3. Türkiye- Suriye- Lübnan- Ürdün-Ekim 2010 Motor ile

Sevgili dostlarım Metehan Yılmaz ve Emre Meriç ile beraber 3 adet Yamaha YBR 125 aldık. Emre Meriç, bu seyahatte her konuda destekçimiz olup, aynı zamanda bizimle birlikte yol alacaktır.

Motorları tüm çantaları, kamera sistemleri, GPS ler, Telsizli Kasklar ve gerekli diğer aksesuarlar ile donattık. Sevgili öğrencim ve profesyonel konser ve sahne fotoğrafçı olan arkadaşım Bora Ömeroğulları da, tüm yolculuk boyunca bizimle gelecek. Kendisinde bir BMW R 1200 GS Adventure olacak. Kafa kamerası, ön kamera, iki adet fotoğraf makinası ve el kamerası ile, tüm seyahatimizi hem fotoğrafik hem de fotoğrafik olarak görüntüleyecek. Baktım ki geçen Kathmandu seyahatimde fotoğraf ve video çekmek çok zor oluyor, bende yapıştım Bora’nın boynuna ve guruba kattım. 🙂 süper olacak bence.

 

Eylül 2010 ortası yola çıkarak, İstanbul’dan yolculuğumuza başlayacağız.

İstanbul çıkış,  Hatay’dan Suriye’ye giriş, Oradan Lübnan ve Ürdün. Akabe körfezi (Kızıl Deniz), Mısır, piramitler, Sharm El Sheik ve aynı yoldan geri geliş. Hatay, güney  akdeniz, tüm ege sahilleri ve yine İstanbul. Yaramaz ve muzur bir gezi olacak 🙂 Yaklaşık 12.000 km. Hemde 125 cc lik zibidi motorlarımızla. Yani kısacası, İstanbul, Artvin, Hatay, İzmir, İstanbul şekilde olacak rotamız.

Avantajımız ne mi oalcak? çok basit : radar cezası hiç yemeyeceğiz 🙂 çünki radar hızında gidemeyeceğiz. Süper dimi?,

PLANLAR DEĞİŞTİ !!;

Evet ilk planımız yukarıda okuduğunuz şekildeydi. Ama Metehan’ın babası sevgili Salih Başkomiserimizin zamansız ve genç yaşta vefatı, Emre beyin iş yoğunluğu sebebi ile, planlarımızda biraz değişiklik yapmak zorunda kaldık.

Yola büyük motorlar ile çıkacağız.

Benimle birlikte sevgili dostum Bora Ömeroğulları da gelecek.

Bu arada seyahatimizin gerçekleşmesini sağlayan iki büyük destekçimiz var. Sevgili öğrencim, iyi arkadaşım Emre Meriç. Kendisine çok çok teşekkür ediyoruz. Bu geziye işlerinin yoğunluğu sebebi ile katılamıyor ne yazık ki.

Ve BMW Borusan’dan, sevgili Hakan Bayülgen. Kendisine projemizi açtığımızda, hiç tereddüt etmeden, Bora’ya kullanımı için bir BMW vermeye karar verdi ve bizim de büyük destekçilerimizden birisi oldu. Motosikleti ve gezileri tanıtan bir projede yer almaktan ne kadar mutluluk duyduğunu da uzun süre anlattı. Teşekkürler dostum, eksik olma. Başka projelerde de birlikte olacağımızı ümit ediyoruz.

YOLA ÇIKIYORUZ:

11 Ekim 2010 Pazartesi

Oldukça soğuk ama diri bir pazartesi sabahı Bora ve ben, sabah 06:00  da benim Kozyatağı’ndeki evimin önünde buluştuk. Hava daha ağırmamıştı. Ekim normallerinin çok altında seyreden sıcaklıklar nedeniyle, -ne yazıkki- full kışlık takımlarımızı seçmek zorunda kaldık. Halbuki bir iki güne Türkiye’den çıkacak ve 30 -32 derece sıcaklıkta olan memleketlere gideceğiz. Bu da demek oluyor ki, yanımıza full yazlıklarımızı da almak zorunda kalcağız.

Sadece top case (arka çanta)  ve depo üstü çanta ile seyahate çıkabilme planlarıma bay bay deme vakti gelmiş meğerse!. Çok üzgünüm. Mecburen yan çantalarımizı da aldık yanimiza.

Bende 1200 ADV, Bora da ise, F650 GS atladık sabah serininde ve karanlığında motorlarımıza atladik, çıktık yola. İlk hedef Mehmetçik Vakfı Opet’den yakıt almak ve kahvaltı yapmak.

Zahmetsizce motorumuzun ve kendimizin karınlarını doyurduktan sonra yola gerçek anlamda basladik artik. Amacımız bu gün içerisinde onumuzdeki 1105 km. lik yolu aşarak, Antakya’ya varmak.

Yolun Ankara’ya kadar olan kısmında çok ciddi üşüdük. Elcik ısıtmalarımız açık olmasına ramen, inanılmaz derecede etkledi bizi soguk. Bir kaç kere durmak ve çorba molası vermek zorunda kaldık. Ama kışın yola çıkarsan olacağı budur elbette. Kaşınırsan, kaşırlar 🙂

Ankara dan Aksaray’a giderken hava ısındı. Isındı, hem de 3 derecelerden 25 derecelere doğru ısındı. Biz zaten tam kışlık giyinmişiz, bu sefer de başladık yanmaya. Yazlıkları giymek tam işkence olacak. Devam ettik, ha geldik ha geliyoruz diyerek sevgili yola.

Yolda beklenenin dışında hiç bir şey olmadı. İkimizde eğitimli ve iyi sürücüler olduğumuzdan sıkıntı yaşamadık.

Hava ısındı, yollar %90 çok çok temiz ve güzeldi. Kimse üstümüze kırmadı, sıkıntı yaşatmadı. eğlene eğlene akşam saatlerinde Antakya’ya vardık. Yeni aldığım ve kullanmayı öğrenmeye çalştığım Garmin Zumo 660 GPS de işini çok iyi yaptı. Eğitim verdiğinden ve uğraşlarından dolayı Ali Aksın’a çok teşekkür ederim.

