam ettik. Atlattığımız olayı biraz konuşarak rahatlamaya çalıştık. Çok şanslıyız ki, kötü bir şeyler olmadan yırttık o kalabalığın arasından.

Bu arada benim motor bir depo ile 426 km. gitmiş. Süper iyi bir mesafe bu. Nepal’deki benzin kalitesini sevdim yani.

Bir kaç saat daha yol alıp, sakin doğanın içinde, güzel temiz bir alanda, ağaçların altında öğlen yemeği molası verdik. Yanımızdaki Dardanel Ton konservelerimizi, Yurt marka barbunya plakimizi, çikolatalarımızı, Redbull ve Nescafe’lerimizi afiyetle yedik, içtik. Basit ama enerjisi yüksek bir şeyler yemek çok iyi geldi doğrusu. Yanımıza gelip garip garip bakan çoban çocuklara biraz çikolata verdim. Pek bir şey söylemeden, garip bakışlarla çikolataları aldılar ve aynı garip bakışlar ile de gittiler.

Yola devam ettik. Manzara harika olmayı sürdürüyor. Kolay, keyifli ve bir o kadar da bitmesini istemediğimiz bir yolculuk günü halini aldı bu serin başlayan gün. Sanırım seyahatin en güzel sürüş günlerinden birisini yaşıyoruz.

Kaptırmış giderken, bir yandan da irili ufaklı bir çok kasabadan geçerken, dört gözle Mahendragar’ı arıyoruz. Sınır kasabası. Haritaya göre sınıra 5 km. uzaklıkta.

Gazlaya gazlaya gittik ve sınıra vardık!.? Sınıra mı vardık? Nasıl ya? Ne sınırı kardeşim, biz sınırdan 5 km. önceki kasabayı arıyorduk. Kocaman Mahendragar kasabasını. Haritada büyük görünen bir yer. Kaçırmış olma şansımız yok ki.

Ne yazık ki, etraftaki yardımsever insanlara sorduğumuz sorularımız karşılığında öğrendik ki, biz Mahendragar’ı çoktan geçmişiz. Son geçtiğimiz dandik köy-kasaba arası pis yer, orasıymış meğerse. Şok olduk. Biz efendi bir şehir bekliyorduk halbuki.

Neyse, madem zaten sınıra kadar geldik, saati de 16:30 ettik, bari Hindistan’a geçelim ve orada bulduğumuz ilk kasabada kalalım dedik. Geri dönmek delilik zaten. O kasabada kalmak daha da delilik. Değmez…

Sınır işlemlerimizi Vedat halletti. Ben de motorları bekledim. Yerler mıcır, taş moloz. Asfalt falan yok. Süper dandik bir sınır. El ile kaldırılan tırışkadan bir demir boru kapı, iki ülkeyi birbirinden ayırıyor. İstanbul’daki bazı apartmanların, uzaktan kumandalı, kalkan inen bariyerlerine benziyor. Ama sadece benziyor. Zira bariyer bildiğiniz demir bir çubuk. Ağırlık olsun diye arka kısmında, içi beton dolu kocaman bir teneke. Yukarıda kalmasın, aşağıya çekilebilsin diye ise, uç tarafında, harap olmuş, koptu kopacak bir ip bulunuyor. Trajikomik bir kapı yani. Ha, kapı zaten hep kalkık duruyor bu arada. Birileri söylemez ise de, durduran falan da yok, az daha yanlışlıkla Hindistan’a giriyorduk vallahi.

Çok ağır işleyen sınır işlemlerimizi, alışmış olduğumuz gibi sabırla, yaklaşık 1,5 saatte atlatıp, Hindistan’a girdik ve yola koyulduk. Nereye gittiğimizi hiç bilmeden, önümüze çıkmasını umduğumuz ilk kasabaya doğru, körlemesine, akşam karanlığında sürüş yapıyoruz. Hava bir saat kadar önce karardı ve soğudu. 500 küsur km. ardından biz de azcık yorulmuştuk. Neyse ki çok gitmemize gerek kalmadan bir kasabaya vardık. Sınırdan sonra yaklaşık 21yol alarak, adı Khatima olan kasabaya geldik. Haritada minicik bir yer gibi görünüyor ama, Mahendragar’dan çok daha büyük, düzgün, temiz ve derli toplu.

Birkaç kişiye otel sorduk. Yardım sever Hintli dostlarımız bize çok yakın davrandılar ve hemen yakındaki bir otele bizi götürüverdiler. New Haveli Hotel. Mütevazi bir yer.geceliği 500 rps. Yani 11,6 $. gibi. Otel kadar mütevazi bir yemek yiyerek yataklarımıza çekildik. Sabah ver elini Delhi.

New Haveli Hotel. 11.6 $  Ama adresini bilmiyorum. Gelirseniz sorun, herkes gösterir.

58 gün. 12 Ocak.09  – Pazartesi –  Khatima – Delhi – 342 km.

1 $. = 43 Rps.

Sabah biraz tembellik ederek, seyahatimizin bu son motor sürüş gününde, saat 10:00 gibi yola çıktık.

Kah çok bozuk, kah çok güzel asfalttan, kaybolmadan ama yine de sora sora yola devam ediyoruz. Hava çok güzel. Sıcak, değil, soğuk değil, çok güneşli değil, bulutlu da değil. Süper yani.

Bu gün motorlarımızı son defa kullanıyoruz. Birkaç içinde motorları teslim edeceğiz. Depolarımızda benzin olmaması gerekiyor. Bu yüzden ince hesaplar yaparak, Delhi’ye kadar ne kadar yakıt tüketeceğimizi ayarlamaya çalıştık ki, motorları teslim ettiğimizde, depoları söküp, benzin boşaltmak zorunda kalmayalım.

Bir benzincide durduk. Vedat 5 litre yakıt aldı. Bu kadar yakıt, ona yetecek diye hesapladı. Ben ise, benzin almadım ama, yanımdaki bidonlardaki benzinleri depoya koydum ve hesaplarıma göre, motorumu teslim edene kadar, tam ucu ucuna yetecek.

Hindistan trafiğini unutmuşuz. Ama sevgili trafik, kendisini bize hemen hatırlattı. Sabır taşı çatlatacak şekilde, hayatlarımızı ciddi şekilde ölümcül riske sokarak araç kullanıyor, sevgili Hint’li arkadaşlar. Biz de bu arada, küfür dağarcığımızın limitlerini genişletiyoruz.

İttir kaktır, az solla kır, az sağa kaç derken, Delhi şehir girişine geldik. Geldik ve Vedat’ın yakıtı bitti!! Hesap hatası yaptık demeyin hemen. Klasik Hindistan trafiğine bizim hassas hesaplar bile hesap dayanmadı diyebilirsiniz ama. Yoğunluğu, motorun ağırlığını hesaba katınca, biraz kısa düştü hesabımız.

