VEDAT DİRİKER KİMDİR?

Kaymakam olacağım diye Siyasal Bilgilerde okudu.Olup olamayacagını anlamak için trenle Tatvan’a giderek başladığı 30 günlük ilk büyük yolculugunu yaptı. Olamadı. Sendikacılıkla uğraşıp gezmeye devam etti.Tükiye’nin ilk dıscount zincirinin kuruluşuna katıldı ve mağaza açma bahanesiyle gidip görmediği il kalmadı. İlk işsiz kaldığı dönemde bir kız arkadaşıyla 2 motosiklet 10 bin km yol yapıp Barselonaya kadar gidip geldi. 2 sene sonra bir hayalini gerçekleştirdi ve kuzey İtalya’dan aldığı yelkenlisini bir kaptanla beraber ve bir kız arkadaşıyla getirerek ilk büyük deniz yolculuğunu yaptı. İstanbul’un ilk ücretsiz günlük Gaste’sini çıkaran ekipte yer aldı. Yine gitme arzusunun peşinden motosikletle Katmandu yollarına düştü ve tesadüfler sonucu Rahmi Barutçu ile yol yapmaya başladı. 50 yaşından önce yelkenlisiyle dünyayı gezmeyi hayal ediyor. Ekim 1963’de İzmit’de doğdu.

e-mail: dirikerv@turk.net

VEDAT DİRİKER’DEN GEZİ SONUNDA İZLENİMLER ve DUYGULAR

Bazen kendim bile şüpheye düşüyordum bu rotayı yapabileceğimden. Türkiye’den bildiğim çok az insan vardı iki tekerle böyle bir 10 bini yapan. Genellikle zorluklarını duyuyordum. Rota üzerindeki ülkelerin ekonomik, politik durumlarından kaynaklanan ekstra sıkıntılar da vardı. Evet daha önce de 22, 23 günde 10 bin km yapmıştım ama dünyanın en güzel, en rahat, sürücülerin birbirine en saygılı olduğu yollarında ve muhtemelen dünyanın en güzel asfaltlarında. Oysa şimdi çok az bilgi sahibi olduğum, yola çıkmadan önce pek çok tedbir almamı gerektirecek ve sağlık koşullarının endişe verdiği bir coğrafyaydı söz konusu olan.

Yakında 46 yaşıma basacaktım, off road tecrübem yok denecek kadar azdı ve temel eğitimler dışında motor bilgisi konusunda da alaylıydım. Yani kullana kullana ve dinleye okuya öğrenmeye çalışanlardan. Gerçekten kullandıkça da gördüm ki mükemmel bir teknolojiyle üretilmiş bir motorum vardı ama lastiğini değiştirmeyi bile bilmiyordum. Sevgili Mert’ in yarım gününü harcayarak verdiği teknik ve ilk elde gerekli olacak bilgiler dışında motorum için, iyi sayılacak bir sürücüydüm yalnızca. Hepsi o kadar.

Bu yetersizliklerin karşısında ise başka ve belli ki hepsinden daha ağır basan bir güç vardı, o da karşı konulmaz bir yol yapma isteği. Motorcular bunu çok iyi bilir, her evden çıktığınızda motorunuzla bakışırsınız ve o orada bir sevgili gibi sizi beklemekte ve dayanılmaz bir cazibeyle göz kırpmaktadır: hadi yol yapalım ,ama uzun yol.

Tekerlekler gitme arzunuza körükle giderek ateşler sizi. Motosiklet maceradır, sizi uzağa daha uzağa kaçırmak isteyen karşı konulmaz bir enerji karıştırır kanınıza. Bir de özel koşullarınız, işiniz gücünüz, ekonominiz elveriyorsa kendinizi uzak yollarda bulursunuz zaten.

Sanırım hayatımda her şeyin bir araya gelip marşı çevirip gaza basmamı sağlayacak bir güce dönüştüğü anlardan biriydi. Goethe’nin bir sözünde vurguladığı gibi, evren de kararlılıkla beslenen arzuyu destekleyecek diğer koşulları önüme koyuyordu, arayıp da bulamayacağım türden bir yol arkadaşı dahil.