11,5 saat ve toplamda 1105 km. yi rahatça kat edip Büyük Antakya Oteli’ne yerleştik. Guzel ve keyifli bir yer. Bir kac yil once, İskenderun’da ordu birimlerine ders vermeye geldiğimde burada kalmıştım ve çok hoşuma gitmişti. Bu sefer de ilk tercihim yine aynı yer oldu.

Hemmen akşam yemeği için kebap ve rakı lokantası araştırması yaptık ve kendimize bir ziyefet çektik. Eh ne de olsa bu gün benim doğum günüm 🙂 Bir ziyafeti hak ettim degilmi, hemde 1100 km nin ardindan …

Şimdi artık yataklarımıza çekildi. Sabah erken kalkıp şehri gezip Suriye’ye geçeceğiz. Bakalım neler olacak.

12.Ekim.2010-Sali

Sabah pek de erken uyanmadan ve biraz da sallanarak kahvaltimizi ettik. Ama Istanbul dakinin aksine, sort, parmak arasi terlik ve tisort ile, otelin acik balkonunda kahvalti ettik. Evde havanin yagmurlu ve soguk oldugunu bilmemizden dolayi cok da keyif aldik 🙂

Yine aheste ve hic acele etmeden, bol ve keyifli virajli yollari geride birakarak Yayladagi sinirina geldik. Bora motorlarin basinda bekcilik etme gorevini tum ciddiyeti ile surdururken, bendeniz toplam 2 saat 10 dakika gibi gayet makul bir surede, hem Turkiye hem Suriye sinir gecis formalitelerini hallettim. Olduca kolay ama biraz zaman alan bu islemler icin ilk kural sabir. Eh ben de Kathmandu seyahatimde tecrubeli oldugumdan dolayi hic sikinti cekmedim. Hava 23 derece ve full yazlik kiyafetlerimizi giymis vaziyetteyiz… Cok guzel yahu boylesi iliman havada motor surmek 🙂

Siniri gecince, son iki gunun en virajli yani en keyifli 50 kilometresini yaparak ve sinir ile  Lazkiye yi birbirinden ayiran, kocaman olmayan ama sevimli koyler barindiran yemyesil dagi asarak sahile ulastik. Hemen otel aramaya koyulacaktik ama, daha koyulma evresine bile varamadan, yanimiza, calinti oldugu her halinden belli olan minik motoru ile bir genc yaklasti. Bize Turkce birseyler dedi ama kafalarimizda kask ve gidis halinde oldugumuz icin hic bir sey anlamadik. Saga cekip durduk. Sonradan adinin Kefah oldugunu ogrendimiz, 31yasindaki ve aslen Turkistan li bir aileden gelen genc ile gule oynaya tanistik.

Kefah gayet guzel Turkcesi ile bizi pesine takarak otel aramamiza yardimci oldu, pazarklik etti, tercumanlik etti ve nihayetinde hic de fena olmayan Al Riyad Hotle yerlestirdi. Kisa bir dus ve kilik kiyafet degistirme harekatindan sonra, bizi yemege de goturdu, kahve de icirdi, motorlarimizin guvenligi icin kocaman kilitler almamiza da on ayak oldu, tatli ismarladi ve hava kararirken ( az once ) yanimizdan ayrildi. Tum bunlar icin bizim para harcamamiza da izin vermedi bu arada. Ne kadar israr ettikse olmadi.  Ne acayip degilmi 🙂

Kefah gidince hafifce bir ohh cekip, otele esyalarimizi birakip kendimizi internet cafe ye attik. Eh haliylen de halen buradayiz 🙂

Bu arada, öğlen üzeri otelimin önündeki şirin meydanda kahve içerken, yan masada oturan orta yaşlı bir çift ile tanıştık. Bize “Türk müsünüz?” diye sorunca, keyifli bir sohbet başladı aramızda. Meryem hanım ve Nedim bey. Kırk yıldır Almanya Bremen’de çalışıp yaşıyorlarmış. Aslen Antakya’lılarmış. Adamcağızın işi çok ilginç. Hemen her işi yapmış ama ilk 10 yıl, domuz mezbahasında çalışmış. Günde yaklaşık 3500 !!!domuz kesmiş. Senede 200 gün çalışsa, 10 yılda 7 milyon domuz eder. İnanılmaz. Allahtan tekstil işine geçmiş. Ne iş ama yahu J

 

 

Meydan çayhanesindeki kahve, nargile, çay keyfinden sonra biraz şehri gezdik. Pek hoş değil. Bora Laskiye’yi, Tarlabaşı, Bağcılar ve Eminönü civarına benzetti. Pek de haksız sayılmaz aslında. Büyücek bir Topkapı gibi düşünün. Hem dükkanları hem halkı hem her şeyi ile… Ben sevdim açıkçası. Bora’yı bilemem.

 

Artık acıkınca lokanta aramaya başladık. Ama elbette bulamadık. Otelimize çok yakın bir yerde, oldukça dökük, hijyeniklik ile yakından uzaktan alakası olmayan bir yer bulduk. Güzel kebap yapıyorlardı.  Ve biz de bayağı yedik vallaha. İkimiz toplamda 8 porsiyon (ama minik) kebap, humus, kola, salata, lahmacun gibi bir şey ve peynirli pide yedik. Toplamına da 19$ verdik. Yediklerimize değerdi ama yeri görmeniz lazım. Bu arada, hayır resim çekmedik… Nedenini sormayın J 

Şimdilik bununla idare edin

Ağır yememizin ardından, şirin meydanda çaylarımızı içtik, ve saatlerimizi sabah 08:00 a kurarak  odamıza çekildik. Bora biraz resim ve video aktarımı yaptı lap topa. Ben de biraz gevezelik ettim oradan buradan ama adam beni dinlemedi. Ama ben yine de gevezeliğimi ettim J hehehe

 

13.Ekim. 2010 – Çarşamba

 

Saat 08:00 da kalkmayı tabiî ki başaramayıp, ısrarla çalan gerzek saati bir hışım kapatarak, ancak 09:30 gibi uyandık. Eşşek saat.