Sola (yani bizdeki şekli ile sağa) çektik motorları. Anında 40-50 kişi toplantı başımıza. Tam da Delhi’nin girişindeyiz. İnanılmaz kalabalık bir halk ve trafik curcunası. Biz de kabak gibi göbeğinde kaldık tabiî ki. Oldukça sıkıcı bir durum. Vedat’a beklemesini söyleyip, onu motoru ve bir çok Hint’li yeni arkadaşı! ile baş başa bırakarak, benzinci armaya koyuldum. Birkaç km. sonra da bir benzinci buldum. 5 litrelik bir yağ bidonu aldım. İçinde yağ varken tabiî ki. Yağı boşaltıp, bidonu benzinle iyice temizledim ve içine yakıt koydum. Gazlaya gazlaya zavallı Vedat’ın yanına geldim.

Başı daha da kalabalık olmuş, bir sürü adam dolmuş Kaç kişi dolmuş bilmek mümkün değil. Zavallı Vedat’ın şu andaki suratını, Leonardo Da Vinci bile resmedemez bence. Beni görünce, kendisinden hiç beklemediğim bir cümle kurdu;

Rahmi, seni gördüğüme bu kadar çok sevineceğimi hiç düşünmezdim, çabuk getir şu lanet benzini, gidelim buradan.

Dedi. Çabucak getirdim benzini elbette. Neyse benzini koyup yola çıktık.

Önce motorları bırakacağımız kargo şirketine gitmeyi düşündük ama, hem çok yorulmuştuk hem, hava kararmıştı ve sanırım, şirketin kapanma saatini de geçirmiştik.

Birkaç telefon görüşmesinden sonra, bu işi yarına bırakmak zorunda olduğumuzu anladık ve biraz da sevindik aslında.

Mantıklı olarak, hava limanına yakın bir otelde kalmak istedik. Zaten motorları bırakacağımız şirket de oralardaymış. Ama, hava limanı devasa Delhi’nin güney batısında ve biz Delhi’ye kuzey doğudan, yani tam zıttından ve en uzak ucundan girdik. Yorulduğumuz yetmezmiş gibi, Delhi’nin delirmiş trafiğinde 1 saat 10 dakika geçirip, kaybolmaktan ve yolumuzu bulamamaktan pes ettik. Hava tamamen karardı artık. İş çıkışı saatinde Delhi trafiği çok görülmeye değer. Eğer bu trafikten ben ölmeden, ya da birisini öldürmeden sağ çıkarsam, sanırım direk, sorgusuz sualsiz cennete gideceğim. Sırat köprüsü yerine Delhi trafiğini öneriyorum yetkililere…

Pes etik ve yolun kenarına çektik. Aslında mecburen çektik zira, Vedat’ın benzini yine bitti. Benim motordan 2 litre çekip Vedat’ın motora koyduk.

Tam o arada, motosikletli bir genç geldi her zaman olduğu gibi. Bize yardımcı olabileceğini söyledi. Deli gibi sevindik tabi. Gitmek istediğimiz bölgeyi söyledik ve gencin arkasına takıldık. Bulabilmek için çok fazla kaybolmamız gereken yollardan geçerek, yaklaşık bir saat içinde otel bölgesine, hava limanının hemen yakınına vardık. Yan yana bir çok otel olan bir yol üzerine, kenara motorları bıraktık. Birkaç otel ile pazarlık yaparak, çok da uzatmadan uyun birisini tercih ettik. Otelimiz çok güzel. Odalarımız otelden bile güzel. Büyük, rahat ve modern. Çok sevdim. Biraz pahallı, 30 $. ama yapacak bir şey yok.

Sürüşümüzün son günü anısına Vedat ile biralarımızı içtik, yemeğimizi yedik ve birbirimizi tebrik ettik.

Yorgun halde, odalara çekildik ve rahat yataklarımızın keyfini çıkarttık.

59 gün. 13 Ocak.09  – Salı – Delhi – Konaklama 1. gün

Sabah kahvaltının ardından, motorlarımızı bırakacağımız Kühne & Nagel şirketine doğru yola çıktık. Delhi çok büyük, kalabalık ve karışık olduğundan, otelden bir taksi tutup, adama adresi verdik ve peşine takıldık. Nasıl ama? İyi taktik valla.

Bu arda Vedat’ın üçüncü kere yine benzini bitti. Benden 1,5 litre aktarıp yola devam ettik. Şirketi bulduk. Bayağı ciddi büyük bir Alman şirketi. İçerisinde az miktarda Hint’li var. Yetkili kişiler ile, ciddi şekilde gönderme işini konuştuk. Aslında oldukça uzun bir işlemmiş bu. Sıkıntı bastı biraz ama neyse. Şirket çalışanlarından bir bey, nazik şekilde kendisini izlememizi önerip, motoruna atladı. İstikamet, motorları bırakacağımız depo. Öndeki motoru takip etme işi, bütün seyahat boyunca bize gayet yararlı oldu.

Yolda giderken Vedat’ın benzini dördüncü kere yine bitti. Bu sefer bizi götüren Hintli abinin motorundan bir litre benzin aldık. Ben de birkaç kilometre önce, rezerve geçirmiştim zaten motorumun deposunu. Bu sebepten, Vedat’a yakıt veremedim.

Nihayet, motorlarımızı bırakacağımız kocaman deponun önüne geldik. Motorları kapalı alana çektik. Yan çantalarımızı motor ile göndereceğiz. Eve dönerken, yanımıza sadece sırt çantalarımızı alacağız. Bıraktığımız çantalardan gereken eşyalarımızı aldık. Ne de olsa motorların İstanbul’a varması 1,5 ayı bulacak. Yarın sabah yine gelecek ve kutulama işine girişeceğiz. Daha doğrusu adamlara gözetmenlik ve azıcık yardım edeceğiz.

Taksi ile kaybolarak! otelimize geldik. Şaka gibi. Hintli taksici bile Hindistan’da kayboluyorsa, biz tüm seyahat boyunca işi iyi kotardık yahu.

Çok çok dar, sefil ve gariban insanların yaşadığı sokak aralarından geçerek (kaybolduğumuz yerler), üzülerek, eşitsizliğe şaşırarak, otelimize geldik. Halimize, yapabildiklerimize bir kez daha şükrettik.

Otelimizde üzerimizi değiştirip, yaklaşık yedi dakika yürüme mesafesinde olduğunu öğrendiğimiz Radisson Otel’e gittik. Varanasi’de de gitmiştik hatırlarsanız ama burası gerçekten muhteşem. Bir daha yazmak istiyorum. Muh-teee-şeem. Nasıl bu kadar fakirlik, aynı zamanda zenginlik ve güzellik ile iç içe olur, halen inanamıyoruz. Ama Hindistan’ı özel yapan da bu karmaşa değimli zaten.