Her ne kadar yalnız başlayıp yalnız sürmesini arzu ettiğim pir proje olsa da paylaşmaya ve arkadaşlığa değer veren biri olarak ikinci birinin varlığını da güle oynaya benimsedim kısa sürede. Sanırım sevgili yol arkadaşım için de böyle oldu.

Önümde 4 ülke, onlarca şehir, onlarca otel ve bazı ipuçları dışında bilmediğim bir rota uzayıp gidiyordu. Okuyarak bilebileceğim şeylere bile uzaktım. Gidip kendim yaşamak istiyordum. Yaptığım tek hazırlık, sağlık tedbirleri ve birkaç pratik bilgiyle sınırlı kaldı o yüzden. Çünkü böyle olmasını tercih ediyordum. İnanıyordum ki en önemli hazırlık zihinsel hazırlıktı ve onu zaten 46 yıldır yapıyordum. Ama buna hazır olmayanlar olduğunu da biliyordum. O nedenle sevgili anneme motorla Kathmandu’ ya gideceğimi değil de, uçakla hindistan’a gideceğimi söyledim. 🙂 )

İşyerime veda ettim çantaları yükledim ve 14 Kasım 2008′ de yola çıktım. Şimdi düşünüyorum da, Kozyatağı’ndan Rahmi ve Şükrü ile birlikte yola çıktığım anda dahi, Kathmandu’ ya gidiyormuşum gibi gelmiyordu. Sınır’dan çıkıp, ikibin km yapıp Tahran’ a vardığımızda harita’da geldiğimiz yolun daha beşte bir olduğunu anladığım anda belledim, uzun bir yola gidiyorduk. Oldukça uzun..

İran, harika asfaltlarıyla altımızdan akıp gitti, o an için bize çok yoğun görünen bir ilgi, çok güzel bakan gözler, ne kadar temiz olduğunu sonradan anlayacağımız şehirler ve içinde yaşadığımıza benzerlikler taşıyan bir sosyo kültürel iklimle uğurladı bizi. Ta ki onu komşusu Pakistan’a bağlayan son şehri Zahedan’ a kadar. Zahedan’da polis eskortuyla karşılanıp uğurlandığımızda, bir gün sonra ve bir gün içinde çağ değiştirdiğimizi görecektik.

Çok değil 5 bin km uzağımızda başka bir çağ bekliyormuş bizi. Pakistan çağı. Önce izliyor gibiydik onu, sonra bir kabus ya da izleyicisini içine çeken bir kurgu filmi gibi bizi koltuklarımızdan kaldırdı ve parçası yaptı. Çünkü izlemiyorduk, her tekerlek dönüşünde daha fazla içine giriyorduk. Kokluyor, işitiyor, dokunuyorduk. Biz ona dokunmasak, her duruşumuzda, her benzin alışımızda, her molada çevremizi saran, kimi anlarda eskortların sopayla kovalamak zorunda kaldığı onlarca insan, bize ve motorlarımıza dokunuyordu belli ki onlar da bizi başka bir çağın elçileri sayarak.

İnsandık, aynı yeryüzü yılında yaşıyorduk ama ne giydiklerimiz, ne yediklerimiz, ne barındığımız yerler, ne de bakışlarımız benziyordu.

Motorlarımıza, kıyafetlerimize, halimize bakıyor, gözlerini bir an olsun çevirmeden bizi izliyorlardı. Çok yüksek duvarlarla çevrilmiş dışa tamamen kapalı, toprak damlı, çamur sıvalı barınaklarda yaşıyor, bir çulla örtünüyor ayakları çıplak geziyorlardı.

Yazdıklarımı dramatik ya da abartılı bulanlar fotoğraflara tekrar tekrar ve dikkatle bakarlarsa bu çağ farkını fark edecekler eminim. Yol boyunca pencil, pencil diye bağırıp işaret eden çocuklara kalem dağıtmak için durduğumuz bir köyde, yaklaşmak istediğim çocukların benden korkup çil yavrusu gibi dağıldıkları ve gözlerindeki korkuyu gördüğüm anda bunu çok daha sert biçimde anladım. Önce büyükleri, sonra büyük ağbileri bize yaklaşmaya cesaret edince çocuklar geldiler etrafımıza..sonra da ayrılmak bilmediler zaten 🙂 ) ama o ilk korkulu bakışları unutamayacağım.