Akşamdan kesik attığımız pastane-fırın arası yerden bilumum tatlı kurabiyeler alıp, mutat (devamlı gibi bir şey) kahvemize gittik. Bu ülkede de, İran’da olduğu gibi tuzlu kültürü yok. Hemen her şey tatlı. Bir pastanedeki tek tuzlu şey susamlı kraker. Gerisini varın siz düşünün.

Yine sallana sallana, hiç ama hiç acele etmeden kahvaltımızı yaptık. Az yiyebildik çok tatlı zımbırtılar yüzünden.

 

Akşamdan topladığımız eşyalarımızı motorlarımıza yükleyerek, meraklı bakışlar altında 50 m. ilerideki benzinciye gittik.

Litresi 1$ a! Motorlarımızın karınlarını da doyurduktan sonra, sınıra doğru yola koyulduk. 90 km.yi çok rahat bir şekilde, gep geniş Suriye yollarında geçerek sınıra vardık. GPS ilk defa kullanıyorum ve çok da yardımı oluyor. Daha tam anlamıyorum hanımefendinin dilinden ama yakında birbirimizi anlayacağız eminim. (GPS in içinde devamlı nereye dönmem gerektiği şuh bir şekilde söyleyen bir bayan var. Tüm yol benimle diktatif bir şekilde konuşuyor.)

Sınır geçişlerimiz genelde iki saat sürüyor. Bu gün de farklı olmadı ama minik bir kayma oldu. Suriye tarafı 30 dakika!!, Lübnan tarafı 1,5 saat sürdü.

 

Klasik olarak, Bora motorların başında bekledi, ben de işlemleri yaptım. Aslında benim yaptığımdan daha zor zavallı Bora’nı yaptığı. Ben sadece bürokrasi ile uğraşıyorum ama adam neler yapıyor. Motorların başına üşüşen onlarca adam, dakikalarca, bazen yarım saate yakın tek kelime etmiyor. Ama biraz daha cesur olanları hemen Bora’ya sokuluyor ve klasikleşmiş soruları soruyorlar. Kaç yapıyor. Kaç para! Bora’da sıkılmadan adamlara bir sürü cevap veriyor. Düşünün bu işkence iki saat sürüyor. Çok havalı Oakley – Monster Dog gözlüğü gözünde olan The Bora, annesi Alman olduğu için zaten dikkat çekici bir adam. Bir de iki tane kocaman motorun başında bekleyince daha da ilgi odağı oluyor ve insanlar ile konuşmak zorunlu hale geliyor. Kolay gelsin dostum.

 

Neyse, Suriye tarafında işler tam istediğimiz gibi gitti. Güler yüzlü, çok ilgili, pek nazik Suriye’li yetkililer, benden de devamlı güler yüz görünce, iyi giden işler daha da iyi gidiyor. Herkes bizimle resim çektirdi!

Bir sınır geçişinde yerel mercilerin fotoğraflarını çekmek, hapis cezasına kadar giderken, adamlar bizimle bol bol resim çektirip eğlendiler. İnanılmaz bir ayrım. Sevdik biz bunu vallaha J gümrük çıkış işlerimizi süper hızlı halledip, hemen Lübnan tarafına geldik ve sıkıntı başladı.

Çok belli ki, Lübnan hükümeti sınır işini çok ciddiye alıyor ve çok da sıkı tutuyor. Önce pasaportların işlenmesi, sonra motor başı 60 $ dan sigorta yaptırılması, Triptik karnelerinin onaylanması, pasaportların son çıkış işlemlerine hazırlanması, pul alınması, çıkışta onaylatılması toplam 1.5 sıkıntılı ve ciddi saat sürdü. Bora klasik görevini yerine getirirken bile sıkıldı.

Al takke ver külah derken kendimizi Lübnan’a attık.

Not: Şimdiye kadarki tüm sınır geçiş işlemlerinde Bora, motorun başında idi. İki pasaport, iki triptik için tüm işlemleri ben tek başıma hallettim. Bir Allahın kulu da Bora’yı görmek istemedi ve görmedi de.

Benim pasaportu veriyorum, işleri hallediyor adam. Bora’nınkini veriyorum, “kim bu, nerde “ diyor. Bende, kendisinin dışarıda motorları beklediğini söylüyorum, parmağımla o civarları göstererek. Ama yalandan göstererek… Kimsenin umurunda değil. Pasaport sahibi adam burada mı, yoksa, biz başkasını mı sınırdan geçiriyoruz kimsenin baktığı yok. Motorlara, çantaların içine, şase ve motor numaralarına da kimsenin baktığı yok. Şok edici değimli?

 

Sınır çıkışında, Akdeniz’in en doğu kıyısını sağ kolumuz hizasına alarak, başladık güneye, yani Tripoli’ye (Trablus) doğru gitmeye.

Yol Suriye’deki gibi güzel ve kaliteli. Araç sürücüleri son derece saygılı ve bizi görünce hemen yol veriyorlar. Hemen kimse 110 km. yi geçmiyor. Biz 120 km. ile sol şeritten rahatça devam ediyoruz. Önümüzde giden araçlar ise, bizi aynalarında görür görmez sağa çekiliyor. Klakson ve selektör yapmaya bile fırsat bulamıyoruz. Hayır, ben Hindistan’dan alışmışım, ciyak ciyak klakson çalmazsam bana kimsenin yol vereceğini düşünmüyorum. Ama burada oluyor, hem de hiç sıkıntısız bir şekilde oluyor. Ne hoş, ne mutluyuz.

İlk dikkatimi çeken detay, etrafta yenisiyle, eskisiyle inanılmaz çok Mercedes olması. Stuttgart’da bile bu kadar çok Mercedes’i bir arada görmemiştim. Etraf lüks araba kaynıyor. Jip kullanmayanı dövüyorlar sanırım. Her hey lüks araba galerisi. Dandik araba yok denecek kadar az. Hele hele Tripoli’ye gelince…

Sevgili GPS ablamız bizi en zengin semtlerden birisinden geçirirken sağda güzel yemek yiyecek bir yer gördük. İstanbul’un en zengin semtlerine çok taş çıkartacak kadar lüks bir yer. Etrafta çok lüks araba veya jip kullanmayan bayan yok gibi. Hummer, Toyota, BMW, Porsche, Mercedes ve adını bile bilmediğim bir sürü araba ortalıkta fink atıyor. (Fink atmak nedir ya?) Nasıl bir yere geldik biz? Daha iki üç saat önce Laskiye’de en iyi araba Hyundai bilmemne modeliyken, işler burada değişti. Aman bana ne ya…

 

Kocaman tabaklarda bonfilemizi yiyip, GPS ablanın direktifleri doğrultusunda Beyrut’a, Ortadoğu’nun Paris’i diye adlandırılan yere doğru açtık gazımızı.