Dışarıdaki sokak ve insanlar ile, korkunç bir tezat oluşturacak kadar modern ve güzel Radisson otelde, lobi bara, piyanonun yanındaki kocaman koltuklara kurulduk. Harika yemekler yedik, bolca içtik. Gezimizin kritiklerini yaptık. Notlarımızı toparladık, yeniden düzenledik. En’ler Listemizi yaptık. ( en sonda bulabilirsiniz ) Vedat internetten bir çok işini, halletti. Ben günlüğümü toparlamaya çalışıyorum. Atladıklarımı, ekleyeceklerimi düzenliyorum.

Radisson Otel’in çok derece cezbedici atmosferini zorla terk ederek, saat 20:00 civarı kendi, otelimize gittik. Sabah kahvaltımızı rezerve ettik (işler böyle yürüyor), bizi saat 11:00 de motorlarımızın yanına götürecek taksi ile anlaştık ve Tv.de komik bir o kadar da keyifli Hint filmlerini izlemek üzere odalarımıza çekildik.

60 gün. 14 Ocak.09  – Çarşamba – Delhi – Konaklama 2. gün

Akşamdan ayarladığımız kahvaltılarımız, tam saatinde, 10:00 da, hem de eksiksiz ve istediğimiz şekilde benim odaya geldi. Vedat da gelince güzelce karnımızı doyurduk.

Otel girişinde bizi beklemekte olan, Hindistan’ın klasik arabalarından Sarı-Siyah Ambassador taksimize kurulduk. İnanılmaz şirin bir araç. 50 li yılardan kalma görünüyor ama aslında gayet yeni üretimler. Sıfırı 5000 $. civarı. Çok beğendik.

Nispeten sakin bir trafikte motorlarımızın yanına geldik. Geldik ama olması gereken amcalar, yani motorlarımızın ahşap kutulamasını yapacak adamlar ve kutular yoktu. Ne şaşırıyorsak. Sanki burası Almanya. Hindistan’dayız yahu. İnsanların geç kalması gayet normal bir şey. Türklük yapmanın anlamı yok.

Taksimize, yani taksimizin şoförüne biraz beklemesini rica ederek biz motorlara giriştik. Amacımız motorların konacağı kutunun genel hacmini küçük tutmak için, motorları hazırlamak. Dolayısı ile, nakliyeye daha az para ödemek.

Hemen ön camlarımızı söktük. Ben gidonu da söktüm. Vedat’ın gidonunu iyice aşağı eydik, yan çantalarımızı motorların altına sokuşturduk. Kasklarımızı seleye bağladık. Oyaladık kendimizi biraz yani. İşimiz bitince, telefonda konuşarak, kutulama işini geç yapmayı seven ağabeyler ile buluşmamızı 14:30 a ayarlayıp, depodan çıktık. Yine Radisson Otel’e geldik. Burası çok güzel. Kendimizi burada çok rahat hissediyoruz.

Biralarımızı içtik, kahvelerimizi yudumladık, pastalarımızı yedik. Herkes bize çok nazik ve ilgili davranıyor. Gerek çalışanlar, gerek turistler. Özellikle de hikayemizi dinleyenler.

Gereksiz “çok konuşma ihtiyacımı”, zavallı mütebessim Vedat üzerinde giderdikten sonra, taksimize atlayıp, yine motorların yanına gittik.

Kutulama işini geç yapmayı seven ağabeyler nihayet depoya geldiler.

Motorları istediğimiz şekilde kutuladık. Altına tahta palet koyduk, yanlarına da tahta korumalar çaktık. Motorların lastiklerini, yanlarına tahtalar çakarak, tabana sabitledik. Zımba gibi oldular.

Kızlarımız ile vedalaştık, birkaç ay sonra görüşmeyi ümit ederek, kutulama işini geç yapmayı çok seven ağabeyler in güvenli ellerine teslim ettik. Otelimize geri döndük. Otelimiz derken, Radisson elbette. Zira havalimanı yanı ve şehrin çok çok dışında olduğumuz için, oyalanacak, vakit geçirecek hiçbir yer yok.

Yarın Hindistan’daki son günümüz. Diğer sabah çok erken İstanbul’a yola çıkacağız. Yani bir akşam daha otele para vermeye gerek yok diye düşündük. Yarın tüm günü ve gecenin büyük kısmını, sevgili Radisson Otel’in içinde geçirmeye karar verdik.

Akşam odalarımızda son toparlanmaları yaptık, komik Hint filmlerini seyrettik ve garip duygular içinde yattık.

61 gün. 15 Ocak.09  – Perşembe – Delhi – Konaklama 3. gün

Sabah yine kahvaltımızı ettik ve otelimizin parası ödedik. Çıkışımızı yaptıktan sonra, eşyalarımızı otelin lobisine teslim ettik. Sabaha karşı eşyalarımızı alarak, hava limanına gideceğiz.

Yürüyerek Radisson Otel’e gittik. Tüm günümüzü burada geçirdik. Hatta gece 02:00 ye kadar kaldık, içinde olmayı sevdiğimiz lobi barda. Bir ara kutulama işini geç yapmayı seven ağabeyler  ile konuştuk. Motorlarımız yüklenmiş ve yola çıkmış sağ salim. Pek sevindik.

Gecenin, geceliğini bırakıp, görevini sabaha teslim ettiği saatlerde, taksimize binerek, eski otelimizden eşyalarımızı aldık ve hava limanına gittik. Gayet modern bir terminal karşıladı bizi. Pek de oyalanmadan ve sıkıntı yaşamadan uçağımıza bindik.

Yaklaşık 6,5 saat sonra da İstanbul’a indik.

61 gün yollarda süründükten sonra, aynı mesafeyi, 6,5 saatte geri gelince, çok acayip hissediyor insan kedisini. Sabah Delhi’deyim, öğlen Kadıköy’deki evimde. Vay be. Kuş misali.

Hayallerimi süslerken, son 15 yılımı, bu seyahati yapmayı arzulayarak geçirirken, şimdi kendimi çoktan gitmiş ve gelmiş buldum.

Daha dün evden yola çıktım sanki. Ne zaman girdim İran’a, nasıl geçtim Pakistan’ın toz toprak yolarından, hangi arada bozulan motorumu tamir ettik “komik memleket” Hindistan’da, nasıl anlamadan geçti muhteşem doğası ile beni büyüleyen Nepal günleri, 11.000 km.yi nasıl bu kadar hızlı geçtik, eski püskü, 12 yıllık dandik motorumla?

Nasıl unutabilirim, tanıştığımız yüzlerce gülen yüzlü, bizim için “orada” olan insanları, bize her türlü yardım için, ellerinden geleni, hem de karşılıksız olarak yapmaya hazır insanları? Ruhumun derinliklerine işleyen sessizlikleri, tarifi imkansız manzaraları nasıl arkamda bıraktım? Neden bedenimi aldım İstanbul’a getirdim, aklımın, ruhumun kaldığı yerleri geride bırakarak?

Vallaha ben hiç bir şey anlamadım bu seyahatten. Bir daha mı gitsem oralara acaba?… Var mısınız benimle gelmeye?