Yine de köylerin en yaşanılası, en insancıl yerleşimler olduğunu ilk küçük şehirleri görünce anlayacakmışız. Dalbandin’i, Quetta’yı, Sukkur’ü, Multan’ı. Dilenenleri, hiç kimsenin bakıp ilgilenmediği yerde yatanları, bir otobüsün üstünde, kapısında, tamponunda, merdiveninde salkım saçak seyahat etmek zorunda kalanları görünce, böyle seyahat ederken düşme ve ölme tehlikesi yok mu diye sorduğumuz polis amirinin evet var ama bu sayede bedava seyahat ediyorlar derkenki çaresiz izahını duyunca anlayacakmışız.

Dünyadaki bütün nimetlerin, adil paylaşıldığında bütün insanlara yeteceğine inanan biri olarak kaçınılmaz şekilde parçası olduğum adaletsizliğin bu yıkıcı sonuçlarının içinde olmak bende unutulmaz izler bıraktı.

Sukkur’de dışarıda, hemen birkaç metre ötede çöplükte beslenen çocuklar varken ancak tüfekli muhafızlar tarafından korunan kfc’ yi görünce güvenle yiyecek bir şey bulmanın sevinciyle bu adaletsizliğe duyduğum kızgınlık birbirine karıştı. Ama yapılabilecek bir şey yoktu. Sonuçta şu anda, duyuyor, kokluyor ve işitiyor olsam da ben bu filmin içinden birkaç bin km sonra çıkacaktım. Bu resim arkamda kalacaktı ve kendi dünyama geri dönecektim.

Lahor biraz moralimizi düzeltti. Daha kabul edilebilir bir atmosfer karşıladı bizi. İnsanlar, binalar, araçlar ve diğer her şey ve bir gün sonra yeni bir şehir Amritsar ve yeni bir ülke Hindistan.

Ve iki ülkenin sınırı. Aynı köklerden gelmiş, yıllarca bir arada yaşamış, dini, kültürü, geleneği birbirine karışmış iki halk, farklı menfaatler uğruna öyle düşman edilmiş ki, her günün akşamında iki komşu ulustan yüzlerce insanın katıldığı bir gözdağı töreninde bu sınırda karşı karşıya geliyorlar. Artık bütünüyle görsel bir gösteriye dönüşmüş ve bazıları için turistik bir unsur olsa da iki komşu ulusun seçilmiş askerlerinin ortaya koyduğu gövde gösterisi beni tedirgin etti. Çoluk cocuk yüzlerce vatandaş iki sınırda hazırlanmış tribünlerde oturup tezahuratlar ve ıslıklarla kendi askerlerini destekleyip diğerlerini protesto ediyorlar. Her akşam bu kışkırtma ve düşmanlık gösterisi yeniden kurgulanıyor, üstelik artık bu turistik bir eğlence aynı zamanda. Yazık , çok yazık….

Hindistan’ ı yaşamadan önce de muhteşem bir ara verdik. 10 günlük Dhramsala (Mcleod Ganj)arası. Sevgili Rahmi’ nin önerisiyle rotaya kattığımız ve Dalai Lama’ nın ve ekibinin sürgünde yaşadığı yer olarak bildiğimiz Mcleod Ganj. Himalayaların eteğinde muhteşem etkileyici coğrafyasıyla bizi büyüleyen bu kasaba, kısa dağ yürüyüşleri, her milletten değişik insan mozaiği, sırtlarından görebilecek kadar yakın olduğumuz atmacaları ve yine de bize tepeden bakan kartalları ve Dalai Lama’ yı aracından el sallarken gördüğümüz çok özel anıyla gezi hafızamızda ayrı bir yer aldı.