Uzun olmayan bir yoldan bir saat kadar gidince kendimizi Fransız Riviyera’sında bulduk. Ne zenginlik, ne modernizm, ne varlık, ne yollar, ne güzel bayanlar, ne yakışıklı erkekler, ne arabalar ne sanat… Nasıl bir şehirmiş kardeşim bu Beyrut dene yer. Kafamız almadı. İnanılmayacak gibi, Çöldeki vaha gibi.

Fransız hegemonyası etkisini çok açık göstermekte. Hemen herkes şakır şakır İngilizce ve Fransızca konuşuyor. Hemde çat pat değil, gayet iyi derecede. Namını çok duymuş ama, nihayetinde Ortadoğu ülkesi diye düşünmüştüm. Beyrut kendisini bize aşık ettirdi. Düşünün Bora bile sevdi. Gerisini siz düşünün. (şaka şaka)

GPS abla bizi Port View Hotel’e getirdi. Lonly Planet rehber kitabında e ucuz otel burasıydı. Kalabalık, karışık ve bilinmedik dar sokakların hakim olduğu Beyrut’da, sevgili otelimizi, hemen hemen elimizle koymuş gibi bulduk. Oteli beğendik beğenmesine ama bir sorunu var. Bi çuval pazarlık yapmamıza rağmen fiyatını ancak, iki kişi bir oda olarak 75 $ a indirebildik. Ve esnaf ile de konuştuğumuzda çok uygun olduğunu, daha ucuzunu zaten bulamayacağımızı hafif acır bir şekilde söylediler. Azcık mutsuz olduk, zira, zaten kısıtlı olan bütçemizden bir kocaman parça daha koparak ayrılıyordu, kırılan buzdağları gibi. Uff L

Otelin karşı kaldırımına motorları kilitleyip, hemen altındaki bara konuşlandık ve yorgunluk biralarımızı içtik. Hava 25 derecelerde ve harika. Ne sıcak, ne soğuk. İnsanlar harika ve ilgili, şehir güzel, emekler içecekler güzel, keyfimiz yerinde. Daha ne isteriz ki…

Sanırım burada birkaç gün daha kalacağız. Pahalı biliyoruz ama, seyahati kısaltmak pahasına olsa bunu istiyoruz.

Resimler geliyorrrr 🙂

 

 

 

 

 

14.Ekim.2010 – Perşembe

Akşamdan cep telefonu saatimi 09.00 a kurmuştum. Otelde kahvaltı 10:00 da bitiyor. Ona yetişmek lazım dimi ama?

Kurduğum üzere saat tam 9 da, sevgili cep telefonum ciyak ciyak çalarak, beni uykumdan kaldırdı. Kendisini üretenleri hafifçe anarak, çalan saati kapattım ve işin en keyifli son beş dakikasını yaşamak için azıcık gözlerimi kapattım. Son 5 dakika bana hep çok kefili şekerleme yapma zamanı olarak gelmiştir, sizi bilemem tabi. Bora full uyuyor, sanki ciyak saat ona değil sadece bana çaldı, adamın ruhu duymuyor.

5 dakika sonra gözümü açtığımda sevgili telefonum bana saatin 11:30 olduğunu söylüyordu!! Nasıl ya? Vallaha billaha en fazla 20-30 dakika uyudum, yeminle. Ama telefonla bu konuda pek anlaşamıyor ve uyuşamıyoruz çok belli ki. Neyse, yorulmuşum demek ki. Eh yaşımız 44 oldu ondan sanırım. (Aslında kolay kolay yorulmam ama, neyse)

Ölüleri kıskandıracak kadar derin uyuyan The Bora’yı pikesine Ramses kıvamında sarmalanmış olarak bırakıp, aşağı resepsiyona indim. Amacım bir gün daha kalacağımızı daha geç olmadan bildirmek. Dünkü resepsiyon bey gitmiş ve yerine pala kaşlı, az saçlı, korkutucu bakışlı bir resepsiyon abla gelmiş. Kendisi ile yıldızımız ilk andan itibaren barışmadı. Kendisi bana “ne istiyorsun ulan Allahın keli?” dercesine bir bakış fırlattı. Ben de odamızın günü uzatmak istediğimi, bunun için 30 dakikamız kaldığını ve geç olmadan ve başka otel aramaya mecbur kalmadan bu işi halletmek istediğimi söyledim en şirin halimle J

Resepsiyon ablanın tavrı daha da ciddileşerek, sorgu sual halini aldı; Neden dün haber vermemişiz, neden geç kalmışız, hem odamız uzun zaman için rezerveymiş ! ve birazdan sahipleri geliyormuş, eğer çok istiyorsak odayı boşaltıp üst kattaki başka bir odaya geçmeliymişiz gibi bir şeyler geveledi. Pala kaşlı resepsiyon abla ile takışmanın iyi sonuçlar doğurmayacağını çoktan anladığım için, en ılıman tavrım ile her dediğine “yes no problem” şeklinde cevap verdim. Annem derdi, kulakları çınlasın : Peki dersen sorun çıkmaz Rahmi’ciğim

Pek uzun süren tartışmamızdan, yani benim fırça yememden sonra, arkadaşımı (The Bora) uyandırmam gerektiğini söyledim ve odayı benim için araması rica ettim. Pala kaşlarının altındaki kara gözleri ile bana bakarak, neden? Diye sordu?!! Saatin 11:30 olduğunu, odayı boşaltmamız için yarım saatimiz kaldığını ve The Bora’nın uykusunun ne kadar ağır olduğunu kendisine söylediğimde bir fırça daha yedim.; Neden saate bakmayı bile bilmiyormuşum, saat daha 09:30 muş! Ve neden acele ediyormuşum, bırakayımmış da arkadaşım uyusaymış, ben ne kadar kötü bir arkadaşmışım…