Bitti mi. Hayır bitmedi…

RAKAMLARLA SEYAHATİMİZ:

İstanbul – Kathmandu            : 9.653 km.

Toplam Kilometre

İstanbul – Kathmandu-Delhi  : 10.832 Km.

Toplam gün                            : 61 gün.

Toplam sürüş günü                 : 28 gün.

Toplam dinlenme günü          : 33 gün.

Gündeki ortalama hız             : 386.5 km./gün. ( 28 gün için )

Toplam kilometreler : İstanbul – Kathmandu – Delhi :

Türkiye           : 1.589 km.

İran                 : 3.763 km.

Pakistan          : 1.973 km.

Hindistan        : 2.397 km.

Nepal              : 1.110 km.

TOPLAM      : 10.832 km.

Günler, geceler, şehirler, ülkeler :

 

Türkiye : 3 gün ( 1.ve 3.gün arası )

İstanbul, Amasya, Erzurum, Doğu Beyazıt.

 

İran : 8 gün ( 4. ve 11.gün arası )

Tebriz, Tahran, Esfahan ( 2 gün ), Şiraz, Bander E Abbas, Kerman, Zahedan.

 

Pakistan: 5 gün. ( 12. ve 16.gün arası )

Dalbandin, Quetta, Sukkur, Multan, Lahor.

 

Hindistan : 18 gün ( 17. ve 34. Gün arası )

Amritsar ( 2gün ), Mc Load Ganj ( 10gün ), Karnal, Agra ( 2gün ), Varanasi ( 2 gün ), Gorakpur.

Nepal : 22 gün ( 35 ve 56. Gün arası )

Kathmandu ( 19 gün ), Pokhara ( 2 gün ), Lumbini

Hindistan : 5 gün ( 57 ve 61 gün arası )

Khatima, Delhi ( 4 gün )

Sınır isimleri ve şehirleri :

 

Türkiye – İran:

Gürbulak kapısı          : Ağrı ( TR. ) – Maku ( İR. )

 

İran – Pakistan:

Mirjaveh kapısı           : Zahedan ( İR. ) – Taftan ( PAK. )

 

Pakistan – Hindistan:

Wagha kapısı              : Lahor ( PAK. ) – Amritsar ( HİN. )

 

Hindistan – Nepal:

Sounali kapısı             : Sounali ( HİN. )- Butwal ( NEP. )

 

Nepal – Hindistan:

Bambasa kapısı           : Mahindragar ( NEP. ) – Khatima ( HİN. )

Toplam otel paralarım R.B. : 1063 $.

( Vedat ile farklı fiyatlarda kaldığımız yerler vardı. )

Türkiye           :  3 gece –   93- $.

İran                 :  8 gece – 392- $.

Pakistan          :  5 gece –    88- $.

Hindistan        : 18 gece – 271-$.

Nepal              : 22 gece – 117 $.

Hindistan        :   5 gece – 102 $.

Toplam benzin paralarım R.B. : 828 $.

(Vedat ile farklı fiyatlarda yaktığımız yerler vardı)

Türkiye           :  234- $.

İran                 :    29- $.

Pakistan          :  394- $.

Hindistan        :  130- $.

Nepal              :    31- $.

Hindistan        :    10- $.

EN’LER İLE TÜM SEYAHATİM:

En kolay yol               : Erzurum – Doğu Beyazıt ( Tr. )

En sıkıcı yol                : Esfahan – Şiraz ( İran )

En zor gün                  : Agra – Varanasi ( Hind. )

En kolay gün              : Lahor – Amritsar ( Pak.-Hind. Sınır geçişi. Toplam sadece 67 km. yaptık )

En kolay sınır geçişi   : Lahor – Amritsar ( Pak. – Hind. )

En sıkıntılı sınır geçişi : Nepal – Hindistan ( Çok yavaşlardı, oldukça bekledik )

En sıcak gün ve yer    : 25.11.08 Salı. – Bander E Abbas – Kerman, gölgede 39 derece ( İran )

En soğuk gün ve yer   : 20.11.08 Perşembe. – Tebriz – Tahran 2 derece ( İran )

En güzel manzaralı yer : Pokhara. Önü göl ve arkası Annapurna dağları. ( Nepal. )

En kötü manzaralı yer : Dalbandin İs, pis, sis, kir ve sefalet. ( Pak. )

En güzel otel              : Kerman – Pars otel ( İran )

En kötü otel                : Zahedan – Saleh otel ( İran )

En iyi 3 yemek           : Kerman, Pars otel kebap, Kathmandu et, Pokhara kiremitte et.

En kötü 3 yemek        : Tebriz pizza, Bakthapur pizza, Karnal acılı bir şeyler.

En özlenen 3 şey        : Sevdiklerim, 1,5 İskender ( yoğurtlu ), Şile-Ağva yolu ve Fazer’ım. Aslında 4 şey oldu ama idare edin artık.

En iyi güzergah          : Kathmandu – Lumbini ( Nepal )

En kötü güzergah       : Agra – Varanasi ( Hind. )

En iyi yol                    : Erzurum – Doğu Beyazıt ( Tr. )

En kötü yol                 : Dalbandin – Quetta ( Pak. )

En iyi 3 şehir              : Esfahan , Şiraz ( İran ), Agra ( Hind. )

En kötü 3 şehir           : Dalbandin, Sukkur ( Pak. ), Varanasi ( Hind. )

En iyi benzin              : Lumbini ( Nepal )

En kötü benzin           : Tahran ( İran )

En keyifli ülke            : Nepal

En keyifsiz ülke          : Hindistan

En temiz 3 şehir          : Esfahan, Şiraz ( İran ), Agra ( Hind. )

En pis 3 şehir              : Dalbandin, Sukkur ( Pak. ), Varanasi ( Hind. )

En temiz hava             : Mc Load Ganj ( Hind. ), Pokhara ( Nepal )

En pis hava                 : Sukkur ( Pak. ), Varanasi, Delhi ( Hind. ), Kathmandu ( Nepal )

En ucuz 3 şehir           : Dalbandin ( Pak. ), Mc Load Ganj ( Hind. ), Pokhara ( Nepal ),

En pahallı 3 şehir        : Tahran ( İran) , Agra, Delhi ( Hind. )

En ucuz otel               : Dalbandin – Al Davood Hotel. Gecelik 1 $. ( Pak. )

En pahallı otel            : Bander E Abbas – Atilar Hotel. Gecelik 70 $. ( İran )

En ucuz $. kuru          : Nepal

En pahallı $. kuru       : İran

En şanslı an                : 120km. ile Köpeğe çarptım ( İran ). Ön lastik patladı ( Hind. )

En şanssız an              : Yolda 14,5 saat, durmadan yağmur yağdı ( İran ). Cep tel. çalındı. ( Nepal )

En görülesi 4 şey+yer : Taj Mahal, Mc Load Ganj, Aarti töreni ( Hind.Ganj’da ), Everest Dağı.