10 güzel ve tembel günden sonra, yolumuza devam etmek üzere ve Yeni Delhi’yi çevre yolunu kullanarak pas geçip Agra’ ya geldik. Agra benim için Tac Mahal demekti sanırım pek çok kişi için olduğu gibi. Ama Tac Mahal’ in dramatik ve aşkla bezeli çarpıcı hikayesini ilk kez sevgili babamdan dinlediğim için onun sözleriyle hatırladığım bu yapıyı gezmek beni bir kat daha etkiledi. Kullanılan malzemeden, işlemelerine, mimarisinden, renklerine ve güneşin doğuşu ve batışıyla başka renklere bürüneceği hesaplanarak konumlanmış olmasına kadar pek çok özelliğiyle kelimeleri zorlayacak bir güzellikte. Orda olmak, böyle bir dünya mirasını gözlerimizle görebilmek çok güzeldi.

Ve Varanasi. Kutsal şehir. Budistler, Hindular, Müslümanlar, hristiyanlar… pek çok dinin ve görüşün bir arada yaşadığı, kutsal olduğu kabul edilen sularıyla Ganj’ı içinden geçiren dünyanın en eski şehirlerinden Varanasi. Kutsal inek,keçi,köpek,eşek ve insan pisliğinden, yürürken basacak temiz yer bulamadığımız Varanasi. Kanalizasyonları kutsal Ganj’a akan Varanasi. Kıyısında ruhlarını arındırmak için inananların yıkandığı, suyunu içtiği, çamaşırlarını yıkadığı ve yine kıyısında ölülerin yakıldığı, ayinlerin yapıldığı, nehrinin suyunda mumlar yakılıp adaklar adanan Varanasi. Kaçarak uzaklaşmak istediğimiz Varanasi. Bize iki gün yetti. Yine de bir sandal tutup gün batımına yakın her sabah ve her akşam yapılan aarti törenlerini ve bu olay için özel olarak ayrılmış sahil noktalarında ölü yakma törenlerini izlemek oldukça etkileyiiciydi.

Varanasi’den ayrılıp o kaçış hızıyla Hindistan trafiğinde ve son iki saati karanlıkta 6 saat yolla son Hindistan şehri Gorakpur’dayız. Son şehir bize nefes aldırıyor neyse ki.

Hindistan, trafiği  ve bu trafiği daha da zorlaştıran bozukluktaki şehirler arası yollarıyla tüm motorcular için muhteşem bir deneyim sunuyor eminim. Özellikle yaşam alanlarından geçerken kullandığımız yollar genellikle offroad hissi uyandırıyor. Tabi bu bölgelerde insan yoğunluğu da korkunç şekilde arttığından, korna sesleri, toz toprak, çakıl ve insanlarla birlikte, eşek, inek,köpekten oluşan bir canlı seli içinde yol alıyoruz. Hatalı sollayan ve sizi gördüğü halde aynı hız ve doğrultuda üstünüze gelmeye devam edenler, iki motorun ısrarla arasına girenler, defalarca son kertede kurtardığımız teğet geçişler, çift şeritli otobanda, sizin yolunuzda size karşı sağdan gelen araçlar, araç geçme şeridi olan sağ şeritte yerde yatan, dilenen, tekerlekli sandalyesiyle yolda oturan insanlar, çok sık görmeye alıştığımız devrilmiş kamyonlar, yol üstünde gezinen kutsal hayvanlar…işte Hindistan trafiği.. ve bir şehirden diğerine her varışınızda muhteşem bir bunu da başardım duygusu. Yalnızca bu tecrübe ve bu duygu için gidilmeli bu rotaya…

Hindistan’ ı çok rahat bir gümrük trafiğiyle geçip Nepal’ e vardığımızda, yeşillikler, temiz hava, daha az pislik ve hatta  temiz diyebileceğimiz bir coğrafya karşıladı bizi. Geniş ve yemyeşil düzlükler boyunca uzayıp giden güzel bir asfalt Kathmandu tırmanışına başlayana kadar ruhumuzu dinlendirip ciğerlerimizi temizlememize olanak sağladı. Artık daha az korna, sizi görünce sollamasından vazgeçip geri kaçan araçlar, uzun farlarını kapatarak yanınızdan geçen araçlar ve geçmenizi kolaylaştırmak için sola kaçıp sinyal yakan kamyonlar.