Yataktan kalkınca başıma gelmesini en az isteyeceğim olaylar aynen başımda ve ablanın pala kaşlarının altında. Of ki ne of. Sebebini anlayamadığım şekilde, ;BlackBerry denen gerzek telefonun saati kendi kendine 2,5 saat iler gitmiş. Nasıl olur yahu. Saatini ayarlamayı bile bilmiyorum ki? İstanbul ile zaman farkı da yok. Hepten cortladı benim telefon. (cortlamak=bozulmak, delirmek J )Ben hafifi bozulmuş, hafif utanmış şekilde Bora’yı bekledim pala kaşlı resepsiyon ablanın önünde. O da bana nasıl laf soktuğunu tekrar tekrar düşünüp mutluluğuna mutluluk katmıştır sanırım. Varsın katsın. Onun mutluluğuna katkıda bulundumsa ne mutlu bana.

The Bora geldi, patlamamış afyonunu da yanına alarak. Bana pala kaşlı abla kadar kelek bir bakış atarak. Ama Allah’tan kahvaltıyı kaçırmadık da masraf olmadı. Dandirikten bir şeyler yedik ve içtikten sonra, odamızı değiştirdik. Üst kattaki odaya eşyalarımızı kendimiz taşıdık. Temizlik yapan Nepal’li bir hanım ile konuştum. Şansa benim de üzerimde Nepal Kathmandu yazan tişört vardı ve kadın pek sevindirik oldu. Nepal’li kadına Nepal’i övdüm bir süre. Ama sonra saçmaladığımı anlayınca bıraktım tabi J

Saat 12:30 gibi, Beyrut haritamızı da yanımıza alarak yürümeye ve şehri gezmeye başladık. Oldukça modern, temiz, düzenli, kargaşa trafikli, güzel kadınlı, düzgün görünümlü erkekli Beyrut içinde gezindik uzun süre. Artık yorulunca bir taksi tutarak turistik bir iki yere gittik. Bu kadar çok jip ve lüks arabayı bir arada görmemiştim inanın.

Sahil boyunda yürüdük, çok modern bir açık lokanta kafe bölümünde güzel binaları çektik, Hard Rock Cafe’de bira içtik. Yani enteresan bir şey göremedik. Güzel ama sadece güzel. Bilemedim, duvarları kurşun delikli, savaş zamanından kalma yarısın yıkık bina arayışımız sürüyor. Yarın sabah sanırım bir şekilde becereceğiz. Kafamızdaki Beyrut, gördüğümüz Beyrut değil. Elbette bir orta doğu ülkesi olarak süper ama, biz biraz daha otantizm görmek peşindeyiz. Yarın ola hayrola.

Yine otelin altındaki bara geldik. Günlüklerimizi yazdık, biralarımızı yudumluyoruz. Sabah çok erken kalkış (ama gerçekten) ile 8 de Şam’a yola koyulmayı hedefliyoruz. Öğlen saatinde yine Suriye’ye girip, öğlen yemeğimizi Şam’da yemek niyetindeyiz.

15 Ekim 2010 -Cuma

Sabah hakikaten 06:00 da kalkmayı becerdik. 07:00 da (bu ne ya, askeriye gibi!) yani sabah yedide kahvaltıya indik. Ama öncesinde toparlanıp motorları yükledik. Azcık uyanıklık ettik sizin anlayacağınız. Zaman kazanmak işimize geldi elbette, zira bu gün uzun gün. Km. olarak değil ama iki sınır geçişi yapacağımız için .

Otelden daha çıkmadan, size sınır geçişi ne menem bir şey onu anlatayım isterseniz, kafanızda biraz canlandırın bakalım ;

Sınır geçişi dene şey, biraz komplike. Önce iki motoru görevlilerin izin verdiği en güvenli yere park ediyoruz. Kapıdaki gereksiz memur beye pasaportlarımızı gösteriyoruz, o da üstün körü bakarak, tamam diyor. Neden bilmiyorum. Azıcık soluklanıyoruz ve ardından Bora botlarını çıkartıp, en gölge yerdeki serin mermerin üzerine şuh bir şekilde uzanıyor. Redbull varsa onu, yoksa suyunu içmeye ve beni beklemeye koyuluyor.

Bendeniz ise, ikimizin pasaportlarını, ruhsatlarını, triptik karnelerini (Türkiye Turing ve Otomotiv Kurumu tarafından verilen ve her ülke giriş çıkışında üzerine gereken bilgilerin işlenmesi zaruri motosiklet pasaportu gibi bir şey. İşlemlerden birisi bile eksik olursa, motorunuzu ülkenize sokamazsınız ve yanarsınız. Yani her işlemi takip etmeniz, adamları uyarmanız ve hataya yer bırakmamanız gerek.) ve bir miktar parayı alıp, yola düşüyorum. Tüm güler yüzümü takınarak, pasaportlarımıza ülkeden çıkış damgalarını vurdurtup, formları dolduruyorum. Bu arda o kadar çok form doldurdum ki ikimizin adına, boranın her şeyini ezbere biliyorum artık. Formlar ile beraber çıkış harcını yatıracağım yeri – bankoyu arayıp buluyorum ve gereken paraları uçlanıyoruz sevgili resmi kıyafetli dandik sınır sorumlularına. Daha sonra, motorlarımızın triptik karnelerine gereken yazıları, damgaları, kaşeleri vurdurup, gereğinden fazla imza attırdıktan sonra, ilk geldiğimiz memura geri dönüyoruz. Memur abi, her şey tamamsa bizi güle güle ediyor. Yok değilse, arda kalan eksik işlemleri yaptırıyor. Ben bir oraya, bir buraya pin pon topu gibi koşturuyorum. Bora’yı da sevgiyle anıyorum tabi. Ama el mecbur, birimiz motorları beklemek ve gelen halk ile ilgilenmek zorunda.