En kaçınılası 4 şey+yer: Sukkur, Varanasi’nin pisliği, Allahabat’ın trafiği, Delhi’nin trafiği.

En ilginç yer               : Mc Load Ganj ( Hind .)

En keyifli ülke            : Nepal

En çarpıcı, sıra dışı yer : Dalbandin ( Pak. ) Aynı orta çağ gibi. Sanki bu dünyaya ait değil.

En virajlı yol               : Dharamsala girişi ( Hind. ), Kathmandu girişi ( Nepal )

En düz yol                  : Erzurum – Doğu Beyazıt ( Tr. ). Kerman – Zahedan ( İran )

En yeşil ülke               : Nepal

En kuru ülke               : Doğu İran. Batı Pakistan.

En uzun sürüş günü    : Tebriz – Tahran : 707 km.14,5 saat. Tamamı yağmur altında!

En kısa sürüş günü     : Lahor – Amritsar : 67 km. Pak. – Hind. Sınır geçişi.

En özel 3 an                : Dalai Lama yı, Everest’i ve Ganj da ölü yakma törenleri gördük.

En yüksek konaklama : Mc Load Ganj. 2082 mt. ( Hind. )

En büyük yenen kazık : Yol üstünde bidondan benzin alırken. 6 katı para verdik.( Pak. )

En romantik 3 yer       : Taj Mahal, Dramsala ( Hind. ), Pokhara ( Nepal ),

En kırık 3 hayal          : Dubai’ye gidemedik, Ganj daha iyi olmalıydı, Pak. çok fakirmiş.

En misafirperver ülkeler         : Aslında hepsi.

En hızlı geçilen güzergah       : İstanbul – Amasya. 672 km.

En mutlu olduğum yerler       : Dharamsala ( Hind. ) ve Pokhara ( Nepal)

En mutsuz olduğum yerler     : Allahabat ( Hind. ) ve Jakopabat ( Pak. )

En zorlu ve keyif veren yol    : Şiraz – Bander E Abbar. 628 km. ( İran )

En mutlu olduğum 3 an         : Kathmandu’ya varış, Dalai Lama’yı görüş, Pokhara göl kıyısı manzarası.

En sıkıntılı olduğum 3 an       : Motor arızalarım, Cep telefonumun çalınması, İran’da 14,5 saat yağmurda ıslanmam.

En kolay iletişim kurulan yer : İran. Hemen herkes Türkçe konuşuyor. Gerisi ise İngilizce

YANIMDAKİ OLMAZSA OLMAZLAR:

Her zaman üzerinizde veya depo üstü çantanızda olması gerekenler.

Bir Latherman veya Victoriox tam teşekküllü çakı.

Fener

Kolonyalı ve kuru mendil.

Pürel. El temizleme kremi.

Kalem, kağıt.

Fotoğraf makinesi.

Cep telefonu.

En az 0.5 lt. içme suyu

RAHMİ’den uzun yola çıkacaklara Püf’ler :

– Korkularınızı evde bırakın. Yolda size lazım olmayacaklar. Bir miktar cesaret yeter de artar.

– Önlemlerinizi tabiî ki baştan alacaksınız ama, halledilemeyecek hiçbir sorun yoktur. Yolda korkmayın.

– Gittiğiniz yerlerde de insanlar yaşıyor. Size yardım edeceklerdir. İnsanlara güvenin. En beklemediğiniz anda mutlaka birisi yardıma gelecektir. Yol ararken, tamirat yaparken, otel ararken, benzininiz ve paranız  bitince vs. Korkmayın.

– Eğitim alın. Hem sürüş, hem mekanik becerilerinizi yola başlamadan geliştirin.

– Kendinizin ve motorunuzun limtlerini çok iyi bilin. Ve bunlara uyun. Zorlanmayı, ne motorunuz, ne bedeniniz sevmeyecektir ve istemediğiniz şekilde reaksiyon gösterecektir. İkisi ile de uyumlu olmaya çalışın. Uyum, keyifli ve güvenli bir seyahatin ana unsurudur.

– Yol arkadaşınız varsa, önceden aklınızdaki her detayı konuşun. Birbirinize açık ve dürüst olun. Uzun bir yolda sorun çıkmaması, anlaşamadığınız konuların oluşmaması mümkün değildir. Sadece sakin olun, uyumlu olun, anlayışlı olun ve amacınızı unutmayın. Seyahatinizin keyifli geçmesini istiyorsanız, ikili uyuma çok özen gösterin, özveri gösterin. Sıkıntılarınızı paylaşın. Birbirini sadece iki kez görmüş iki kişinin, bu kadar uzun bir seyahati, çok da güzel başaracağının canlı kanıtlarıyız biz.

Gülmek çok kolaydır. Her zaman, herkese karşı güler yüzlü olun. Hiç bir bedeli de yok, bedava üstelik. Zararı olmadığı gibi, çok da yararı vardır. Kendinizi iyi hissettirir. Karşınızdakilerde pozitif etki yaratır, mutluluk verir. Hem bedava hem çok yararlı… Süper değimli? Kaskınızın içinde yapay dahi olsa gülümseyin, 3 dakika sonra tüm sıkıntılarınızı, ağrılarınızı, sorunlarınızı unutacaksınız. Deneyin, öğrenin. Benden size söz.

– Her şeye ve her olaya karşı pozitif olmaya çalışın. Aksi davranışlar hiçbir yarar sağlamayacaktır. Olumlu olun ki olumlu karşılık bulun.

– Herhangi bir sorununuzda, yardımcı olmak için sizi bekleyen insanlar olduğunu göreceksiniz. Merak etmeyin onlar orada sizi bekliyor.

– Gittiğiniz ülkenin trafik sistemine uyun. Siz, geçici bir süre oralarda kalacaksınız. Uyum her zaman yarar sağlayacaktır.

– Yol yapacağınız günlerde, yanınızda her zaman atıştıracak bir şeyler bulundurun. Kapalı şişe su, bisküvi, çikolata, kuru yemiş, konserveler. Gün içinde siz fark etmeden kaybettiğiniz enerjinizi yerine koymanıza yardımcı olacaktır.

– Çok güvendiğiniz bir arkadaşınıza bir vekaletname verin. Sizin adınıza hemen her şeyi yapma yetkisi verin. Siz yokken arkadaşınıza,  adınıza uğraşmak üzere, yasal, kurumsal bir çok işler uğraşabilecek bir yeterlilik kazandırmış olursunuz. Kendisine, seyahatiniz ile ilgili tüm detayları ve rotayı verin. Seyahat esnasında da mutlaka, sizi takip etmesini sağlayın ve hep kontak halinde olun.