Ve Kathmandu…..artık hedef tekerlerimizin altında. Benim notlarımla 9581 km, 4 ülke, 25 şehir geride kaldı.

Nepal’den dönerken bizden önceki maceracı, Murat’ ın önerisiyle seçtiğimiz, Kathmandu-Mahindragar yolu da 800 km boyunca, güzel bir asfalt, çok keyifli dağ geçişleri, yemyeşil orman alanlarıyla çevrili virajlar ve tertemiz bir havayla eşlik etti bize. Bir ara yokluk ve yoksulluğa isyan eden köylü kadınların kestiği yolda kalakaldık. Araya giren akil adamlar olmasa, kadınların, gidonuna, çantasına sıkıca yapışıp bırakmayarak çekiştirdiği motorlarımızla bir insan girdabının içinde kalacaktık. Yine iplerle yol keserek okulları için yardım toplayan kimi çocuklara yardım ettik kimilerininse içinden geçtik.

Ve tekrar Yeni Delhi’ ye dönüp motorlarımıza veda ettik ve uçağımızı beklemeye başladık.

Ter damlattığım, üşüdüğüm, bitsin artık bu etap dediğim, motor üstünde hayaller gördüğüm, ne yapacağımı bilemediğim, şansıma fazla güvenip gereksiz risklere girdiğim, fazla heyecanlandığım, dikkatimin dağıldığı, dizlerimin ağrıdığı, kollarımın uyuştuğu, motoru devirdiğim oldu ama keşke bu yola çıkmasaydım dediğim olmadı hiç..

Hep iyi ki şimdi buradayım ve iyi ki bu kararı vermişim dedim. Her rota sürecinin sonunda bunu da başardık şimdi sırada ne var deyip güçlendiğimi hissettim.

Her ülkede o ülkenin yemeklerinden doyasıya yedik, hiç aç kalmadık, taşıdığımız konserveleri, peynirleri keyfe keder şekilde tükettik, her ülkede güzel karşılandık güzel ağırlandık, kimbilir kaç defa yol sorduğumuz insanlar dostça kendi yollarından vazgeçerek bizi peşlerine takıp aradığımız adrese bıraktı, yolda tanışıp bizi dostlukla evlerinde ağırlamak isteyenler oldu, bizimle birlikte bize uygun otel arayanlar, otellerde bizim için pazarlık yapanlar oldu.  Tek birer yer ve anda yaşadığımız dışında hiçbir hırsızlık ya da benzeri zorlukla karşılaşmadık.

Motosikletin, kullananını özgürleştirdiğini, ruhunu hafiflettiğini, yalnızca onun üzerinde ve yolda olmanın verdiği ve başka bir şeyle karşılaştırılmayacak mutlu etme gücünü defalarca yeniden hissettim.

Söyleyeceğim son şey, peki, şimdi sırada ne var? 🙂 )

Not ; Günlerdir bizi takip ederek destekleyenlere, merak edenlere, ihtiyacımız olduğunda gerekli her şeyi yapmaya hazır olduğunu hissettirenlere, bizi bu yolu yapmaktan vazgeçirmeye çalışmayanlara her şey için çok teşekkür ediyorum kendi adıma ve bazen fazlaca merak ettirdiklerimden de bunun için özür diliyorum ve hiç olmazsa o fazla merak edenlerden olmasın diye söylediğim küçük yalanım için de sevgili annemden.

Not 2: 11 bin km lik yolumuz sırasında gerekli anlarda bilgisi ve tecrübesini paylaşarak sürüşümü daha kolay ve güvenli hale getiren yol arkadaşım sevgili Rahmi’ye de teşekkür ediyorum.. ( 60 gün sonra sitesine iki satır yazı yazmama izin verdi nihayet ya… 🙂 )

Yeni yollarda buluşmak üzere.

Vedat Diriker

Leave a Reply