Giyinip motorlarımıza biniyoruz. Birkaç yüz metre gidip, son çıkış kontrol noktasına geliyoruz. İlk giriş noktasındaki kadar gereksiz iki memur kardeş, pasaportlarımıza daha da üstün körü bakıp, bizi sevgili ülkelerinden uğurluyorlar.

Yine birkaç yüz metre gidip, diğer ülkenin ilk giriş memuru The Suratsız bey ile tüm işlemlere, az önce anlattığım şekilde yeniden başlıyoruz.

Varın gerisini siz düşünün. Hemen tüm yazıların Arapça olduğunu ve hemen tüm memurların Arapça konuştuğunu düşünürseniz (Benim Arapçam, sizin Çinceniz kadar sanırım J ) her şey biraz zaman alıyor. Elbette güzel İngilizce konuşan ve yardımcı olan memurlar da var. Özellikle Suriye bu konuda çok çok iyi. Ürdün kelek.

Neyse, kahvaltıda kalmıştık değimli?

Hızlıca zaten az olan kahvaltımızı ettik. Hemen hiç doyamadan, motorlarımıza atladık. Sevgili GPS abla bize yolu gösterdi sağ olsun. Oradan sağa dön, buradan sola dön, 300 m. sonra sağa yukarı ayrıl vs. vs. Muhabbet iyi yani ablanın J

Total benzincisi bulunca, daha yakıtımız olmasına rağmen, depolarımızı doldurduk. Beyrut’ta benzinin litresi 1.1 .$ civarı. Kötü değil…

Biraz sağa biraz sola döne döne, Bekaa vadisi rampalarına vardık. Genelde oldukça çorak görünen ama sabah erken olduğu için güneşin dar açısının çok güzel renk oyunları yaptığı harika manzaranın eşliğinde, bol virajlı yolda, yata yata ilerledik. Yolların büyük bölümü geniş ve rahat. Asfalt kalitesi, yer yer taranmış ve asfaltlanmaya hazır şekilde olmasına rağmen, güzel ve tatminkar. Bora ile birbirimizi, kask kameralarımızdan ve el kameramızdan videoya çekiyoruz. Bora, ara sıra ilerleyip güzel bir manzara-viraj bulunca durup, beni çekiyor. Bende onu tabiî ki.

Hiç zorlanmadan, 22-25 derecelerde bir hava sıcaklığında Lübnan – Suriye sınırına geldik. Az evvel anlattığım formaliteleri yaparak, Lübnan tarafından çıktık. Normalde en fazla 200m. ileride diğer ülkenin sınır giriş binaları olur ama burada durum enteresan olmuş.Lübnan sınırından bay bay deyip çıktıktan tam 7 km. sonra Suriye sınır binaları vardı. Yani 7 km. boyunca ortalık bomboştu. Bir de harikulade asfalt ile kardeşi bol viraj bizi karşılayınca, canavar gibi viraj yaptık. *

(* Viraj yapmak : Motosiklet kullanmayanlar için bilgi. Biz motora esasen viraj dönme keyfi için binmek isteriz. Virajda yatmak, diğer virajı kovalamak, bir motorcuyu çok mutlu eder. Kaliteli asfaltta, boş ve virajlı bir yolda, çok çok keyif alırız. Uzun düz yolda gitmekten sıkılırız. )

Sevgili 7 km. miz bitince Suriye sınırı bizi karşıladı. Aynı tantanayı yine bitirip kendimizi kaliteli Suriye yollarına attık.

Amacımız ilk şehir olan Şam’a girmek değil. ( Damascus ) Tam aksine hızlıca, Ürdün sınırına varmak ve Amman’da konaklamak. Yani bir sınır geçişimiz daha var ve gidecek çok yolumuz var.

Yol dümdüz, kaliteli asfalt ve çok rahat akan trafik içerisinde ilerlemeye devam ettik. İnanılmaz ama,araçlar bizi görünce hemen kendilerini sağa atıyor ve bize yol veriyorlar. Çok rahat bir tempo ile, 120-140 km. civarında hızımız koruduk. Yol kenarında modernce bir benzinci, market ve lokantada mola verdik. Ürdün sınırına tam 100 km. var. Harika bir hamburger ve eşliğinde, hemen her yemekte olduğu gibi humus yedik. Kolalarımızı içtik. Modernimtrak marketten zor anlar için bisküvi – çikolata vs. aldık ve yolumuza devam ettik.

Hemen hiçbir sıkıntı yaşamadan sınıra vardık. Tek derdimiz, gittikçe artan sıcaklık. Elbette devamlı güneye iniyor olmamızdan dolayı, hissettiğimiz sıcaklık çok yükseliyor.

Ürdün sınırı, biraz sıkı. Pek sevmedim açıkçası. Biraz koşturmacalı olmasına rağmen, 1 saat 15 dakikada sınırdan Ürdün’e giriş yaptık. Yaklaşık 60 $ sigorta parası verince çok da mutlu olmadık elbette. Adamların paraları Dolar’dan değerli. 1 Ürdün Dinarı = 1.42 USD. Yani parite 0.7. Aklınızda olsun.Ve hiç ama hiç de ucuz bir ülke değilmiş burası.

Ama olsun, seyahat devam ediyor. Sıcak da artmaya devam ediyor.

Sınırdan Amman’a kadar olan 89 km. lik yolda sıcaklık, 25 derecelerden, 38,5 dereceye çıktı!

İstanbul’dan 5 gün önce 6 derece sıcaklıkta çıkıp, bolu civarında 3 dereceleri görüp sonra da, 38,5 ile Amman’da olunca, insan şaşalıyor biraz. Üstelik, daha da güneye ineceğiz ve daha da sıcak olacak.

Sevgili GPS abla, Suriye’de çalışmıyor ama , Ürdün’de canavar gibi çalışıyor.Kendisinin yardımı ile Amman’da aradığımız oteli bulduk. Bulduk ama aradığımızı bulamadık. İki kişilik odaya 89 $ istedi manyaklar. Hadi be diyip, yeni oteller aradık. Lonely Planet rehberinde yazan otel fiyatları ile bizim sorduklarımız arasındaki uçurumu görünce dehşete düştük ne yazıkki. Zira bütçemizi, rehber kitaplardaki fiyatlara göre yapmıştık ve sınır geçişlerindeki fahiş rakamlarda bahsetmiyorlardı bile… Ne yapacağız bilemiyorum. Sanırım seyahati erken keseceğiz ya da kısaltacağız.