– Motorunuzun Carnet de Passage, yani Triptik Karnesini yanınızdan hiç eksik etmeyin. Yola çıkmadan önce, Levent’deki, Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu’na gidin. Geçeceğiniz ülkeleri bildirip, gereken teminat ücretini yatırın. Teminatınızı, ülkeye dönüşte geri alacaksınız, dert etmeyin. Çoğu ülkede gerekmese de, bazı ülkeler zorunlu tutuyor. Siz siz olun, yine de aynı kurumdan, yanınıza Uluslar arası Ehliyet alın. Kaza durumunda daha az uğraşırsınız.

– Vizelerinizi, Triptik Karnesi işlerini, teminat yatırma işlerinizi, yola çıkmadan en az o gün öncesinde bitirmiş olun. Son günlerde, aklınıza hiç gelmeyecek minik sorunlar ile uğraşmanız gerekebilir. Kendinize zaman yaratın.

– Sağlık işlerinize çok önceden başlayın. Hepatit B aşısı: , En az az iki ay öncesinden ilk aşınızı, bir ay sonra ikinci aşınızı, dönünce de üçüncü aşınızı olmanız gerek. Aman dikkat !… Yanınıza alabileceğiniz gerekli sağlık ekipmanları, SAĞLIK İŞLERİ bölümünde anlatılmıştır.

– Yolculuk boyunca, Pasaportu, Triptik, uluslar arası ehliyet ve varsa aşı karnenizi yanınızda bulundurun. Mümkün ise, tüm evrakların üçer takım fotokopisini alın. Ve su geçirmez bir zarfa koyun. Bir takımını çantalarınızdan güvenli olanına, diğerini ise, motorunuzda, sele altındaki muhafazalı bir bölüme koyun. Bir takımı ise, size yardımcı olabilecek bir arkadaşınıza bırakın. Fotokopilerin her ne kadar yasal geçerliliği olmasa da, başınız sıkıştığında, yapacağınız işlemlerinizi hızlandırabilirsiniz.

– Aracınızı önceden sigortalatın. Bazı ülkeler, karşı tarafa verilecek zarar için, sigortayı zorunu tutuyor.

– Sağlık sigortacınız ile de görüşerek, geçeceğiniz ülkeler için ayarlama yapın

– Bol bol su için. Vücut ağırlığınızın %3 ünü her gün su olarak almaya çalışın. (ör: 70 kg x %3 = 21.Yani 2,1 lt su almalısınız) Vücudunuz susuz kalınca, enerjiniz de kaybolur, sürüşünüzde hatalar yapmaya, geç reaksiyon vermeye, olan biteni daha geç algılamaya ve stresli olmaya başlarsınız. Aç ve susuz kalmayın. Enerji almaya ve dinlenmeye vakit ayırın. En fazla 200 km. de bir, kısa bir zaman için dahi olsa durun ve dinlenin. Vücudunuzdaki kanın rahat dolaşması için minik egzersizler ve kasılmış kaslarınızın rahatlaması için hafif hareketler yapın.

– Sürüş esnasında, poponuzda yoğunlaşan basıncı, bacaklarınıza ve ayaklarınıza dağıtın. Gerekirse ayağa kalkın, uyuşmaları önleyin. Kaslarınızı uzun süre aynı şekilde tutmayın. Motor üzerinde hareket edin. Kalçanızı sağa sola kaydırın, basınç noktalarını değiştirin. Kollarınızı ve omuzlarını yukarı aşağı oynatın. Rahatlamaya çalışın. Boynunuzu ve omuzlarınızı hareket ettirin. Kaslarınızın kasılmasını engelleyin.

– Etrafınızda olup bitenleri hep algılamaya çalışın. Dikkatinizi her zaman açık tutacak yolar bulun. Dalmayın, bir noktaya uzun süre bakmayın, öndeki aracın arkasına devamlı bakmayın, göz bebekleriniz hep hareket halinde olsun. Sabit bir şekilde tek noktaya bakmayın. ( “Hedefe kilitlenme” denilen bu durum, ciddi kazalara yol açabilir.) Araçların plakalarını, trafik levhalarını okuyun. Ezberlemeye çalışın. Kilometre kontrolü yapın, gidilecek yere ne kadar kaldığını, benzinin ne kadar kaldığını, 100 km. de ne kadar yakıt tükettiğinizin hesabı gibi matematik hesapları, beyninizi meşgul edecek ve dikkatinizin dağılmasını engelleyecektir. Zihninizi açık tutun.

– İşteki sorunları, bankadaki paranızı, yapmanız gereken ödemelerinizi vb. motor kullanırken düşünmeyin. Onları otelde düşünürsünüz. Motor sürmekten keyif aldığınız için, çıktığınız seyahatinizde, lütfen MOTOR SÜRMEKTEN KEYİF ALIN. Motora konsantre olun. Yolun ve etrafınızdaki güzelliklerin tamamının keyfini çıkartmaya çalışın.

VİZE İŞLEMLERİ

PAKİSTAN BÜYÜKELÇİLİĞİ

İstanbul – Abide-i Hürriyet cad. No:11 Şişli

Tel: (0212) – 233 58 00-01

Ankara – İran Caddesi No: 37 Kavaklıdere

Tel : (0312) 427 14 10

 

VİZE: Pakistan elçiliği tarafından en fazla bir ay süreli olarak veriliyor. Genellikle Türk vatandaşlarına fazla zorluk çıkartılmıyor. Hindistan yolculuğunu karayolu ile gidiş dönüş yapmak isteyenler Pakistan vizesini ‘Double’ vize olarak almaya çalışmalıdır. Aksi halde Hindistan’dan dönüşte Delhi’deki Pakistan elçiliğine giderek tekrar yeni bir vize almanız gerekecektir. Tek gidişlik vize ücreti 20 Dolar civarında. Gidiş dönüş vizesinin de bunun iki katı. Bu arada Pakistan-Hindistan arasındaki geleneksel düşmanlık sizin vize almanızı da etkileyebilir. Çünkü Pakistan elçiliğindeki görevliler, genellikle çok meraklıdır ve sizin Pakistan’a neden gideceğinizi öğrenmeye çalışır. Cevap olarak : “Hindistan’a gidiyoruz, Pakistan’dan sadece transit geçeceğiz.” demeyin. Çünkü o zaman vize memuru size Hindistan’ın ne kadar pis ve kötü bir yer olduğunu, Pakistan’ın ise Müslüman bir ülke olduğunu ve gezilecek güzel yerlerinin olduğunu anlatmaya başlayabilir. Bizce böyle şeylerle karşılaşmamak için vize başvurusunda bulunurken Pakistan’a turistik amaçlı gittiğinizi belirtin yeter. Hindistan lafını fazla işe karıştırmayın.