Duşundan iplik gibi su akan, kliması istediği sıcaklıkta çalışan, Tv si canı çekince çalışan Roqaibat Hotel’e kapağı attık. Sebebi, motorlarımız için nispeten güvenli bir garajı olması.

Hemen şehrin merkezine gidip, süper bir halk lokantasında, “Turkish Pizza” dedikleri, iki katlı lahmacun gibi bir şey yedik. Adına ARAİS diyorlar kendi lisanlarında. İnanılmaz lezzetli, Hararetle tavsiye ederim.

Tıka basa yemek yiyip, otelimizin civarındaki bir otelin lobisine çekildik ve günlük yazılarımızı yazıyoruz.

Sabah erkenden yola çıkıp, 234 km. gidip Akabe’ye varmayı hedefliyoruz.

Sabah ola hayır ola. O la la J

 

16 Ekim Cumartesi – Amman – Akabe

Erkenden, ama hakikaten erkenden kalktık. Salak saat 06:00 gibi bağırmaya başladı. Yarım saat daha şekerleme yaptık ama sonunda yataklarımızdan çıkmak zorunda kaldık.

Alıştığımız için, şip şak hazırlanıp (şip şak ne demek ya?) motorlarımızı yükledik. Eşşek yüküyle para verdiğimiz sevgili otelimizde kahvaltı olmadığı için, motorlara atlayıp, kahve içebileceğimiz ve bir şeyler atıştırabileceğimiz bir yer aramaya koyulduk. Sabahın 07:15 i olduğundan, dükkan sahiplerinin dükkanlarını açmakla alakalı hiçbir kaygıları yokmuş gibi gözümseniyor. Zira, Amman zengin şehir olduğundan sanırım, kimse “aman abi erkenden açayım da işine gidenlere yiyecek satıp, akşam evime ekmek götüreyim” kaygısı gütmüyor. Kaygıyı boş ver, iç bir şey gütmemeleri, tüm dükkanların kapalı olmasından belli…

Bir çok döner kavşak sahibi Amman şehrindeki döner kavşaklardan birisindeki, duran polis abiye, nerede kahvaltı edebileceğimizi sorduğumuzda, hemen arka sokakta bir Cafe olduğunu söyleyince, özellikle kahve delisi The Bora çok bir sevindi. Ben normal sevindim J

Hemen arka sokaktaki kafeyi bulduk ve çok da memnun olduk. Yeşil Kaplumbağa adında, son derece güzel ve zevkli döşenmiş, çevreci ve etnik bir cafe bulduk karşımızda. Kimseler yok ortalıkta. Güler yüzlü genç daha yeni açmış dükkanı. Bizi pek buyur etti. Nereden gelip nereye gittiğimiz konuları konuşulduktan sonra, Bora ile ikimizde, ikişer parça kek ile, kahve aldık kahvaltı için. Çok taze, lezzetli bir kahvaltıyı, pek de keyifli bir ortamda yapmanın zevkini yaşadık az da olsa.

Amman çok modern. Çok temiz, çok düzenli. Ama biz bunları görmeye gelmedik ortadoğuya. Bizim ülkemizde çok daha güzelleri ve tatminkarları var zaten. Buraları görmeden, ülkemizin değerini anlamanız imkansız. Biz de bir kez daha idrak ettik yaşadığımız yerlerin değerini.

Şeker dükkanda, şirin ve mütevazi kahvaltımıza bir çuval para ödedikten sonra (söylemiştim pahalı yer burası diye!), yola koyulduk.  Bir gece öncesinden planımızı yapmış ve GPS ablaya gitmek istediğimiz yerleri bildirmiştik. Sağ olsun kendisi de bize yardımcı olarak, bizi sıkıntısızca şehirden çıkarttı ve Petra antik kentine doğru, aslen yolculuğumuzun en güney durağı olan Akabe’ye doğru yönlendirdi. Teşekkürler GPS abla J Ordan sağa dön, buradan sola dön, yanlış gittin salak, U dönüşü yap çabuk, şeklinde beni uyararak, King’s High Way – Kralın Yolu denen ana otoyola çıktık. İstikamet Petra.

Hava sabah serini olması sebebi ile 25-26 dereceler civarında!!!. Öğlen ne halt edeceğimizi hiç ama hiç bilemeyerek, koyulmuş olduk yola, yapacak bir şey yok. Hamama giren terleyecek el mahkum değimli? Otursaydık evimizde mis gibi…

Olmaz, öyle kabak gibi evde oturulmaz. Keşfetmenin, yeni yerler görmenin, yeni, insanlar, kavramlar ve yaşamlar tanımanın nasıl bir şey olduğunu ilk elden öğrenmek, asıl amacımız. Üç kocaman ülke, üç değişik kültür, üç değişik yaşam şekli ve coğrafya. Gidip görmeden, kitaplardan okuyarak olmaz. Hele hele Discovery Channel’dan seyrederek hiç olmaz. Gitmek, görmek, yaşamak, durmak, konuşmak, tatmak, koklamak, anlamak, kaybolmak, şaşalamak lazım ki, bize bir şeyler katsın. Biz öğrenmeliyiz, keşfetmeliyiz oraları, aslen buraları ve sizlere anlatmalıyız. Anlatmalıyız ki, siz de gelin, görün, anlayın, öğrenin.

Neyse, 25 derecelik “serin” havada yola çıktık. GPS abla canavar gibi çalışıyor. Kısa bir benzin ve su alma molasından sonra asıldık gaza. 120 – 140 civarı gidiyoruz kocaman otoyolda. Tüm araçlar bize yol vermek için sağa çekilmeye devam ediyor ve biz de şaşırmaya devam ediyoruz.

Uzun, düz ve çok sıkıcı 2,5 saat sonra Petra antik kentine geldik. Giriş tüm turistlere 30 JD (Jordan Dinarı) ama Yahudi’lere 60  JD!!! ne acayip dimi.