HİNDİSTAN BÜYÜKELÇİLİĞİ

İstanbul  – Harbiye Mahallesi No:183436 Şişli

Tel : (0212) – 225 89 79

Ankara – Cinnah Caddesi No: 77 Çankaya

Tel : (0312) – 438 21 95

Ankara’daki Hindistan büyükelçiliğinin resmi sitesi :http://www.indembassy.org.tr/index.htm

VİZE : Hindistan vizesi de fazla zor değil. Pasaportunuz, bir adet fotoğraf ve 40 Dolar ücreti götürdüğünüzde vizenizi bir günde alabilirsiniz. Hindistan elçiliği vize vermekte genellikle nazlanır ve size mümkün olan en kısa süreli vizeyi vermeye çalışır. Hindistan’da 1 aydan fazla kalacaksanız ve gezinize Nepal’i de katacaksanız en az 3 aylık ve en az çift grişli (Double) vize almaya çalışın. Nepal’deki Hindistan elçiliğinde yeni vize almak zorunda kalmayın.

İran ve Nepal’e vizenizi, sınırda yani kapıda alabiliyorsunuz. Pasaportunuzun yanınızda ve geçerli olması yeterli.

Tamamen değiştirdiğimiz parçalar şunlar:

* Benzin deposu: Standart 17 Lt. yerine, 27 litrelik Acerbis plastik depo ile değiştirildi.

* Lastikler: Metzeller Tourance takıldı. Uzun ömürlü oldukları ve gidilecek rota için uygun oldukları için tercih ettim. Tüm yol bu lastikleri kullanacağım.

* Kros tipi sert iç lastikler takıldı. + 2 Yedek alındı.

* Bosch marka yeni akü takıldı.

* Ön-arka fren balataları değişti.

* Ön amortisör keçeleri yenilendi.

* Ön amortisörler güçlendirildi.

* Direksiyon göbek rulmanları değişti.

* Konjektör: Yedek 1 adet daha alındı.

* Ön arka dişli ve zincir değişti.+ Yedek alındı.

* Gaz teli, debriyaj teli değişti. Yedek debriyaj teli, orijinal telin üzerine yedek olarak bağlandı. Gerektiğinde hemen ve sadece uçları değiştirilerek kullanılabilecek.

* Yağ filitresi değişti. K&N + Yedek alındı.

* Yağ değişti. 15/50 Motul kullanıldı.

* Fren ve debriyaj kolu değişti. + Yedekleri alındı.

* Sol ve sağ elcik değişti. Elcik korumalar takıldı.

* Tüm ampuller yenilendi ve güçlendirildi. Sigorta takıldı. + Yedekleri alındı.

* 4 sinyal tüm olarak değiştirildi.

* Tüm sigortalar değişti ( zaten 3 tane var ).3 er tane yedek alındı.

* Toplamda yaklaşık 250 kadar cıvata, pul ve somun yenileri ile değişti.

Size belki hafif paranoyakça gelen bu detayların ne kadar isabetli kararlar olduğunu, seyahatten dönünce çok daha iyi anladım.

Ekstra eklediğimiz parçalar ise şunlar:

* Aşırı ısınmadan korumak için, konjektör sele altından çıkartıldı ve sağ tarafa, dışarıya alındı.

* Elcik korumalar kros tipi ile değişti. Rüzgar koruması için de genişletildi.

* Shad marka 3 çanta alındı. (2 yan, 1 üst arka çanta). Top Case kullanılmadı.

* Hein-Gericke depo üstü ve yanları heybeli çanta alındı.

* Analog saat iptal edildi.

* 12W ekstra çakmak çıkışı takıldı.

* Uzun Turing cam, boyuma göre özel olarak yapıldı ve takıldı.

* Standart ön çamurluk iptal edildi yerine KTM ön gaga takıldı.

* Koruma demiri güçlendirildi. Üzerine, katlanabilen ayak dayama eklendi.

* Uzun seyahat için kapanabilen ayaklıklar koruma demirine takıldı.

* Kocaman sis farları takıldı. 100 Wx2

* Yan ayak tabanı genişletildi.

* Arka çamurluk uzatıldı.

* Egzost koruma için ekstra alüminyum plaka takıldı.

* Ön fara pleksi koruma takıldı.

* Ön amortisörlere, KTM neopren tozluk takıldı (keçeleri korumak için).

* Ön amortisörlere yay ayarı yapıldı, sertleştirildi.

* Plakanın altına 1 adet 5 litrelik kilitli kutu kondu. Plaka üzerine monte edildi elektrikli. ( Elektrikli Kompresör için )

* Sağ yan çanta bağlantı arkasına 1 adet 5 litrelik kilitli metal kutu monte edildi. (Avadanlık için)

* Sağ arka metal çanta altına 1 litrelik yangın söndürücü monte edildi.

* Çantalara ve muhtelif yerlere, 3M suya dayanıklı reflektif bantlar yapıştırıldı.

MEKANİK

Motorda kullanmak üzere yanıma aldığım ve umarım pek kullanmak zorunda kalmayacağım malzeme listem kabaca şöyle :

* Levye : 30 cm.lik. 3 adet, lastik değiştirmek için.

* Duck Tape: Bez bant, su geçirmez.

* Elektrik kablosu: 2m.

* Gergi lastiği: Bolca

* Takviye kablosu.

* Ahtapot lastik.

* İç lastik. 1 ön,1 arka.

* Lastik tamir spreyi.

* Zincir spreyi : 2 kutu.

* İç lastik tamir kiti.

* Tamir eldiveni.

* Kafa feneri ve pilleri.

* Yedek tüm ampuller.

* Sun fix.

* Japon yapıştırıcı.

* Yedek anahtarlar.

* Benzin hortumu.

* Benzin hunisi.

* Yedek debriyaj ve fren kolu.

* Gergi kayışları : 8 adet.

* Benzin filitresi : 1 adet yedek.

* Buji : 2 adet yedek.

* Normal ve Torx Allen takımı.

* Kombine anahtar takımı.

* Pense, yan keski.

* Lokma seti, cır cır.

* Tornavida takımı.

* Hava pompası, elektrikli.

* Gaz teli yedek.

* Debriyaj teli, yedek.

* Benzin süzme tülbenti.

* Sigorta, 7,5 A- 15 A- 20 A.

* İsolebant.

* Cıvata, somun, pul.

* Hava filitresi, yedek.

* CO2 tüp seti. Hava için.

* 19″ ve 24″ kombine anahtar.

* Sübap sökme aparatı.

* Velcro. (Cırt), farklı ebatlarda.

* Sıvı sabun (Lastik çıkartmak için).

* Yere serme iş brandası.

* Kilitli halka zincir.(Güvenlik için.).

* Yedek lastik sübapı. 4 adet.

* Lastik sübap kapağı, 4 adet.

İLK YARDIM KİTİ

* Silverdin : Yanık tedavisi için krem. 1 tüp

* Asprin Plus C

* Bepanthen : Cilt kuruluğu için krem. 1 tüp

* Pişik kremi.  1 kutu

* Allerset : Alerji için hap. 1 kutu

* Boyun ateli.

* Novuxol : Yarlar için çok etkili krem. 1 tüp

* Tetradox : Sıtma hapı. 11 kutu

* Lansoprol : Mide yanmaları için hap. 1 kutu

* TheraFlu Forte : Soğuk algınlığı hapı. 1 kutu

* Soğuk kompres : 2 paket

* Soğutucu sprey. 1 tüp

* Rennie: Mide rahatsızlığı için hap. 1 kutu

* Güneş kremi.

* Amonyak : Böcek sokmaları için sıvı. 1 şişe

* Steril eldiven.

* Vermidon : Ağrı kesici hap. 2 kutu

* Farklı ebatlarda yara bandı.

* Ercefuryl : Barsak antiseptiği. 1 kutu

* Farklı ebatlarda sargı bezi.

* Kuilil :.Kas gevşetici hap. 1 kutu

* Elastik bandaj. 2 ayrı ebat

* Sinek kovucu bileklik, mat, açık hava matı, sprey

* Boş yedek enjektör. 4 adet ( aşı lazım olursa, hijyenik olması için)

* Aluminyum battaniye. 1 adet – Isı muhafazası için.

* Batodin : Enfeksiyon dezenfektasyonu için çözelti. 1 şişe

* Otrivine : Burun kuruması için nemlendirici sprey. 1 kutu

* Protagent : Sunni göz yaşı. Göz temizlemek losyonu. 1 kutu

* Alka Seltzer : Mide asidi düzenleyicisi. ( Yemek hazımı için ) 3 kutu

GİYİM – KUŞAM

* Kask ve yedek 2 vizör.                   * Mont.

* Pantolon.                                         * Balaklava- kışlık, yazlık-3 Yedekli.

* Eldiven – kışlık, yazlık.                   * Çizme.

* Güneş gözlüğü.                               * Yağmurluk.

* Çorap – kışlık,yazlık.                       * Kot Pantolon.

* T-Shirt 5 tane.                                 * Şort.

* Terlik.                                              * Bot.

* Lastik ayakkabı.                              * Kemer.

* Polar.                                               * Sweat shirt.

* Şapka, bere.                                     * İç çamaşırı.

* Bel çantası.                                     * Kulak tıpası – 5 adet.

* İnce eldiven.

KAMP – MUTFAK

* Su kabı.                                           * Camel back.

* Çadır.                                              * Tulum – yazlık.

* Mat – ince.                                      * Sıvı sabun.

* Saplı bardak.                                   * Çatal, bıçak,kaşık takımı.

* Tencere seti.                                    * Ocak – tüp.

* Çöp poşet.                                       * Scotch Brite.

* Mini tabure.                                     * Keskin bıçak.

* Kesme tablası.                                 * Yere serme brandası.

* Wc. kağıdı.                                      * Çakmak.

* Poşet çay     .                                   * Mini konserveler.

* Gofret.                                             * Şeker, tuz.

* Bisküvi.                                           * Mini kesme tablası.

TEMİZLİK İŞLERİ

* Diş macunu-fırçası.                         * Deodorant.

* Traş takımı.                                     * Havlu x 2.

* Islak – kuru mendil.                                    * Sabun.

* Şampuan      .                                   * Wc kağıdı.

* Parfüm.                                           * Tırnak makası.

* Cımbız, makas.                                * Lens takımı- yedekli.

* Kulak temizleme çubuğu.

OLMAZSA OLMAZLAR

* Pasaport ve fotokopileri.                 * Triptik ve fotokopileri.

* Ruhsat ve fotokopileri.                   * Ehliyet – kimlikler ve fotokopileri.

* Rehber kitaplar.                               * Roman.

* Çakı.                                                           * Çakmak.

* Dikiş seti.                                        * Dürbün.

* El ve kafa fenerleri.                         * Lap top.

* Fotoğraf makinesi.                          * Video kamera.

* Haritalar ve fotokopileri.                * Kalem – kağıt.

* Not defteri x3.                                * Latherman.

* Makas.                                            * Minik mum x 10.

* Mum altlığı..                                    * Pusula.

* Mp3.                                                            * Kart okuyucu.

* Ekstra hard disc.                             * DVD filmler.

* Piller – fener için.                             * Sözlük.

* Mause.                                            * Çoklu şarj aleti.

* Tripod.                                            * USB kablo.

* Şarjlar : Laptop, video, fotoğraf makinesi, Mp3, cep telefonu,

SPONSORLARIM

 

MOTORBİKE DERGİSİ : Tüm gezimi aylar boyunca yayımladılar.

Hein Gericke – Bahadır bey : Tüm kıyafetler ve Yumuşak çantaları sağladı.

Ergün Motor – Gürkan ve Arzu Ergür :         Kask. ARAI Tour-EX verdi.

Balta Tic.- Alaattin Balta : Tüm lastikler ve Yağ desteği verdi. Metzeller Tourance.

ADRENALİN – Yankı bey : Çadır, Tulum, Mat, Tencere takımı, Metal Çatal takımı verdi.

YENİBURAK ECZANESİ – Leyla hanım : Tüm İlaçlarımı verdi.

AYDIN TİCARET – Yavuz bey :     Gözlükler, Eldiven, Yan çantalarımı verdi.

KAYNAKLAR, ANILAR, REHBER KİTAPLAR

Zafer Bozkaya – İran Gezi ve Hindistan Gezi Rehberi. Kitap ve İnternet sitesi

Nasuh Mahruki – Asya Himalayalar ve Ötesi. Kitap ve sunum.

Ahmet Utlu – Güneş Doğudan Yükselir. DVD.

Kemal Merkit – Anılar.

Orhan Topçuoğlu – Anılar.

Alp Göçekli – Anılar.

Cahit Sesver – Anılar.

Koray Özden, Savaş Balaban – Anılar ve notlar.

Lonely Planet – İstanbul to Kathmandu. Kitap ve İnternet sitesi

Lonely Planet – Pakistan. Kitap ve İnternet sitesi

Lonely Planet – India. Kitap ve İnternet sitesi

Berlitz – Hindistan. Kitap

Eyewitness Travel – Delhi-Agra&Jaipur. Kitap

Let’s Go – India & Nepal. Kitap

HARİTALAR

World Cart serisi harita – Afghanistan, Pakistan – Remzi Kitapevi.

World Map serisi harita – Silk Road Countries – Remzi kitapevi.

World Map serisi harita – China – Remzi kitapevi.

İnternet de çok fazla olanak sağlıyor.

TEŞEKKÜRLER

Tüm yardımları ve yol boyunca destekleri için Melih ustaya,

Yola çıkma fikrimi destekleyip, bana “gaz” verdiği için sevgili Filiz’e,

Hayatımın hemen her evresinde, bana sonuna kadar destek olan, yarı annem sevgili Berrak’a,

Eşi Berrak kadar bana desteğini esirgemeyen sevgili dostum Cenk’e,

Seyahat boyunca yanımda olduklarını hissettiren tüm dostlarıma,

Bana destek olacak malzemeleri veren tüm sponsorlarıma,

Ve en önemlisi, aileme teşekkürlerimi bir borç bilirim.

Leave a Reply