Biliyoruz ki, 10 saat gezsen bitiremezsin. Ama bizim vaktimiz çok da yok. Biraz geziyor, birkaç resim çekiyor ve yemek yedikten sonra, bol virajlı yollarda yata yata gazlıyoruz ve kendimizi sıcağa teslim ediyoruz. Güneş tam tepeye geldi, hava ciddi ısındı. 29-30 dereceler civarında. 40 km. lik, Petra ile King’s Highway arasındaki 1679 metreye kadar çıktığımız, canım virajlı dağ yolları ne yazık ki bitiyor. Elimiz mahkum, kabak gibi, kocaman ve geniş otoyola düşüyoruz. İki gidiş, iki geliş, akıl almaz derecede sıkıcı bir 90 km. miz daha var. Nere ye mi? Tabiki, Wadi Rum bölgesine. Hani çölde bedeviler ile çadırda kalmak, incecik kumda 4X4 ler ile safari yapmak ve tarihi vadiyi gezmek derler ya, işte orası.

Benzin memleketi Ürdün’de, yollarda benzin istasyonu olmaması nasıl bir şeydir düşündünüz mü acaba hiç. Ben de düşünmemiştim, eminim Bora da düşünmemiştir. Ama yaşayınca öğrendik.

Benzinimiz bitmeye ramak kala, bir istasyon gördük de depolarımızı doldurduk, yoksa çölün ortasında yolda kalacaktık.

Daha da çok gitmeden, Wadi Rum sapağını görüp hemen ana yolu terk ettik.

Wadi Rum’da kısa bir gezinti, biraz off road bize yetti açıkçası. Aşırı turistik, fazla yapay bulduk ve uzun kalmak istemedik burada da. Birkaç saatin ardından, motorlarımıza atlayıp Akabeye yola çıktık.

Akabe yolu, son 20 km. de çok değişti. Sıkıcı, 700 m. yükseklikte ve dümdüz çöl otoyolu yerine, rampa aşağı inen, çok kaliteli asfalt içeren ve harika manzaralı bol virajlı bir yola geldik. Kafa kameralarımızı çalıştırarak, bol viraj ve çok kaliteli yolun keyfini çıkarttık.

Minik bir polis kontrolünü geçerek Akabe’ye vardık.

Al-Cazar otelimizi, GPS ablanın yardımı ile hiç sıkıntısız hop diye bulduk. Şehrin tam merkezinde, bir çok otelin de olduğu yerde. Önce birkaç civar otelde fiyat araştırması yaptıktan sonra, soluğu yine ilk terciğimiz olan Al-Cazar otelde aldık. Fiyatı pazarlıkla 30 JD ye indirdik. İki kişi için elbette. ( JD= Jordan Dinar. Ürdün Dinarı. Yaklaşık 42$ ) Bu da en iyi fiyatlı otellerden birisi ha. Pahalı memleket vesselam.

Kocaman ama, gerçekten kocaman odamıza yerleştik bu 70 li yıllardan kalan güzel otelimizde. Geniş koridorlu, yüksek tavanlı, labirent gibi kocaman bir otel. Pek sevdik. Hemen açık havuza seyirttik elbette. İnanılmaz ama, hava 39 derece olmasına rağmen, havuz çok serindi. Soğuğa yakın diyebilirim.

Bir dalıp çıktık ve kendimize geldik.

Biraz dinlenme, biraz akşam yemeği yeme ve cup yatak. Bu gün için yeter bence.

17 Ekim Pazar – Akabe – Dinlenme

Sevimli otelimizdeki mini kahvaltımız bitince, şehri gezmeye koyulduk. Dalış yapmak istedik ama Türkiye’nin 3 katı fiyatları görünce vazgeçtik. Biz de tarihi ve kültürel yerleri, halk pazarlarını gezdik.

Çok bir özelliği olmayan zengin şehri Akabe bizde biraz hayal kırıklığı yaratmadı değil ne yazık ki.  Mevsim gereği sanırım, her yer ama her yer, 60 yaş üzeri Avrupalı turist kaynıyor. Tur otobüsleri ile güruh şeklinde gezip, her lokantayı ve alışveriş merkezini talan edip gidiyorlar.

Bilgisayarda işlerimizi, yedeklemelerimizi, kayıtlarımızın düzenlemelerini yaptık. Sıcağa teslim olarak tembel tembel gezdik.

18 Ekim Pazartesi – Akabe – Amman

Akabe çıkışındaki muhteşem 20 km. lik rampalarda, seyahatin en güzel virajlarını yaptık. Motorlar çok iyi durumda, biz de. İnanılmaz keyifli bir sürüşten sonra, bildik, sıkıcı, çok uzun ve dümdüz çol yolundan Amman’a vardık. Anlatacak bir şeyler bulmayı denedim ama bulamadım. Benim gibi çenesi düşük bir adam bile bir şey bulamadıysa, varın gerisini siz düşünün.

BİRAZ RESİM BAKALIM İSTERSENİZ

 

  

  

 

 

 

 

  

 

 

 

 

 

  

 

 

Al Takke ver külah, ne yaptık ettik evimize geri geldik. daha fazla sınır geçişi anlatmayacağım ve sizi sıkmayacağım.

Çok tatminkar olmasa da gayet güzel bir gez yaptık.

Suriye-Lübnan-Ürdün seyahatimiz nihayet bitti.

 

Bora’yı İstanbul’a paketledik, ben de annemin yanına Antalya’ya geldim. Geze geze eve varacağım.
Bize destek olan, seyahatimizi okuyan, yorum yapan düm dostlarıma teşekkür ediyoruz…İyi varsınız.

Seyahatimizin güzel ve keyifli geçmesinisi sağladınız.
30 derece Antalya’dan sevgiler.
The Lam

a 🙂

www.lamanerde.com

 

www.rahmibarutcu.com

 

Sunum için çok fazla video ve fotoğraf kayıdımız var. Biraz zaman verin bize, halledip haber edeceğim.

Diğer seyahatlerimizde görüşmek üzere….

One thought on “3. Türkiye- Suriye- Lübnan- Ürdün-Ekim 2010 Motor ile”

Leave a Reply